MEÂLİ:
46- Kitap Ehli olan (Yahudî ve Hıristiyan)larla -içlerinden zulmedenler dışında- ancak en güzel yoldan mücâdele edin. Deyin ki: «Bize indirilene de, size indirilene de inandık; bizim ilâhımız da, sizin ilâhınız da birdir ve biz ancak Oʹna teslimizdir. »
47- İşte (ey Peygamber! ) sana böyle bir kitap indirdik. Kendilerine (daha önce) kitap verdiklerimiz(den gerçekçi ilim adamları) O’na inanırlar. Bunlar (putperest Araplar)dan da Oʹna inanan kimseler vardır. Bizim âyetlerimizi ancak inatçı kâfirler inkâr eder.
48- (Ey Peygamber! ) sen bundan önce bir kitaptan okur değildin ve elinle de yazı yazar değildin; öyle olsaydın bâtılı savunanlar şüpheye düşerlerdi.
49- Bilâkis Kurʹân, kendilerine ilim verilenlerin gönüllerinde ışıl ışıl ışıldayan açık âyetlerdir. Bizim âyetlerimizi ancak inatçı zâlimler inkâr eder.
50- Dediler ki: Oʹna (Muhammedʹe) Rabbından birtakım muʹcizeler (veya başka başka âyetler de) indirilseydi ya? De ki: «Âyetler, mu’cizeler ancak Allahʹın yanındadır. Ben ise sadece açık bir uyarıcıyım. »
51- Bizim sana indirdiğimiz Kitabʹın onlara karşı okunması kendilerine yetmiyor mu? Şüphesiz ki bunda imân eden bir millete rahmet ve öğüt vardır.
52- De ki: «Aramızda şâhit olarak Allah yeter; O göklerde ve yerde olanları bilir. Bâtıla inananlar ve Allahʹı inkâr edenler var ya, işte onlar zarara uğrayanlardır. »
İLGİLİ HADÎS
Ebû Hüreyre (R. A. ) diyor ki:
- Kitap Ehli, Tevratʹı İbrânice okur, Müslümanlara Arapça açıklamasını yaparlardı. Bunun üzerine Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ashabına şöyle buyurdu: «Kitap Ehliʹni (kendi kitapları hakkında) ne tasdîk edin, ne de yalanlayın; sadece şöyle deyin: Biz Allahʹa iman ettik ve bize de, size de indirilene inandık. Bizim ilâhımız, sizin ilâhınız birdir ve biz ancak Oʹna teslimizdir. » (Buharî/tefsîr: 11/2, i’tisam: 25, tevhîd: 51)
KİTAP EHLİ’YLE SEVİYELİ TARTIŞMA
«Kitap Ehli olan (Yahudi ve Hıristiyan)larla -içlerinden zulmedenler dışında- ancak en güzel yoldan mücadele edin. »
İslâm Dini, son din olma özelliği ve cihanşümul olma hüviyetiyle hiçbir zaman yıkıcı, bölücü, darıltıcı, ürkütücü ve nefret verici değildir; o bütün esas ve prensipleriyle barışçı, kaynaştırıcı, yaklaştırıcı, sevdirici, güven verici ve huzur sağlayıcıdır. Savaş, diğer bir anlatımla insan kanı akıtmak en son çaredir.
İslâm, din ve dünya meselelerini, imânla birleşen akıl ve ilimle çözer. İnsanları doğru yola çağırırken ve Allahʹa ibâdete dâvet ederken bu yoldan sapmaz; aynı zamanda teblîğ ve irşat hizmetini yetişmiş ilim adamlarına bırakır da onları bu kutsal görevi yerine getirmekle yükümlü tutar. Hiç kimseyi dine girmeye zorlamaz. Çünkü iman ve dindarlık kalp, akıl ve irfan işidir. O bakımdan bu konuda insan aklına ışık tutar, aydınlatıcı bilgi ve malzeme verir, sonra da onu hür iradesiyle başbaşa bırakır.
İslâm, fert ve topluma İlâhî emirleri teblîğde; sapıkları ve inkârcıları uyarmada günün en güzel ve en yapıcı metodunu seçer ve insanlara akılları seviyesinde hitap etmeyi öğütler. Özellikle Kitap Ehli sayılan Yahudi ve Hıristiyanlarla uzlaştırıcı, barıştırıcı bir metod uygulamayı emreder. Onlarla yapılan tartışmada en güzel ve en uygun yolun izlenmesini tavsiyede bulunur. Zira İslâm’la bu iki din arasında ortak bağlar vardır; her üç kitap da aynı kaynaktan indirilmiştir. Bunun için Kurʹân; Tevrat ve İncilʹi hak kitap olarak kabul eder; ancak onlarda meydana gelen yanlış ve tahrifatı tashîh eder ve artık hükümlerinin yürürlükten kaldırıldığını belirtir.
O halde bazı papazların, Hıristiyan misyonerlerinin taassuba kapılıp İslâmʹa ve onun Peygamberi Hz. Muhammed’e (A. S. ) dil uzatmalarına, küçük düşürücü sözlerine ve neşriyatlarına karşı misliyle mukabele etmemiz asla doğru olmaz. Kur’ân ilgili âyetlerle bunu yasaklamıştır. Biz Müslümanlar ilk inen Tevrat ve İncilʹi hak kitap olarak kabul eder ve inanırız ve Kur’ân’ın indirilmesiyle onların taşıdıkları ahkâm ile amel edilmiyeceğini en makul ve inandırıcı şekilde anlatmaya çalışırız; fakat hiç bir zaman Musa (A. S. ) ile İsa’yı (A. S. ) küçük düşürecek bir söz sarfetme yetki ve inancına sahip değiliz; bilakis o ikisini de hak peygamber kabul eder, derin saygı duyarız.
İSLÂM, KUTSAL KİTAPLARIN HAK OLDUĞUNA İNANMAYI EMREDER
«Deyin ki: Bize indirilene de, size indirilene de inandık; bizim ilâhımız da, sizin ilâhınız da birdir ve biz ancak Oʹna teslîmizdir. »
İslâm, nasıl gönderilen bütün peygamberlere -bir fark gözetmeksizin- inanmayı emrediyorsa, indirilen semavî kitaplara ve sahifelere de inanmayı emretmekte ve bunu hak dinler arasında uzlaştırıcı iki ana bağ kabul etmekte; dinlerin getirdiği «Hakk’a Teslimiyet» esasından sapılmasına aslâ rıza göstermemektedir.
Ne yazık ki İslâm, ilgili âyette ifadesini bulan yaklaşma ve uzlaşma metodunun uygulanmasını emrederken, Yahudi ve Hıristiyanlar durmadan Kur’ânʹı ve Hz. Muhammed’i red ve inkâr etmektedirler. Şüphesiz bu katılık ve aşırı taassubun, iki ana sebebi söz konusudur: Biri, Tevrat ve İncil’in orijinalinin ortadan kaybolmasıyla tahrifata uğraması ve böylece son peygamber Hz. Muhammed (A. S. ) ile ilgili açık belgelerin kılıf değiştirmesi; diğeri ise, aşırı taassuptan kaynaklanan hazımsızlığın inkâra dönüşmesidir, denilebilir.
KİTAP EHLİʹNDEN İMAN EDENLER
«İşte (ey peygamber! ) sana böyle bir kitap indirdik. Kendilerine (daha önce) kitap verdiklerimiz(den gerçekçi ilim adamları) ona inanırlar.. »
Kitap Ehliʹnden Tevrat ve İncil’i iyice okuyup anlayan ve gerçeği araştıran ilim adamları ile putperestlerden aklını, vicdanını ve idrâkini kullananlar, İslâm’a inanmakta ve onu kendilerine din seçmekte pek gecikmediler. Selmân el-Fârisî, Abdullah b. Selâm o ilim adamlarından ikisidir. Kur’ân onları övmekte ve böylece aklını kullanıp hakikati arayıp bulan âlimlere takdir sunmaktadır.
Şüphesiz Kur’ânʹın bu açıklaması, İslâm’ın ilimle sarmaş, dolaş olduğunun ve her vesileyle ilme ve ilim adamına çok yakın ilgi gösterdiğinin ayrı bir belgesi sayılır.
Allah’ın varlığına, Hz. Muhammed’in (A. S. ) hak peygamber olduğuna delâlet eden âyetleri, delil ve belgeleri inatla, ısrarla inkâr etmek, kendine has cehaletin küfre dönüşen ayrı bir tezahürü kabul edilebilir. Onun için Kur’ân duygusal davranıp aklını, idrâkini kullanmayan Kitap Ehli din adamlarını «gerçekçi ilim adamı» kapsamına almamakta ve bunu hakikate karşı nankörce çıkışın çok belirgin vasfı kabul etmektedir.
Nitekim İsa Peygamberʹin (A. S. ) on iki havarisinden biri olan Bernabaʹnın yazdığı İncil’in İtalyanca nüshasının ortaya çıkması üzerine kilise mensupları bütün güçleriyle buna karşı çıkmışlar ve uydurma olduğunu iddia etmişlerdir. Hattâ bazı din adamları bunun Türkler tarafından düzenlenip ortaya konduğunu iddia edip, kullanılan kâğıdın ve ona sürülen kimyevî maddenin Türkler tarafından öteden beri kullanıldığını delil olarak göstermişlerdir. Oysa adı geçen İncilʹin mütercimi Dr. Halil Saade bu iddianın doğru olmadığını, pamuktan imal edilen ve Türklerin kullanmadığı bir maddeyle korunan İncil’in çok eski bir nüsha olduğunu isbata çalışmıştır.
Kilise neden bu İncil’i red etmiştir? Çünkü yirmiye yakın yerinde son peygamber Hz. Muhammedʹin (A. S. ) geleceği çok açık ve net biçimde haber verilmekte ve bütünüyle İlâhî beyânları taşımaktadır.
İşte aşırı taassup, hakka karşı kayıtsızlık, gerçeğe ters düşme insanı nasıl şartlandırmakta ve gözler önünde arz-ı endam eden büyük mu’cizeyi red ve inkâr edecek kadar katılaştırmaktadır.
Cenâb-ı Hak bu gibi fanatik havaya girip hakikata sırt çevirenleri şu sözleriyle hem yermekte, hem de uyarmaktadır: «Bizim âyetlerimizi ancak inatçı kâfirler inkâr eder. »
HZ. MUHAMMED (A. S. ) ÜMMÎ İDİ
«(Ey Peygamber! ) Sen bundan önce bir kitaptan okur değildin ve elinle de yazı yazar değildin; öyle olsaydın bâtılı savunanlar şüpheye düşerlerdi. »
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Mekke’de doğup büyümüş ve kırk yaşına gelinceye kadar ne mektep görmüş, ne bir âlimin önünde diz çöküp okuma- yazma öğrenmiş, ne de bir kimseden ilim tahsîl etmiştir. Çocukluğunun beş altı yılı badiyede Beni Sa’d kabilesinde geçmiş, ondan sonra amcası Ebû Tâlib’in himayesine verilerek birkaç yıl çobanlık yapmış ve 24 yaşına girince ticaretle uğraşmıştır. O bakımdan Peygamberimiz (A. S. ) okuma ve yazma bilmezdi. Nitekim A’raf Sûresi 157, 158. âyetlerle onun «ümmî» olduğu açıklanmaktadır. Her ne kadar bu sıfat üzerinde durulmuş ve şu üç ayrı yorum getirilmişse de, konumuzu oluşturan âyetle birleştirdiğimiz zaman, «okur-yazar» olmayan kimse hakkında daha yaygın olduğu ağırlık kazanır.
Üç ayrı yorum:
a) Okur-yazar olmayan kimse,
b) Okuma-yazma bilmeyen bir kavim veya millete mensup olan,
c) Ümmuʹl-kura (kasabalar anası, ana merkezi Mekke)ye mensup olan..
İlim adamlarımızın çoğuna göre, bu sıfat, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz hakkında ise, Onun Okur-yazar olmadığını belirtmek için kullanılmıştır. Bunların delillerine gelince, hem konumuzu oluşturan âyetteki beyân, hem de şu tarihî olaylardır:
Kur’ân indirilmeden önce Hz. Muhammedʹin (A. S. ) Okur-yazar olmadığı, yani okuma-yazma öğrenmediği kesindir. İlim adamlarının bu hususta görüş birliği vardır. Kur’ân indikten sonra ise, Hz. Peygamberʹin (A. S. ) okuma-yazma öğrenip öğrenmediğinde farklı tesbit ve görüşler söz konusudur. Şöyle ki:
1- Tabiînden Mücâhid diyor ki: «Kitap Ehli kendi kitaplarında son peygamberin Okur-yazar olmadığını görüp biliyorlardı. İlgili âyetle bilhassa onların dikkati bu açık alâmete çekiliyor. »
2- en-Nekkaş bu konuda Şa’bîʹnin şöyle dediğini naklediyor: «Peygamber (A. S. ) Efendimiz vefat etmeden önce okuma-yazmayı öğrenmemiştir. » Nitekim Resûlüllah’ın (A. S. ), kendisini ziyarete gelen Uyeyne b. Hısn’a yazılı bir sahife okuduğu rivâyet edilmektedir. (İbn Atıyye, bu rivayetin zayıf olduğunu belirtmiştir.)
3- Berâʹ hadîsinde ise, Hudeybiyye anlaşmasında Hz. Ali (R. A. ) kâtiplik ediyordu. Anlaşmanın başına, «Bismillahi’r-Rahmâniʹr-Rahîm. Bu, Allah’ın Resûlü Muhammed’in uygun görüp yerine getirdiği bir anlaşmadır.. » diye yazdığı, fakat müşriklerin, «Allahʹın Resûlü» sözünü kabul edemiyeceklerini bildirmeleri üzerine Hz. Aliʹnin öfkelendiği ve «Vallahi ben bu cümleyi silmem» demesi üzerine Peygamber (A. S. ) ona, o cümlenin yerini sordu ve kalemi Hz. Ali’den alıp gösterilen cümleyi sildi, yani karaladı. Onun yerine «Muhammed bin Abdullah» yazıldığı rivâyet edilir.
Bu rivâyetten «Hz. Peygamber’in (A. S. ) kendi ismini, babasının ismini yazmasını biliyordu» neticesi çıkarılmıştır.
4- Peygamber (A. S. ) Efendimiz’in bazı hususlarda Allahʹın kendisine olan yüksek lûtfu sayesinde yazı yazdığı olmuştur, şeklinde birtakım rivâyetler vardır.
5- Endülüs ilim adamları ise, Hz. Peygamberʹin (A. S. ) hiçbir zaman okuyup yazmadığını, yani Okur-yazar olmadığını; aksini iddia edenlerin büyük günah işlediklerini belirtmişlerdir.
6- Kadı lyaz, Muaviye’den şu rivâyeti nakletmiştir: «Muaviye kâtiplik yaparken Hz. Peygamber (A. S. ) ona: «Hokkayı yere koy, kalemi değiştir, (b) harfini doğru yaz. (sin) harfinin dişlerini iyice ayırıp belirli eyle, (mim) harfini körleştirme. Allah ismini güzel yaz. Rahmân ismini biraz uzat (yani nun harfinin kuyruğunu uzat). Rahîm kelimesini iyi yaz» diye emir ve tavsiyede bulunmuştur. » (Tefsîr-i Kurtubî: 13/353. Ancak İmam Kurtubî bu rivayetin sahîh olmadığını belirtmiştir.)
Sonuç olarak diyebiliriz ki: Hz. Peygamber (A. S. )ın sonraları okuma- yazma öğrendiği hakkındaki rivâyetlerin hepsi zayıftır. Ümmî olduğu ise kesindir ve bu husustaki rivâyetler sahihtir.
PEYGAMBER (A. S. ) EFENDİMİZ NEDEN OKUR-YAZAR DEĞİLDİ
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin Okur-yazar olmadığı hakkındaki rivâyetlerin sıhhat derecesi ağırlık kazandığına göre, bunun sebep ve hikmeti ister istemez insanın aklını kurcalamaktadır. Oysa konumuzu oluşturan 48. âyetle bu çok açık şekilde belirtilmekte ve her türlü şüpheyi bertaraf etmektedir. Şöyle ki: «Sen bundan önce bir kitaptan okur değildin ve elinle de yazı yazar değildin; öyle olsaydın bâtılı savunanlar şüpheye düşerlerdi. »
Âyetteki ibareyi dikkatle incelediğimizde, Hz. Peygamber’in (A. S. ) okuma-yazma öğrenmediği rahatlıkla anlaşılır. Onun ümmî olduğu dikkate alınınca, getirdiği kitabın büyük bir muʹcize olduğu daha da belirginleşir ve muarızlarını susturur. Zira en büyük ve kültürü de çok geniş bir ilim adamının yazamıyacağı, hattâ çeşitli ilimlerde uzman bir kurulun ortaya koyamıyacağı çok mükemmel bir kitabı, Okur-yazar olmayan, ilim tahsîl etmeyen ve mektep yüzü görmeyen; aksine çok cahil bir muhitte doğup büyüyen bir kimsenin dikte ettirmesi hiçbir zaman düşünülemez.
Eğer kutsal kitaplara benzer kitaplar yazmak mümkün olsaydı, bugüne kadar garazkârlar, maceracılar, sahte peygamberler binlerce kutsal kitap yazarlar ve bu suretle Kurʹân’ı silik hale getirip unuttururlardı.
Müselleme gibi, Kur’ân’ı taklît edip kendine göre âyetler dizen, sûreler meydana getirenler olmuşsa da, ancak mahdut sayıda kendi hayranları tarafından benimsenmiş ve ölümleriyle birlikte uydurdukları kitap da paçavra misali bir köşeye atılarak unutulmaya mahkûm edilmiştir.
KUR’ÂN, KENDİLERİNE İLİM VERİLENLERİN GÖNLÜNDE IŞILDAMAKTADIR
«Bilâkis Kur’ân, kendilerine ilim verilenlerin gönüllerinde ışıl ışıl ışıldayan açık âyetlerdir. Bizim âyetlerimizi ancak zâlimler inkâr eder. »
Bu âyetle, Kurʹân-ı Kerîmʹin daha çok gerçekçi ilim adamlarının kalbinde ve kafasında ışıl ışıl ışıldayacağı haber veriliyor. Bunun sebebi gayet açıktır. Şöyle ki: İlmi temel kabul eden ve ilim adamına lâyık olduğu değeri ve yeri veren Kur’ân, elbette ki ilim adamına ışık tutan, ana fikir veren, temel bilgiler sunan kudret ve muhtevadadır. On beş asır geriye gidip o çağdaki sosyal ve kültürel yapıları, ilmî hamle ve gelişmeleri gözden geçirecek olursak, şu hakikat ile karşılaşırız: İlmî alanda ciddi hiçbir hamle ve gelişme yoktur. Astronomi, fizik, kimya, biyoloji, anatomi, pedagoji, tıp ve benzeri ilim dallarında yetişmiş ilim adamlarına dünyanın bir çok bölgelerinde ve özellikle Arap Yarımadasıʹnda rastlamak mümkün değil. Gerçek bu olmakla beraber, Kur’ân’ın yansıttığı mükemmel hukukî sistem, özellikle asrımızda ilmî araştırmaların belirtilen ilim dallarında Kur’ân’ın taşıdığı temel bilgileri tasdîk etmesi bize neyi öğretmekte veya ne gibi gerçekleri hatırlatmaktadır? Hemen cevap verelim ki, Kur’ân’ın her cümle ve kelimesiyle Allah’tan indirildiğini, insan sözünün ona karıştırılmadığını ve Allah’ın her şeyi en iyi bilen olduğunu, bilimsel alanda getirdiği ana fikirlerin, temel bilgilerin bir insanın kafasından çıkmayacak kadar kusursuz ve mükemmel bulunduğunu isbatlamakta ve Hz. Muhammedʹin (A. S. ) Allahʹın Resûlü olduğunu, Oʹndan alıp öylece teblîğde bulunduğunu hatırlatmaktadır.
Nitekim Asr-i Saadetʹten bu yana geçen her çağda hemen hemen birçok ilim adamları bu gerçeği görebilmiş ve bağlı bulunduğu dini bırakarak İslâmiyeti din olarak seçmiştir. Son birkaç yıl içinde Batı ülkelerinde de İlmî sahada haklı şöhrete sahip olan Roger Garaudy, Maurice Bucaille ve emsali birkaç ilim adamının da Kur’ân’ın bütünüyle İlâhî olduğuna inandıklarını ve o yüzden İslâmiyeti benimsediklerini ilân etmeleri bir gerçektir.
O halde Kurʹânʹın nasıl bir kitap olduğunu, nasıl bir kudret taşıdığını bilmek ve anlayabilmek için, ilim gözüyle ona eğilmek yeter. Tefsîrimizin birçok yerinde Kur’ân’ın taşıdığı İlâhî kudreti yansıtan ve ilme temel teşkil eden âyetlerini açıkladığımızdan burada tekrar etmeyi, hacmimiz bakımından uygun görmedik. (Bu konuda bilgi için bak: Enbiyâ Sûresi: 23, 30; Nemi Sûresi: 88; Yâ- Sîn Sûresi: 40; Rahman Sûresi: 10, 17, 18-20; Kıyâmet Sûresi: 4. âyetlerin tefsîri)
DEĞİŞİK MUʹCİZE İSTENMESİ
«Dediler ki: Ona (Muhammedʹe) Rabbından birtakım mu’cizeler (veya başka başka âyetler de) indirilseydi ya? De ki: Âyetler, muʹcizeler ancak Allahʹın yanındadır. Ben ise sadece açık bir uyarıcıyım. »
İslâm güneşinin parlaklığı karşısında gözleri kamaşan ve o yüzden güneşi göremeyen gözler, daha başka parlak belgeler ve açık muʹcizeler istiyorlardı. Oysa en büyük muʹcize ve belge olarak karşılarında iki şey bulunuyordu: Biri, insan sözünün kudret sınırını aşan, şâirleri, edipleri, bilginleri ve filozofları şaşırtan Allah Kelâmʹı olan Kur’ân; diğeri ise, okuryazar bile olmadığı halde dünya tarihinde en büyük, en kalıcı inkılâbı yapan ve insanın her iki hayatını en güzel ve en uygun şekilde düzene sokan hükümlerle insanlığa seslenen Hz. Muhammed (A. S. )..
Kaldı ki Hz. Muhammed (A. S. ) her istediğini, her istenileni yapan, yapabilen bir kimse değildi; böyle bir iddiayla da ortaya çıkmamıştı. O Allah’ın insanlara rahmet olarak gönderdiği son peygamberiydi; vahiy yoluyla aldığını aynen teblîğ etmekle görevliydi. Muʹcize göstermek ise, Onun görevi değildi. Bütünüyle İlâhî kudrete bağlı bir tecelli olarak bulunuyordu. O bakımdan Cenâb-ı Hak dilediği zaman peygamberinin dilinde veya elinde mu’cize tecelli ettiriyordu. Hem İslâm Dini, son ve cihanşümul olma özelliğiyle daha çok akla, düşünceye ve ilme yer vermekte, meseleleri bu açıdan değerlendirip insan idrâkine sunmaktadır. O bakımdan İslâmʹın ilk yıllarında peygamberin peygamberliğini belgeler mahiyette birtakım muʹcizelere yer verilmişse de, ondan sonra buna pek gerek görülmemiş ve Kurʹânʹın kendisi her âyetiyle birlikte büyük ve kalıcı bir muʹcize olarak milletlere seslenmiş ve seslenmeye devam etmektedir.
Bu bakımdan günümüzde de İslâmʹın fevkalâdeliğini görmek ve anlamak isteyenlere Kurʹânʹı dikkatle okumaları ve her âyetinin delâlet ettiği mana ve hükümleri bilimsel bir gözle incelemeleri tavsiye edilir. Zira Kurʹân bütünüyle güzel ahlâkı, fazileti, adâleti, hakkaniyeti, kardeşliği, dayanışmayı, yardımlaşmayı, sınıf farkını kaldırmayı, zayıftan yana olmayı, zorbayı tesirsiz hale getirmeyi; iffetli, namuslu olmayı, aile çatısını bu iki kavramla örtüp içini sevgi ve saygı, edep ve terbiye, ilim ve irfanla süslemeyi emreder. Adâlette sürʹat ve eşitlikten yanadır. Toplum yapısında güven ve huzur havasını hâkim kılmayı ve otokontrol sağlamayı tavsiye eder. Bedenle ruh, dünya hayatıyla âhiret hayatı arasında köprü kurar ve bunları birlikte yürütmemizi telkîne çalışır. Mal ve makamın amaç değil, araç olduğunu bildirir ve bu aracı İlâhî hoşnutluk doğrultusunda en faydalı biçimde değerlendirmeyi farz kılar. Ölümün silinip yokluğa karışmak olmadığını, dar bir evden daha geniş bir eve taşınma anlamında olduğunu, ruhun ebedî hayatı yaşayabilmesi için oranın şartlarına uyum sağlayacak yeni bir bedene kavuşturulacağını en doyurucu şekilde kalp ve kafalara işler.
Kısacası Kur’ân, Allah’ın mülkünde, Oʹnun gözetim ve denetimi altında, Oʹnun rızası doğrultusunda yaşamamızın plân ve proğramını vermekte; kendi başımıza buyruk olmadığımızı, Yüce Yaratanʹın tasarrufu altında bulunduğumuzu öğretmektedir.
İşte en büyük mu’cize; işte en doğru rehber; işte en şifalı reçete..
Cenâb-ı Hak bu gerçeğe işâretle 51, 52. âyetlerde şöyle buyuruyor:
«Bizim sana indirdiğimiz kitabın onlara karşı okunması kendilerine yetmiyor mu? Şüphesiz ki bunda imân eden bir millete rahmet ve öğüt vardır.
De ki: Aramızda şâhit olarak Allah yeter; O göklerde ve yerde olanları bilir. Bâtıla inananlar ve Allahʹı inkâr edenler var ya, işte onlar zarara uğrayanlardır. »
Ayetler arasinda bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, Kitap Ehli olan Yahudi ve Hıristiyanlarla, aşırı taassuba kapılıp lüzumsuz tartışmalara; kırıcı, üzücü, nefret uyandırıcı mücadelelere girmenin doğru olmayacağı hatırlatıldı. Onlarla seviyeli, vakarlı ve bilimsel açıdan bazı konular üzerinde fikir teatisi yapılabileceğine işâret edildi. Sonra da kendilerine daha önce kitap verilenlerden gerçekçi ilim adamları üzerinde durularak onlardan bir kısmının tereddüt etmeden İslâmʹı din olarak seçtiklerine dikkatler çekildi. Arkasından, mu’cize isteyenlere Kur’ân’ın en büyük ve en kalıcı muʹcize olduğu bildirilerek bu İlâhî kitabı bilimsel bir gözle incelemeleri tavsiye edildi.
Aşağıdaki âyetlerle, va’dedilen İlâhî azâbın hemen gelmesini acele isteyen inkârcıların bu şaşkınca tutumları konu ediliyor. Dünya hayatının çok kısa olduğuna işaretle, istedikleri azabın âhirette onları çepeçevre kuşatacağı hatırlatılarak ölmeden önce dönüş yapmaları isteniliyor. Aynı zamanda dünyada da bir gün ansızın kendilerine bir azâbın gelebileceği belirtilerek İlâhî vaʹdin şaka götürmeyeceği ihtar ediliyor.