MEÂLİ:
49- İnsana bir sıkıntı dokununca bize duâ edip yalvarır. Sonra kendisine katımızdan bir nîmet bağışlanıp verildiğinde, «bu bana ancak (kazanma yolunu) bildiğim için verilmiştir, » der. Hayır o, bir deneme ve sınavdır. Ama çoğu bilmezler.
50- Onlardan öncekiler de böyle demişti, ama elde ettikleri şeyler kendilerine yarar sağlamadı, (kurtarıcı da olmadı).
51- Bu yüzden de elde ettikleri şeylerin kötülükleri başlarına geldi. Bunlardan zulmedenlerin ise kazandıkları fenâlıkları başlarına gelecektir ve onlar (Allahʹı) âciz bırakacak (güce sâhip) değillerdir.
52- Bilmezler mi ki, Allah elbette rızkı dilediğine genişletir ve kısıp daraltır. Şüphesiz ki bunda, imân eden bir millet için belgeler, öğütler ve ibretler vardır.
HAYAT YOLU, DENEME VE SINAV GEÇİTLERİYLE DOLUDUR
«İnsana bir sıkıntı dokununca bize dua edip yalvarır. »
İçinde bulunduğumuz şartların elverdiği nisbette yükselmek istiyorsak, önce az bilginin verdiği gururdan sıyrılmasını ve düşüncemizin her şeyi kendi başına kavramaya yeterli olmadığını bilmeliyiz. Bunun için önümüzde uzanan hayat yolunun rastgele hazırlanmadığını, olgunlaşmamız ve gerçekleri kavrayabilmemiz için çok ince hesaplarla düzenlendiğini unutmamamız gerekir. O halde bu yolda hiç huzuru, güvenle ve ümitle yürüyebilmemiz için, önce ruhumuzun gelişmesine, olgunlaşmasına engel sayılan birtakım kötü alışkanlıkları, fena huyları terketmek zorundayız.
Böylece sözü edilen yolda insana dokunan dert, başına gelen kaza, eline geçen nîmet, yükseldiği bir makam, eriştiği geniş servet gibi deneme ve sınav geçitlerini, Kur’ân-ı Kerîm’de belirlenen ölçülere göre bir bir aşmamız ve her geçiti geride bırakırken biraz daha olgunlaşmamız söz konusudur.
Bu inanç ve düşüncenin dışında nefsin ölçü tanımaz arzu ve istekleri doğrultusunda elde edilen nîmetlere ve erişilen servetlere gelince: Bunlar kişinin rengini, karakterini ve imân ölçüsünü belirleyen birer mihenk sayılır. İnsan bunların altında yatan sır ve hikmetleri idrâk edemiyerek her birini hayatın gayesi sanıp, başlangıç noktasıyla bitiş noktası arasını böyle bir anlayış ve düşünceyle bitirirse, bütün sınav ve denemeleri kaybetmiş olur.
Ama başına gelen dert ve musibete; önüne çıkan kaza ve belâya, sıkıntı ve şiddete; elde ettiği mal ve makama, Kurʹân-ı Kerîm adesesiyle bakarak imân gücünden kaynaklanan irâdesini, dayanma gücünü ortaya koyar, nefsinin aşırılıklarını meşru sınırlar içine alırsa, gerçekte hepsini birer lütuf ve rahmet olarak kendi lehine çevirmiş olur.
O halde şükrü yerine getirilmeyen ve aynı zamanda meşru sınırlar gözetilmeden elde edilen her nîmetin dış yüzü rahmet gibi görünürse de, iç yüzü sıkıntı ve azaptır. Bunun aksine insanın olgunlaşmasından yana ortaya çıkan her sıkıntı ve belâ, hikmetiyle değerlendirilip imân kuvvetiyle göğüslendiği takdirde, dış yüzü birer azap görünümünde olsa bile, iç yüzü rahmet ve lûtuftur.
İnsanlığındaki kemal ölçü ve mayasını idrâk etmeyip temeli zayıf, rengi şüpheli bir imanla hayat yolunda yürüyen kimselere gelince: Onlar bu yolda ve geçitlerde hep aldanır ve olayları ters değerlendirirler. Bu yüzden ilâhî sünnet gereği bir nîmete eriştiklerinde, bunu ilâhî takdirin ötesinde kendi bilgi ve becerilerine bağlarlar; tıpkı Karunʹun eriştiği geniş serveti kendi bilgi ve becerisine bağlaması gibi..
Başlarına bir dert ve sıkıntı gelince de kusuru kendi bilgi, niyet ve anlayışlarında aramazlar ve bir anda nankörlüğe yönelip Allahʹı suçlarlar. Dert ve sıkıntı peşpeşe gelip zahirî yardım ve destekten mahrum kalınca da, ruhlarında mayalanan fıtrat harekete geçip Allah’a yönelme ve O’na yalvarıp yakarma ihtiyacını duyarlar. Sıkıntıyı atlatıncaya kadar bu yöneliş devam eder. Sonra tekrar Allah’ı unutup eski şımarıklıklarını devam ettirmeye başlarlar.
İşte konumuzu oluşturan 49 ve 50. âyetlerle bu gibilerin imânlarındaki sarsıntı ve zaafa atıf yapılarak uyarıda bulunuluyor ve gerçek mü’minlere de kaderin bir safhasıyla ilgili sağlam bilgi veriliyor.
Mekkeli zengin şımarık müşriklerle münafıkların karakteri hakkında bilgi verildikten sonra, 51. âyetle daha önce kıssası anlatılan Karûn’un tutumunun ve sonunun ne olduğu kapalı bir misal şeklinde hatırlatılıyor.
TAKDÎR VE TESBİT ALLAHʹA AİTTİR
«Bunlardan zulmedenlerin ise, kazandıkları fenalıkları başlarına gelecektir ve onlar (Allahʹı) âciz bırakacak (güce sahip) değillerdir. »
Âyetin açık anlatımından, hayatta karşımıza çıkan her olayın ilâhî ilimle tesbit ve takdîr edilmiş olduğu anlaşılmaktadır. Ancak unutmamak gerekir ki, ilâhî tesbît, kulun mevcut imkânları ve yetenekleri değerlendirmesine ve elde edeceği sonuçlara bağlıdır. Zira Cenâb-ı Hak ruhları yarattıktan sonra insanların yeryüzüne gelince kendi cüzʹi irâdeleriyle neler işleyeceklerini, bulundukları şart ve ortamı ne ölçüde veya istikamette değerlendireceklerini yine ezelî ilmiyle tesbit edip bilmiş ve bildiği üzere takdîr etmiştir. Artık tesbit edilen ne ise, onun değişmesi söz konusu değildir. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın ilmi yanılmaz. Bununla beraber şu inceliği hiçbir zaman aklımızdan çıkarmamalıyız: Hayat yolunda birbirini izleyen olaylarda hakikî müessir Allah’tır. Zira her olay, ilâhî plân ve proğrama göre cereyan eder; sünnetullah doğrultusunda ortaya çıkar. Meselâ ilâç, hastalıktan kurtulmak, şifa bulmak için bir sebeptir; ama asıl şifâyı veren ve bunda müessir olan Allah’tır. Bitkilerde ve diğer kimyasal maddelerde şifâ özelliğini yaratıp hazırlayan O’dur. Kimyacı, varlıkta mevcut olmayan bir şeyi icad edemez. Edison’un dediği gibi, «en büyük dâhi Cenâb-ı Hak’tır. O, fizik âleme mevcut kanunları koymasaydı, tesbit edilebilen elementleri yerleştirmeseydi, ilim adamları ne yapabilirler veya olmayanı icad edebilirler miydi? »
O halde Tabip, «ben hastamı şifâya kavuşturdum», hasta da «tabip beni hastalıktan kurtarıp sağlığıma kavuşturdu» dememelidir. Bu, hem nankörlüktür, hem de Allah’ın eşyada câri kanunlarını inkârdır. Doktor da, ilâç da sadece birer vasıtadır; gerçek müessir ancak Allah’tır.
Onun için Cenâb-ı Hak, kendi ölçü ve sınırlarını belirlemeyip İlâhî sınıra geçmeye özenen ve bu açıdan büyük bir haksızlık işleyen zalimlere seslenerek «onlar (Allah’ı) âciz bırakacak (güce sahip) değillerdir» buyurmakta, kudretinin her şeyi hazırlayıp düzene soktuğuna işâret etmektedir.
RIZIK TAKSİMİ
«Bilmezler mi ki, Allah elbette rızkı dilediğine genişletir ve kısıp daraltır. Şüphesiz ki bunda, imân eden bir millet için belgeler, öğütler ve ibretler vardır. »
Kâinatın hem her parçasında, hem bütününde mutlak bir denge kanunu hâkimdir. Öyle ki canlı-cansız her varlığın bu dengede yeri ve anlamı söz konusudur. Bunun aksini iddia etmek mümkün değildir. Canlılar âleminden hayvanlar daha çok birbirlerini yemek suretiyle hem yaşamlarını sürdürmekteler, hem de dengeyi korumaktalar. Gerçi ilk bakışta onların birbirini parçalayıp yemesi insanı üzmekte ve neden böyle saldırgan ve acımasız yaratıldıkları bir soru şeklinde kafamızda oluşmaktadır. Ama ciddi şekilde bilimsel araştırma ve incelemeye yöneldiğimiz takdirde, bunun böyle olmasının, -yukarıda da belirttiğimiz gibi- hem canlıların türlerinin devamını sağlamaya, hem de aralarında denge kurmaya yönelik bir uygulama olduğunu anlarız.
İşte rızık taksimi de böyle.. Fakir kalmak veya zengin olmak sadece bir akıl, zekâ, beceri ve irâde işi değil, kişinin içinde bulunduğu şart ve ortama göre bir denge kanununun açık tezahürüdür de.. Toplumun zenginlere olan ihtiyacı nisbetinde, geçimini el emeği, göz nuru ile kıt kanaat sağlayan dar gelirlilere de ihtiyacı vardır. En zengin ülkelerde bile bu iki sınıfın mevcut olduğu bir gerçektir. Şüphesiz bu, toplumun hayat ve geçim dengesini, işlerin düzenli ve sağlıklı yürümesini sağlamaktadır.
Ancak sözü edilen denge kanunu bir diğer yönüyle de, kişilerin görgü, bilgi, beceri ve yetenekleriyle, aynı zamanda içinde bulundukları şart ve ortamla ilgilidir. Çünkü sünnetullah sebepler zincirini oluşturur, sebepler de onları doğurur ve bu düzenlemede de yine denge kanununun mayası bulunur.
Böylece Kur’ân-ı Kerîm, ilâhî hükümleri, kanun ve sünnetleri kısaca ana fikir ve temel bilgi mahiyetinde verir. Sonra da insan aklını, düşünce ve zekâsını harekete geçirip gerçeği bulmasına yardımcı olur.
Âyetin son cümlesiyle, «şüphesiz ki bunda inanan bir millet için belgeler, öğütler ve ibretler vardır» buyurularak, asıl amaç belirtilmekte; ilâhî denge kanununu ve sünnetullahı anlayabilmek için imânın ne kadar gerekli olduğu açıklanmaktadır. Zira inanmayan kimsenin Kur’ân’ı tarafsız bir gözle okuyup araştırma ihtiyacı duyması pek nadir olaylardan biridir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, insanların nankörlüğü ve kadir bilmezliği üzerinde durularak yönlendirici bir misâl verildi. Gelip geçen ümmetlerden böylesine nankörlük yapıp inkâr ve azgınlıkta ısrar edenlerin hak ettikleri cezaya çarpıldıklarına işâretle hem Mekkeli putperestler, hem de yaşamakta olan maddeciler uyarıldı. Rızık konusunda ise, mutlak bir denge kanununun hükümran olduğu dolaylı şekilde haber verilerek, kâinatın her parçasında kendini gösteren dengeye bakmamız ilhâm edildi.
Aşağıdaki âyetlerle, kendilerine yazık edip günah işleyen kullara, dönüş yapıp pişmanlık duydukları takdirde ilâhî rahmet ve gufranın yöneleceği açıklanıyor. Kıyâmet olayı meydana gelip dönüşü mümkün olmayan gün gerçekleşmeden, o günü düşünüp hayatımızı ilâhî proğram düzeyinde tanzim etmemiz isteniliyor. Dünyada kötülüklerden sakınanlar için mutlu gelecek hazırlandığı müjdeleniyor ve ilâhî âyetleri, belge ve kanunları inkâr edenlerin mutlak zarar içinde bulunduklarına dikkatler çekiliyor.