MEÂLİ:
52- O halde kâfirlere baş eğip uyma; onlarla büyük bir cihâd (ruh ve heyecanı) ile savaş.
53- O ki, iki denizi salıverip yaklaştırdı; şunun suyu tatlı içimi kolay, bunun suyu tuzlu acı; aralarına da (birbirlerine karışmalarını önlemek için) bir engel, aşılması zor bir sınır koydu.
54- O ki, sudan bir insan (türü) yarattı, onların arasında soy ve hısımlık meydana getirdi. Rabbin kudreti (her şeye) yeter.
SON KİTAP VE SON PEYGAMBER
Az yukarıda da belirttiğimiz gibi, gerek Kur’ân’ın, gerekse Hz. Muhammed’in (A. S. ) İlmî araştırmalara başlanıldığı, dünya coğrafyasının önemli bir bölümünün keşfedildiği, haberleşme imkânlarının doğduğu bir çağda gönderilmesi bize ön fikir vermektedir. Şöyle ki: Başlanılan ilmî hareketlerin gün geçtikçe gelişip yaygınlaşacağını, haberleşmenin hız kazanacağını ilhâm etmekte ve o bakımdan artık her kavim ve kasabaya ayrı bir peygamber göndermeye gerek kalmadığını göstermektedir.
Nitekim Kur’ân bilimsel açıdan incelendiğinde, Hz. Muhammedʹin (A. S. ) sünneti insaf gözüyle tarandığında İslâmʹın ilimle ikiz kardeş olduğu gerçeği görülür. Aynı zamanda insanları kardeşçe birarada yaşatma, yardımlaşma ve dayanışmalarını sağlama, küfür ve azgınlığı, ahlâksızlık ve kötülükleri durdurma kudretini bütünüyle İslâm’ın kendinde taşıdığı, başka sistemlere muhtaç olmadığı anlaşılır. O halde bütün insanlara seslenen ve sadece onların huzur ve güveni için indirilen İslâmiyetin temelini Hz. Muhammed (A. S. ) atarken onu geliştirip bütün insanlığın ortak rehberi haline getirmeyi basiretli ilim adamlarına, haktan yana olan mürşitlere ve samimi mü’minlere bırakmıştır.
İÇLİ BİR CİHÂD AŞKIYLA DİNİ YAYMAK
«O halde kâfirlere baş eğip uyma; onlarla büyük bir cihâd (ruh ve heyecanı) ile savaş. »
Hz. Muhammed (A. S. ) Efendimiz umuma gönderilen son peygamber olarak yalnız başına küfür ve azgınlıkla, zulüm ve ahlâksızlıkla savaşarak cihadın en iyisini ve en verimlisini sergilediği gibi, İslâm da son din olarak tek başına bütün bâtıl dinlerle kıyâmete kadar cihâd edecek ruh ve mayayı, kuvvet ve kudreti kendinde taşımaktadır. Ancak unutmamak gerekir ki bu cihâd son derece ilmî ve metotlu olmalıdır. Kaba kuvvetin fazla bir şey çözemiyeceği kesindir. O bakımdan insanlığın hayrına sunulmuş olan dini, edep, terbiye, hoşgörü, nezaket, yüksek ahlâk ve bilimsel ölçüyle teblîğe çalışmak vâciptir. Mekke ve Medine dönemleri bu konuda mü’minlere en sağlam kıstası ve metodu vermektedir.
Kur’ân ise, ilgili âyetle cihadı emrederken mü’minlere şu gerçeği fısıldamaktadır: «Küfrün karşısında baş eğmek yok, kâfirin peşine takılıp ona uydu olma ise hiç yoktur. Köklü bir imândan, sağlam ilimden, selim akıldan, parlak düşünceden yükselen aşk ve heyecanla -günün şartlarına ve metoduna göre- cihâd vardır. »
Bunun için İslâm ilim adamları şu hususta görüş birliği halindedirler: «Dini cahilin insiyatifine bırakmak, dine ihânettir. İslâm’dan yana ilim adamı yetiştirmemek dinin şekil ve muhteva değişikliğine uğramasına göz yummaktır. Din adına taviz vermek cinayettir. Dini kişilerin mantığına göre bir yoruma tabi tutup onun bütünlüğünü zedelemek günahların en büyüğüdür. »
ACI VE TATLI SU
«O ki, iki denizi salıverip yaklaştırdı; şunun suyu tatlı içimi kolay, bunun suyu tuzlu acı.. »
Kur’ân bu âyetle hem İlâhî kudreti yansıtan bir düzenlemeden söz ediyor, hem de hak ile bâtılı, imân ile küfrü acı ve tatlı suya benzeterek bu iki kavram arasında iyi bir mukayese yapmamızı ilhâm ediyor. İki suyun birbirine karışmasını engelleyen bir berzahın bulunduğunu açıklarken imânla küfrün biraraya gelip bağdaşmasının mümkün olmadığına işârette bulunuyor.
Ayrıca İlâhî kudrete ve ondaki yüceliğe delâlet eden bir belge gözler önüne seriliyor: Denizlerin ve bazı göllerin suyunun farklı nisbette acı tuzlu; nehirlerin, pınarların ve bazı göllerin suyunun tatlı yaratılmasındaki hikmeti anlamamız isteniliyor. Şüphesiz nehirler, akarlar, pınarlar ve kaynaklar da denizler gibi acı tuzlu olsaydı, arazi çoraklaşır, bitkilerin çoğunun yaşama şansı kalmaz, dünya bugünkü güzelliğine erişemezdi.
Deniz suyunda erimiş halde bulunan tuz, magnezyum klorür, magnezyum sülfat, kalsiyum sülfat, potasyum klorür başlıca yararlı maddelerdir. Tuzluluk derecesinin farklı olması ise, denizler arasında akıntıyı sağlamaya yöneliktir. Kısaca, denizler hayat ve protein kaynağıdır. O bakımdan Kur’ânʹda sık sık dikkatlerimiz denizlere çekilir, insanlardan yana birçok nîmetlerin kaynağı ve barınağı olduğuna işâret edilir.
DENİZLE ARASINDA BİRBİRLERİNE KARIŞMALARINI ENGELLER ANLAMDA AŞILMASI ZOR BİR SINIR VARDIR
«Aralarına da (birbirlerine karışmalarını önlemek için) bir engel, aşılması zor bir sınır koydu. »
Birbiriyle irtibatlı bulunduğu kanalda iki denizin kendi özelliklerini koruyup birinin diğerine karışmaması Kur’ân’ın üç ayrı yerinde az farklı anlatımla açıklanmaktadır. (Furkan Sûresi: 53, Nemi Sûresi: 61, Rahmân Sûresi: 20) Son yıllarda ünlü Fransız ilim adamlarından Kaptan Cousteauʹnun bu sebeple Kur’ân’a inanıp İslâm’a girdiği bilinmektedir.
Adı geçenin bu konuyla ilgili tesbit, buluş ve görüşü basına yansımış ve bazı haftalık ve aylık dergilere konu olmuştur. Yaptığımız tesbite göre Kaptan Cousteau şöyle demiştir: «Bazı araştırmacıların, farklı deniz kütlelerini birbirinden ayıran engellerin bulunduğuna dair sürdürdükleri görüşleri inceliyorduk. Araştırmalar sonunda gördük ki: Akdeniz’in kendine has sıcaklığı, tuzluluğu ve yoğunluğu var. Aynı zamanda kendine has canlıları barındırıyor. Sonra Atlas Okyanusu’ndaki su kütlesini inceledik ve Akdeniz’den tamamen farklı olduğunu gördük Bu iki su kütlesi, Cebel-i Tarık Boğazıʹnda birleşiyor ve bu birleşme binlerce yıldan beri sürüyordu. Buna göre iki denizin karışması ve sonuç olarak tuzlulukta, yoğunlukta, ihtiva ettiği madde oranında eşit veya eşite yakın bir durumda olmaları gerekiyordu. Oysa ki, böyle bir durumun mevcut olmadığını, yani su kütlelerinin birbirine karışmadığını ve her iki denizin yakın kısımlarında dahi ayrı bir yapıya sahip olduğunu hayretle müşahede ettik. Bunun üzerine yapmış olduğumuz araştırmalarda bizi şaşkına çeviren bir durumla karşılaştık. Çünkü bu iki denizin karışmasına, birleşme noktasında bulunan harika bir su engeli bulunuyordu. Aynı türdeki bir su engeli 1962 yılında Alman ilim adamları tarafından Aden Körfezi ile Kızıl Deniz’in birleştiği Mendep Boğazı’nda bulunmuştu. Sonraki araştırmalarımızda, farklı yapıdaki bütün denizlerin birleşme noktalarında aynı su engelinin bulunduğunu gördük.. » (Bilgi için bak: Rahmân Sûresi: 20. âyetin tefsiri)
Acı ve tatlı iki suyun birbirine karışmamasına gelince: Bu iki ayrı şekilde yorumlanır. Birincisi: Tuzlu acı su taşıyan denizler buharlaşıp yüksek tabakalara çıkınca İlâhî filitreden geçip tatlılaşmakta ve ırmaklar, pınarlar ve akarlar halinde akıp denizlere dökülmektedirler. İkincisi: Bengaldeş’te Tşatgam’dan, Birmanya’daki Arakamʹa doğru akan iki nehir, biri tatlı, öbürü tuzlu aynı yatakta karışmaksızın ve birbiri içinde erimeksizin akmaktadır. Yine Hindistan’da Ganj ve Camina nehirleri, Allahabad şehrinde kavuştuklarında biri diğerine karışmaksızın akmaya devam etmektedirler. Allah daha iyisini bilir.
İNSANIN SUDAN YARATILMASI
«O ki, sudan bir insan (türü) yarattı.. »
Hayat önce suda başlamıştır; diğer bir ifadeyle hayatın doğum yeri ve beşiği sudur. İlk insan Adem Peygamberʹin çamuru su ile yoğrulmuştur. Nitekim Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bir hadîslerinde buna değinerek şöyle açıklamada bulunmuştur: «Adem henüz su ile çamur arasında bulunuyordu ki ben peygamber idim. » (Buharî/edeb: 119- Müslim/fezail: 28- Ahmed: 4/406) Ebû Nuaym ve Taberânîʹnin yaptıkları bir başka rivâyette ise şöyle buyurulduğu da tesbit edilmiştir: «Âdem henüz ruh ile cesed arasında bulunuyordu ki ben peygamber idim. » (Câmiussağîr: 2/97)
Biyoloji ise bize şu bilgiyi vermektedir: Hayat, suda maddelerin bir eriyiği olan protoplazmada meydana gelir. Canlıların her çeşidinde bol miktarda su vardır. Sudan yoksun bir canlı veya bitki düşünülemez. Bedenimizin %70’ine yakın kısmının su olduğunu söylersek suyun hayat ile içiçe olduğunu daha iyi anlamış oluruz. Kurʹânʹda ilgili âyetle «O, sudan bir insan (türü) yaratmıştır» buyurularak insan hayatının temelinin su olduğuna dair ana fikir verilmektedir. İnsanın başlangıç noktası sayılan spermanın su ile kenetlenmiş bir vaziyette olduğunu anlatmaya gerek görmüyoruz. Secde Sûresi 8. âyetle bu inceliğe değinilerek şöyle buyuruluyor: «Sonra onun neslini bayağı bir suyun süzülen (sperma haline gelen)inden meydana getirdi. »
Böylece Enbiya ve Nûr Sûrelerinde de belirttiğimiz gibi, Cenâb-ı Hak, Kur’ân’ın üç ayrı yerinde canlı olan her şeyin sudan meydana geldiğini açıklamaktadır. (Bilgi için bak: Enbiyâ Sûresi: 30., Nur Sûresi: 45. âyetlerin tefsiri)
SOY VE HISIMLIK BAĞLARI
«Onların arasında soy ve hısımlık meydana getirdi. Rabbin kudreti (her şeye) yeter. »
İnsanın hem protoplazma, hem sperma yönünden menşeinin bir bakıma su olduğu gibi, vücudunun %70ʹine yakınının su olduğuna bakılınca onun su ile içiçe bulunduğu kendiliğinden anlaşılır. Cenâb-ı Hak bu temel bilgiyi verdikten sonra insanlar arasında soy ve hısımlık meydana getirdiğine dikkatleri çekiyor.
Bu, ana-babadan yavruya aktarılan üniteler, genler, diğer bir deyimle emir ve şifreler canlının geliştiği ortamda karakterlerin belirli şekilde görünmesini sağladığına işârettir. Bir bakıma soy ve hısımlık bağlarının oluşmasına yardımcı olan üniteler üzerinde düşünmemizi ilham etmekte ve genetik olaya bizi çevirmektedir.
Böylece Kur’ân-ı Kerîm elli dördüncü âyetle hem bu şifrelere parmak basıyor, hem de soy ve hısımlığın önemini belirtiyor.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle peygamberler zincirinin son halkasını oluşturan Hz. Muhammedʹin (A. S. ) bütün insanlara Resûl olarak gönderildiğine işâret edildi. Sonra da İlâhî plânda yer alan acı-tatlı sulara dikkatler çekildi. Özellikleri ayrı olan iki denizin birbirine salıverilmesine rağmen her birinin kendi özelliğini koruduğu ana fikir olarak verildi. Arkasından ilim adamlarına ışık tutularak suyun hayat kaynağı, diğer bir anlatımla hayatın temeli olduğu açıklandı.
Aşağıdaki âyetlerle, bu kadar açık delil ve belgelere rağmen hâlâ bir yarar ve zarar vermeye kudreti olmayan putlara ilgi duyulduğu, tapıldığı belirtilerek insanın bu kadar küçülmesi hayretle karşılanıyor. İnkârcı sapıkların çoğu zaman Rablerine karşı tuğyan ve isyan halinde bulunduğuna; bu tutumlarıyla nefis ve şeytanı memnun ederek hayat dizginini bu iki düşmanın eline bıraktıklarına işâret ediliyor. Sonra Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in görevinin sınırı belirleniyor. Arkasından İlâhî kudretin yüceliğini yansıtan kâinat plân ve düzeninin bir bölümü üzerinde durularak insan aklına ışık tutuluyor.