MEÂLİ
47 - Ey İsrâîl oğulları! Size ihsân ettiğim nimetimi ve (bir zaman) sizi(n atalarınızı) diğer milletlerden üstün kıldığımı hatırlayın.
48 - Ve hiçbir kimsenin hiçbir kimse için birşey ödeyemiyeceği, hiç kimseden (kâfirler hakkında) şefaât kabul olunmayacağı, hiçbir kimseden kurtuluş akçesi alınmayacağı ve onların yardım olunmayacağı günden korkup sakının. (Geniş bilgi için bak: Âl-i İmrân sûresi 90, Sâffat sûresi 47).
TARİHÎ YÖNÜ
İsrâîloğullarıʹnın zaman zaman yükselme ve ekseriya zillete duçar olma devirleri tarihte geniş bir yer tutar. Cenâb-ı Hak bu devirlerden bir kısmına işâret ederek: «Ey İsrâîl oğulları! Size ihsân ettiğim nimetimi ve (bir zaman) sizi (n atalarınızı) diğer milletlerden üstün kıldığımı hatırlayın. » buyuruyor.
Hazret-i Mûsâ (A. S. )dan uzun bir zaman sonra Cenâb-ı Allah, Hz. Dâvud’u hem peygamber, hem de kral olarak onlara gönderdi. (M. Ö. 1015- 975). Kırk yıl hüküm süren Hz. Dâvud, İbranîʹlere karşı savaş açan amansız düşman Câlût’u öldürmek sûretiyle halkın geniş takdirlerini kazanmıştı ve bu müddet içinde âdil bir hükümdar olarak sağlam bir devlet kurdu ve İsrâîloğulları’na müreffeh hayat kapılarını açtı, onlara mutlu günler yaşattı. Hazret-i Dâvud’dan sonra oğlu Süleyman (A. S. İsrâîloğullarıʹnın başına geçti. (M. Ö. 970). Bu devir de onların en saltanatlı devirlerinden biri ve belki en büyüğü idi. Çünkü hiçbir peygambere verilmiyen mülk ü saltanat Hz. Süleymanʹa verilmişti. (Bak: Bakare sûresi 107, 249, 250, 251. Nisâ sûresi 164. İsrâ sûresi 58. Mâide sûresi 78. En’âm sûresi 84. Enbiyâ sûresi 78, 79, 81, 83, 105. Sâd sûresi 18, 26, 40. Sebe’ sûresi 12, 21. Nemi sûresi 15-44.).
Hazret-i Mûsâ (A. S. ) da onlara bu üstün nîmetleri hatırlatarak veya müjdeliyerek şöyle demişti: «Ey kavmim! Allahʹın size olan nimetini hatırlayın; hani içinizden peygamberler çıkardı, sizi hükümdarlar, (hür insanlar) yaptı ve milletlerden hiç birine vermediğini size verdi. » (Mâide sûresi: 20).
Yukarıdaki âyetler bilhassa İsrâîloğulları’nın diğer milletlerden üstün bir seviyede bulundukları iki devreye işâret ederek bunun neden ve niçinleri üzerinde durmalarını ve derinden derine düşünmelerini hatırlatıyor ve yaşamakta olan milletleri, İsrâîloğulları’nın tarihî seyrinden ibret almaya dâvet ediyor.
Bundan sonra intibaha gelmiyenlere âhirette hesabın şahsî, mes’uliyetin ferdî olacağı, hiçbir kimsenin hiçbir kimse nâmına bir şey ödeme durumunda olmıyacağı beyân edilerek mes’uliyet duygusundan yoksun olanların âkıbetinin çok endişe verici olduğu bildiriliyor.
Mevlânâ, İsrâîloğullarıʹnın lisanından şu şikâyetleri yazıyor:
«Yıllardır yol yürüyoruz, fakat sonunda yine ilk konakta esiriz. Mûsâ’nın gönlü bizden râzı olsaydı, bu çöle bir uç bulunurdu. Fakat bizden tamamıyla usanmış olsaydı yemeğimiz hiç gökten gelir miydi? Mûsâ bizden hem hoşnud, hem değil. »
AHLÂKÎ, İÇTİMAÎ VE TASAVVUFÎ YÖNÜ
Bugünün nîmetiyle gurura kapılıp yarının ne olacağını düşünmeyen fert ve cemiyetler, sonu uçuruma giden bir yolda yürüdüklerinin acaba farkında mıdırlar? Mevcud nîmeti, nîmetin asıl sâhibinin hoşnutluğunu kazanmaya vasıta yaptığımız gün onun şükrünü edâ etmiş ve geleceğimizi aydınlığa kavuşturmuş oluruz.
İbrâhîm bin Edhem (K. S. ) zaman zaman şöyle seslenirdi: «Ey gaflet içinde günlerini geçiren, hâlin azıcık verdiği neş’e ve sarhoşlukla istikbali unutan kimse! Nasıl emin olabilirsin? Zira itibar hâtimeyedir. Düşün ki, Hz. İbrâhîm (A. S. ): «Ya Rab! Beni ve evlâdımı putlara tapmaktan koru» diye duâ ederdi. Hz. Yûsuf (A. S.: «Ya Rab! Benim ruhumu müslüman olduğum halde al» diye niyazda bulunurdu. Büyük âlim Süfyân Sevri (K. S. ): «Allahım! Esenlik ver, esenlik... » diye emniyet isterdi. »
Bir zamanlar diğer milletlere üstün kılınan İsrâiloğulları, nâil oldukları bu nîmetlerin kadrini bilmiyerek geçici bir sarhoşluk içinde hem Allah’ı, hem de gelecek günleri unuttular da bir nice zulüm ve işkencelere maruz kaldılar, fakat yine de nankörlüklerinden vazgeçmediler. Yetmiş yıllık Babil esareti, İskender ve İranlIlardan yedikleri kamçı, Romalılardan gördükleri elim işkenceler, insanlığın çilesinin başlangıcı olmuştur. Bu esaret ve işkencelerin kıyâmete kadar intikamını almaya and içen vicdanı kararmış kavim, madde dünyasında olduğu kadar rûh ve düşünce dünyasında da insanlığa yapabileceği bütün zulmü yapıyor. Büyük rûhlara düşük, sefil rûhlara büyük, dedirten propagandayı insanlığın saf hafızasına sindirdikten ve zayıf his damarlarına aşıladıktan sonra, hayırla şer boğuşmasında insanlığın ma’sum ümidi olan zafer payını hayrın elinden alarak şerre bağışlamasını -şeytanda bile eşi görülmeyen bir maharetle- yapıyor.
Cenâb-ı Hakk son olarak bir daha onları ikaz edip: «Ey İsrâiloğulları! Size ihsân ettiğim nimetimi ve (bir zaman) sizi (n atalarınızı) diğer milletlerden üstün kıldığımı hatırlayın. » yani tuttuğunuz şeytânî metodlardan vaz geçiniz, buyuruyor.
TAHLİLLER
(Yâ benî isrâîlezkurû niğmetiyelletî enʹamtu aleykum) Bu cümlenin tekrar edilmesindeki hikmet: a) Verilen nimetlerin dâima hatırlanmaya lâyık bulunduğuna işarettir. b) Bir millet için en büyük nîmetin, başlarında bulunan hükümdarların âdil, haksever, Hakk’a tapar olması sebebiyle yükselmesi ve o devirlerde diğer milletlerden üstün tutulmasıdır. İşte İsrâîloğulları’nın da bir zamanlar böyle bir seviyeye ulaştıklarını hatırlatmaktır. c) Bu cümlenin hemen arkasından gelen ve İlâhî vaîdi (azâb ile tehdid) hatırlatan cümleye bağlantı yaptığına dikkatleri çekmektir.
(Ve ennî faddaltukum alel alemîn) Nâsdan bir cemm-i gafir üzerine sizi üstün kıldık. «Âlemîn»den murad, kesrettir. (Keşşâf). Zamanınızdaki milletler üzerine üstün kıldık. (Kaadı Beyzâvî).
(Ve lâ yugbelu minhâ şefâatun) Burada şefaatin sadece kâfirler hakkında kabul olunmıyacağına kesin beyân vardır. Muʹtezileʹnin bu âyete dayanarak şefaatin hiç kimse hakkında kabul olunmıyacağına dair olan istidlalleri doğru değildir, nüsusa aykırıdır.
Adl, «fidye» mânâsınadır. (Keşşâf - Kaadı Beyzâvî).
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Konu: Tarih boyunca İsrâîloğulları’na verilen nîmetler.
Cenâb-ı Allah önce icmâlen (özet olarak) İsrâiloğulları’na -anılmaya değer- birçok nimetlerle ihsanda bulunduğunu hatırlatarak tarihin onlarla ilgili seyrinden ibret alma isti’dadında olan miletlerin dikkatini topluyor; sonra bu nimetlerin bölümlerine geçerek rûhlar üzerinde geniş te’sirler icrâ edecek aklî deliller getiriyor ve yaşayan insanları şekilden ruha, mânâsızlıktan hakikî mânâya dâvet ediyor.
Maânîde de icmâl ve ibhamdan sonra izahın üç büyük faydası olduğu zikredilir:
1 - Ayni mevzu hakkında, önce kapalı sonra açık olmak üzere iki cihetten bilgi edinmek,
2 - Dinleyici üzerinde daha geniş ve derin te’sir bırakmak,
3 - İcmâl ile konunun önemli olduğuna dikkati çekmek, izah ile verilen bilginin lezzetini tamamlamak.
Zira bir şeye karşı iyice arzu hâsıl olduktan sonra ona nâil olmak, şüphesiz ki daha zevkli olur. İşte Kurʹân-ı Kerîm’de de bu usûl takip edilmiştir.