MEÂLİ:
5- Eğer şaşıyorsan, asıl şaşılacak şey, onların: «Biz toprak olunca mı yeni bir halk (canlı yaratık) olacağız? » sözüdür. İşte bunlar Rablarını tanımadılar ve bunlardır boyunlarında demir halka olanlar! İşte bunlardır Cehennem yârânı. Orada devamlı kalıcılardır bunlar.
6- (İnkârcı azgınlar) senden iyilikten önce kötülüğün (gelmesini) acele isterler. Halbuki onlardan önce ibretli misâl teşkil edecek nice cezâlar gelip geçmiştir. Şüphesiz ki, Rabbin insanlara, işledikleri zulümlerine karşı yine de mağfiret sâhibidir ve şüphesiz ki Rabbin cezâsı pek şiddetlidir.
7- O inkâra sapanlar diyorlar ki: «Oʹna (Muhammedʹe) Rabbinden bir mu’cize, bir açık belge indirilseydi ya.. » Sen ancak bir uyarıcısın ve her kavim (ve millet) için yol göstericisindir.
İLGİLİ HADÎSLER
«Şüphesiz ki, siz başaçık, çıplak ve sünnetsiz bir halde (diriltilip) Rabbınıza kavuşacaksınız. » (Buharî/enbiyâ: 8, 48- Tirmizî/tefsîr: 80- Nesâî/cenâiz: 118, 119. İbn Mâce/zühd: 33- Dâremî/rikak: 80, 82- Ahmed: 1/220, 223, 229, 235, 253, 398- 6/55)
«Doğrusu, ey insanlar! sizler Allahınıza başaçık, çıplak ve sünnetsiz bir halde haşrolunacaksınız. İlk yarattığımız gibi, sizi tekrar (diriltip) kaldıracağız. Bu bizim üzerimize bir vaʹddır ve elbette biz (o va’dımızı) yerine getireceğiz. » (Buharî/enbiyâ: 8, 48- Tirmizî/tefsîr: 80- Nesâî/cenâiz: 118, 119. İbn Mâce/zühd: 33- Dâremî/rikak: 80, 82- Ahmed: 1/220, 223, 229, 235, 253, 398- 6/55)
«İnsanlar kıyâmet günü (dirilip) çıplak ve yalınayak haşrolunacaklar. »
Bunun üzerine Ümmu Seleme (R. A. ) sordu:
- Vay, utanç yerlerimiz (ne olacak), birbirimize mi bakıp duracağız?!
Resûlüllâh (A. S. ) ona şu cevabı verdi:
- İnsanlar o gün için meşguldürler.
- Meşguliyetleri ne olacak?
- Amel sahifeleri açılacak; içlerinde iyilikten ve kötülükten küçücük karıncanın başı, hardal tanesi kadar ne varsa hepsi tartılacak. (İşte meşguliyet bu olacak). (Taberânî el-Evsat’ta: Ümmü Seleme (R. A. ) dan)
«İnsanlar kıyâmet günü (dirilip) üç sınıf halinde haşrolunacaklar:
1. Yaya yürüyenler.
2. Binek üzerinde gelenler.
3. Yüzükoyun sürünüp gelenler. »
Bunun üzerine soruldu:
- Yüzükoyun nasıl sürünüp gelebilecekler?
Resûlüllâh (A. S. ) cevap verdi:
- «Onları ayak üzerinde yürüten kudret, elbette yüzükoyun da yürütecektir. Onlar (bir zamanlar dünyada) yüzlerini her tümsekten ve dikenden sakınırlardı, değil mi? » (Tirmizî: Hadisün hasenün - Ahmed: 4/447- 5/3)
ASIL ŞAŞILACAK ŞEY
«Eğer şaşıyorsan, asıl şaşılacak şey, onların: Biz toprak olunca mı yeni bir halk (canlı yaratık) olacağız?! sözüdür. »
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, Mekke’de ve çevresinde, hem putperestlerin, hem kitap ehlinin yanında «el-Emîn» yani güvenilir bir kişi olarak bilinip tanınırken, kendisine peygamberlik görevi verilince, yüzseksen derecelik dönüş yapıp bu defa O’nu yalanlamaya başladılar. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz onların bu anlayış ve davranışlarına şaşırdı. Allah da: «Asıl şaşılacak şey, onların: Biz toprak olunca mı yeni bir halk (canlı yaratık) olacağız? sözleridir. » Aynı zamanda o inkârcılara «Gökleri ve yeri kim yarattı? » diye sorulduğunda, «Allah... » derler. «Sizi ilk yaratan kimdir? » diye soru yöneltildiği zaman, yine cevap olarak, «Allah... » derler. Hayret değil mi? İlk yaratılışlarının İlâhî irâdeyle vücut bulduğunu kabul ettikleri halde, ikinci yaratılışı akıllarına bir türlü sığdıramayıp inkâr ediyorlar. Oysa ikinci yaratmak Allahʹa ağır mı gelecek? Bir an farzedelim ki, yaratmakta bir zorluk söz konusudur, o halde bu ilk yaratmak hususunda düşünülebilir. Kaldı ki, Cenâb-ı Hakk’a göre, zor, kolay diye bir şey yoktur. O bir şeyin yaratılmasını irâde ettiğinde ona «ol! » der, o da -sebepleri hemen oluşarak- oluverir.
Allah insanları Adem’den yarattığında değişmeyen bir üreme kanunu koyduğu gibi, öldükten sonra tekrar diriltmek için de yeni bir hayat kanunu koyamaz mı? İnsanların varlık alanında hiçbir örnek ve modelleri bulunmadığı halde, onları yoktan var kılan Allah, öldürdükten sonra, örnek ve modelleri ortada dururken tekrar yaratmaya gücü yetmez mi? Bunu inkâr etmek daha şaşılacak bir şey değil midir?
Şüphesiz ki, inkârcılar bu görüş ve anlayışlarından vaz geçmedikleri takdirde, kendilerine büyük bir haksızlık etmiş olurlar. Zira bizzat insan vücudu, o yaratanın sonsuz kudretinin en parlak damgasını taşımakta ve O’na ibâdet için yaratıldığını ilân etmektedir. Onu asıl gayesinden alıp başka bir yöne döndürmek haksızlığın en kötüsü, nankörlüğün en fenasıdır. Kıyamet gününde bu haksızlık manadan maddeye dönüşerek sahibinin sırtına yükletilir ve lâyık olduğu yere gönderilir.
SAPIK İNKÂRCILAR KÖTÜLÜĞÜN HEMEN GELMESİNİ İSTİYORLARDI
«Senden iyilikten önce kötülüğün (gelmesini) acele isterler.. »
Mekkeli müşrikler bu isteklerinde samimi değillerdi. Sırf alay ve eğlence olsun diye bu kabil istekler izhar ederek Hz. Muhammed’i (A. S. ) üzmekten ve O’na imân eden müʹminlerde birtakım yersiz şüpheler uyandırmaktan derin zevk alırlardı. Çünkü onlara göre, nasılsa bir azâp inmiyecekti. O bakımdan endişeye de mahal yoktu.
Onların bilmediği bir gerçek var, o da: Allah’ın ezelde hazırladığı plânın ve uyguladığı proğramın şaşmazlığıdır. Bir şeyin, bir olayın belirlenmiş vakti ve saati, sebep ve ortamı oluşup ortaya çıkmayınca, sünnetullah hükmünü icra etmez. O bakımdan inkârlarını azgınlık ve haksızlıklarla birleştirdiler, belli bir çizgiye geldiklerinde, Allahʹın hükmü iner. Bunun en açık misallerini gelip geçen milletlerin ve kavimlerin tarihlerinde görmekteyiz.
Azâbın hemen indirilmemesi, sünnetullaha bağlı bir konudur, demiştik. Geciktirilmesinin gerekçesi, Allah’ın rahmet ve mağfiretidir. İnkârcı inkârından, azgınlar tuğyanlarından, ahlâksızlar tuttukları yoldan vazgeçerler diye, onlara mühlet verilmektedir. İlâhî rahmetin bu inceliğini anlamayıp inkâr ve tuğyanında ısrar edip duranlara gelecek olan azâp da o nisbette ağır olur. İlgili âyetin son cümlesiyle inkârcılar uyarılmaktadır: «Ve şüphesiz ki Rabbin cezâsı pek şiddetlidir. »
PEYGAMBERDEN (A. S. ) HEMEN BÜYÜK BİR MUʹCİZE İSTERLER
«O inkâra sapanlar diyorlar ki: O’na (Muhammed’e) Rabbından bir muʹcize, açık bir belge indirilseydi ya. »
Daha önceki peygamberlerden de büyük mu’cizeler ortaya koymaları istenildiğini yine Kurʹânʹın beyânından öğrenmekteyiz. O çağlarda gelişen bir ilim, göz ve gönül dolduran bir teknik olmadığından peygamberlerin bir kısmı istenilen muʹcizeleri -Allah’ın izniyle- ortaya koymuşlar ve böylece isteklerinde samimi olanlarla olmayanları birbirlerinden ayırt etme imkânına kavuşmuşlardı. Musa (A. S. )ın Asâʹsı, İbrahim (A. S. )ın ateşe atılması ve ateşin onu yakmaması, Nuh Peygamberin gemisi ve kopan tufan, bunlardan bir kaçıdır. Son peygamber Hz. Muhammed’e (A. S. ) gelince: O, mu’cizeden ziyade ilim ve yüksek irfanla donatılarak gönderilmiş ve kendisine indirilen Kur’ân baştan sonuna kadar büyük mu’cizelerle dopdolu olarak hazırlanmıştır. Bu bakımdan O, kâinat kitabının sahifelerini bir bir insanlıktan yana açıp onların düşüncelerine ve akıllarına seslenmiş, ilim adamlarına ip ucu vermek sûretiyle yol göstermiş, araştırıcılara ışık tutarak hareket noktalarını belirlemiştir. Çünkü O, artık kıyâmete kadar Allah’ın son mesajını teblîğ ile görevlendirildiğinden ilmi esas kabul ederek hareket etmiş, insan düşüncesine değer vererek görüş ufuklarını alabildiğine genişletmiştir. Hayatta iken bir kaç mu’cize göstermesi, sadece hak peygamber olduğunu kanıtlamaya yöneliktir. Çünkü o çağda Kur’ân’ın getirdiği bilimsel düzeydeki temel bilgileri, ana fikirleri putperestlerin anlayıp takdir etmesi düşünülemezdi. O bakımdan onları tatmin edecek olağanüstü şeylere ihtiyaç vardı. Bugün artık mu’cizeye gerek yoktur, hem mümkün de değildir. Peygamberimizden sonra peygamber gönderilmiyeceğine göre, mu’cize de tecelli etmiyecektir. Kur’ân her yönüyle açık bir mu’cize olarak önümüzde duruyor. On beş asır önce getirdiği İlmî temel bilgiler, ana fikirler bütün açıklık ve berraklığıyla çağların ve medeniyetlerin önünde yürümektedir. İlmî araştırmalar gerçekleri bulup çıkardıkça, Kur’ân’ı tasdîk etmekte ve beşer sözü olmadığını bir defa daha isbatlamaktadır.
SON PEYGAMBERİN İKİ ANA GÖREVİ
«Sen ancak bir uyarıcısın ve her kavim (ve millet)e yol göstericisin. »
İlgili âyetle, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin insanlıktan yana bütün hizmetleri iki ana çizgide toplanıyor:
1- İki hayatın amaç ve gayesine ters düşen yanlış ve tehlikeli yolda yürüyenleri uyarmak,
2- Doğru yolu göstermek, Allah ile kulları arasındaki engelleri kaldırmak suretiyle insana muhtaç bulunduğu bilgi ve irfanı vermek..
Bunun için de göklerde ve yerde Allahʹın varlığına, birliğine, kudretinin sınırsızlığına delâlet eden binlerce âyet ve belgeyi insan düşünce ve aklıyla karşı karşıya getirmek gerekiyor. Hz. Muhammed (A. S. ) da bütün bunları belirtilen iki ana çizgi doğrultusunda kusursuz yerine getirmiştir.
Yoksa O, her istenileni anında ortaya koyma, harikulâde olayları peşpeşe sıralama ve kâinatta mutlak tasarrufa mâlik olduğu iddiasıyla sahneye çıkma yetkileriyle gönderilmemiştir. Ancak Allah’ın bildirdiğini bilmiş, Oʹnun indirdiğini teblîğ etmiştir. Nitekim Kehf sûresinde Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in de diğer insanlar gibi bir beşer olduğu şöyle belirtilmektedir: «De ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım, (şu farkla ki) ilâhınızın tek bir ilâh olduğu bana vahyolundu. Artık kim Rabbına kavuşmayı arzu ederse, iyi-yararlı amelde bulunsun ve Rabbına ibâdette hiç bir ortak tutmasın. » (Kehf Sûresi: 110)
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, insan aklını ve düşüncesini doğruya yönlendirecek, göklerde ve yerde bunca delil ve belgelere rağmen, hâlâ öldükten sonra dirilmeye inanmayanların düşünce ve anlayışı hayretle karşılandı. Va’dolunan azabın hemen inmesini isteyenlerin arzularına göre İlâhî kanunların ve hükümlerin değişmiyeceğine işâret edildi. Hz. Muhammed’e (A. S. ) büyük bir mu’cize indirilmeli değil miydi, diyenlere, Peygamber’in (A. S. ) asıl görevinin neler olduğu hatırlatıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, Allahʹın ilminin ve kudretinin her şeye nüfuz ettiği anlatılarak ana rahminde oluşan ceninin gelişme safhalarını en ince ayrıntılarına kadar bildiği, bir misal olarak ekleniyor. Sonra da gizli, açık hiç bir şeyin Allah’ın ilminin ve tasarrufunun dışında olmadığı açıklanarak, Allah hakkında bilinmesi gereken temel bilgilerden biri öğretiliyor.