MEÂLİ:
42- (Bu gece olayları hatırla da) Allahʹı, o zâlimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Onları ancak gözlerin bir noktaya dikilip kalacağı güne kadar geciktiriyor.
43- (O gün) başları yukarıya dikilidir; gözlerini kendilerine (bile) çevirip bakamazlar; kalpleri de bomboş halde koşarlar.
44- İnsanları azâbın kendilerine geleceği gün hakkında uyar! Zulmedenler diyecekler ki, «ey Rabbimiz! bizi yakın bir geleceğe kadar ertele ki dâvetine olumlu cevap vererek gelelim, peygamberlere uyalım. » Ama daha önce sizin için zevâl (= sonunuzun gelmesi) yok diye yemin eden sizler değil miydiniz?
45- Hem kendilerine zulmeden (şaşkınların) yerlerine yerleştiniz; üstelik onlara neler yaptıklarımız da size açık şekilde belli olmuştu; ayrıca size birtakım misaller de vermiştik.
46- Onlar kurmak istedikleri tuzağı kurdular; hile ve tuzaklarıyla dağlar bile yerinden oynasa, Allah yanında da onların tuzağına karşı tuzak var.
47- Allahʹın peygamberlerine verdiği sözden cayacağını sakın sanma! Şüphesiz ki Allah çok üstündür, çok güçlüdür; cezâya lâyık olanın cezâsını verendir.
48- O günde ki, yer başka bir yere, gökler de başka göklere çevrilir ve (hepsi de) O bir olan, her şeyi kahr-u saltanatı altında tutan Allahʹın huzuruna koşarlar.
49- Suçlu günahkârları o gün bukağılara vurulmuş görürsün.
50- Gömlekleri katrandan; yüzlerini de ateş kaplar.
51- (Bütün bunlar) Allahʹın herkese elde ettiğinin karşılığını vermesi içindir. Doğrusu Allah hesabı çarçabuk görendir.
52- Bu (Kur’ân) insanlara bir tebliğdir ki, onunla uyarılsınlar, Allah’ın tek bir ilâh olduğunu bilsinler ve sağduyu sâhipleri öğüt alsınlar.
İLGİLİ HADÎSLER
«Kıyâmet günü insanlar, bembeyaz, kepekten arınmış undan yapılan çörek gibi düz bir alan üzerinde haşrolunurlar. O alanda hiç kimseye yol ve yön gösterecek hiçbir belirti de yoktur. » (Buharî/rikak: 44- Müslim/münafıkîn: 28)
«İnsanlar yalınayak, çıplak ve sünnetsiz bir halde haşrolunacaklar. » Bunun üzerine Hz. Âişe (R. A. ) sordu:
- Ya Resûlellah! Erkeklerle kadınlar birarada mı? Bu iki cins birbirlerine bakarlar.
Peygamber (A. S. ) Efendimiz ona şu cevabı verdi:
- Ya Âişe! Haşır konusu çok sıkıntılı ve üzücüdür. İnsanların birbirlerine bakmalarına uygun bir ortamda değildir. » (Müslim/cennet: 56- Tirmizi/kıyâmet: 3- Nesâi/cenâiz: 118- İbn Mâce/ Zühd: 33- Ahmed: 1/220, 229- 3/495)
«Ümmetimde dört şey var ki onlar Cahiliye âdetlerindendir, onları bir türlü bırakamıyorlar:
1- Soy-sop ile böbürlenmek,
2- Soy-sopa dil uzatmak, sövmek,
3- Yıldızlardan medet umup yağmur dilemek,
4- Ölü üzerine sesli ağlamak..
Ölü üzerine sesli ağlayan kimse ölmeden önce (bu günahından dolayı) tevbe etmezse, kıyâmet gününde üzerine katrandan bir gömlek ve uyuz illetine bulaşmış demirden bir gömlek bulunduğu halde kalkar. » (Müslim/cenâiz: 29- Tirmizî/menakıb: 1- İbn Mâce/zühd: 37- Ahmed: 5/137, 138)
«Ölüler üzerine sesli ağlayan kişi (bundan dolayı) tevbe etmediği takdirde Cennet ile Cehennem arasındaki yolda durdurulur ve üzerinde de katrandan bir gömlek bulunur; ateş de yüzünü kaplar. » (Müslim/cenâiz: 29- İbn Mâce/cenâiz: 51- Ahmed: 5/342, 343)
İBRAHİM PEYGAMBERʹİN DUASI VE AZABIN GECİKTİRİLMESİ
«(Bu geçen olayları hatırla da) Allah’ı, o zâlimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Onları ancak gözlerin bir noktaya dikilip kalacağı güne kadar geciktiriyor. »
Önce şunu belirtelim ki, Hz. Muhammed (A. S. ) Efendimiz, milletlere rahmet olarak gönderilmiştir. Düşmanları ne kadar azgınlık gösterip birçok şirretlikte de bulunsalar, onların helâk edilmesine gönlü razı olmamıştır. Ayrıca güvenli kutsal bir beldeye İlâhî azâbın inmesi de pek beklenemezdi. Hem bu hususta İbrahim Peygamberʹin (A. S. ) duâsı da söz konusudur.
O halde durum ne olacaktı? Mekkeʹnin patavatsız, şirret ve saldırgan putperestlerinin yaptıkları bunca zulüm ve işkence yanlarına kâr mı kalacaktı? Cenâb-ı Hak, kırk ikinci âyetle onların çoğunun azâbının -tevbe etmeden, İslâmʹa girmeden öldükleri takdirde- âhirete bırakıldığını hatırlatarak, müʹminlerin bu konuda acele etmemelerini bildiriyor. Onlardan bir kısmı ise, dünyada da azâba uğratıldı ve Bedir savaşında kılıç darbeleri altında can vererek lâyık oldukları sonuca ulaştırıldı. Mekke’nin kansız fethedilmesi, hayatta olanların başlarını yere eğerek düşman kabul ettikleri Hz. Muhammed’in (A. S. ) önünde dilsiz ve sağır kesilmeleri ve verilecek kararı heyecan ve korkuyla beklemeleri, onlar için önce azâp, sonra da rahmet olmuştur. Böylece İslâm’a girmeden önce onlar da böylesine alçaltıcı, kahredici bir durumla yüzyüze geldiler. Artık bu olaydan sonra imân etmeyenleri nasıl bir azâbın beklediğini Kur’ân çok düşündürücü bir anlatımla haber vererek müstesnâ bir tablo sergiliyor: «(O gün) başları yukarıya dikilir, gözlerini kendilerine (bile) çevirip bakamazlar; kalpleri de bomboş halde koşarlar. »
İLÂHÎ RAHMET GEREĞİ BİR BAŞKA UYARI
Âyetlerin yüksek anlatımından, Allah’ın rahmetinin hemen her zaman gazabının önünde yürüdüğünü anlıyoruz. İnatçı azgın müşriklerin her türlü sapıklık, ahlâksızlık ve saldırılarına rağmen İlâhî rahmet onları tamamen terketmemiş; belki akıllarını, sağduyularını kullanırlar da hakikatı anlarlar ve gerçeği öğrenirler diye onlara mühlet vermiş ve uyarıları peşpeşe birbirini izlemiştir. Zira uyarı hususunda her tekrar idrakleri daha çok uyanık tutmaya yol açar, hafızalardaki izi daha da derinleştirir. Kur’ân’da inkârcı müşriklerin, azgın putperestlerin sık sık uyarılmalarının sebeplerinden biri bu; diğeri, yukarıda belirttiğimiz gibi, İlâhî rahmetin önde gitmesidir.
ÂHİRETTEKİ PİŞMANLIK NEYE YARAR?
«İnsanları azâbın geleceği gün hakkında uyar! Zulmedenler diyecekler ki: Ey Rabbimiz! Bizi yakın bir geleceğe kadar ertele ki dâvetine olumlu cevap vererek gelelim, peygamberlere uyalım.... »
İlgili âyetten şunu anlıyoruz: İlâhî adâletin tecelli edeceği ve o sebeple azâbın indirileceği gün hakkında insanları uyarmak ve hakikatleri onlara bildirmek, başta Peygamber (A. S. ) Efendimizʹin, sonra da aklı eren, bilgisi yeten mü’minlerin görevidir. Zâlimler o gün İlâhî hesap ve tesbitin şaşmadığını, yanılmadığını, aynı zamanda O Yüce Kudretin bütün mahşer ehlini bir bir denetleyip kontrolü altında tuttuğuna, gizli hiçbir şeyin kalmayıp ortaya çıktığına şâhit olunca gerçeği ayan, beyân görüp öğrenecekler ama neden sonra! Bununla beraber dinî kültürleri olmadığı için «Ey Rabbimiz! Bizi yakın bir süreye ertele (dünyaya döndür) de dâvetine icabet edelim, Peygamberlere uyalım. » diye temennide bulunurlar. Çünkü onlar dünyada iken ne Allahʹa dosdoğru inanmışlardı, ne de âhiret hakkında ciddi bir bilgi edinmişlerdi. O bakımdan büyük bir cehalet izhar ederek tekrar dünyaya dönme arzusunu ortaya koyarlar. Tabii kendileri susturucu hitapla karşılaşırlar da şöyle bir hatırlatmaya muhatap olurlar: «Ama daha önce sizin için zeval (sonunuzun gelmesi) yok diye yemin eden sizler değil miydiniz? »
MAZERET BEYANINA YER YOKTUR
Uyarıcı ve yol gösterici peygamber, aydınlatıp yönlendirici İlâhî kitap gönderildi. Üstelik Âd, Semûd gibi azgınlık ve ahlâksızlıkta, zulüm ve tuğyanda çok ileri giden ve bu yüzden gönderilen peygamberlere haksızlık eden kavimler, tuttukları yolda son kerteye gelince İlâhî gazaba uğrayıp yok olduktan sonra sizler onların yerlerini aldınız; topraklarında yaşadınız, kalıntılarını gördünüz, başlarına gelenleri duydunuz. Ama bir türlü aklınızı ve vicdanınızı harekete geçirmediniz, daldığınız gafletten uyanmadınız. O günler çok gerilerde kaldı, dönüşü mümkün olmayan bir noktaya gelip dayandınız. Bugün artık mazeret beyânına yer yok. Allah ve Peygamberi kendilerine düşeni yerine getirdiler; ne yazık ki, inkârcı zalimler insan olarak kendilerine düşeni yerine getirmediler.
Bütün bunlar da yetmiyormuş gibi, onlara, gelip geçen milletlerin hayatından, yıkılıp yok ediliş sebeplerinden birçok misaller, belgeler ve kalıntılar verilip gösterildi; yine de intibahe gelmediler ve hakikate bir türlü yanaşmayıp küfür ve haksızlıkta direnip âsiliklerini sürdürdüler. Bu durumda kim, nasıl mazeret gösterebilir?
İNKÂRCI AZGINLARIN KURDUKLARI TUZAK
«Onlar kurmak istedikleri tuzağı kurdular; hile ve tuzaklarıyla dağlar bile yerinden oynasa, Allah yanında da onların tuzağına karşı tuzak var. »
Hakk’ın nurunun parıldadığı her yerde, peygamber sesinin işitildiği her dönemde ve devirde inkârcı sapıklar, maddeci azgınlar, mü’minleri susturup yok etmek için akla, hayale gelmedik tuzaklar kurmuşlar; birtakım entrikalar çevirmişlerdir. Böyle günlerde müʹminler inandıkları dine ve ahlâka sahip çıkıp aklın ve sağduyunun yolunu seçtikleri takdirde başarılı olmuşlardır; hislerine mağlup olup İlâhî metot dışına çıktıkları zaman sıkıntı çekmişlerdir. O halde Kur’ân’ın yüksek ifadesiyle, eğer mü’minler birinci yolu seçip dinin rahmet havasını estirirken onu ilim ve fazîletle birleştirip bütünleştirirlerse, inkârcıların tuzağına karşı Allah’ın tuzağı harekete geçer ve onların tuzaklarını başlarına geçirir. Kurdukları düzen ve tuzaklar dağları bile yerinden oynatsa, yine de hakkın karşısında eriyip tuz-buz olmaya mahkûmdur. Çünkü kendisini ilimle, irfanla, ahlâkla, fazîletle savunanlar bulunduğu sürece hak üstün gelecek, bâtıl onun karşısında hezimete uğrayacaktır. Bu bir İlâhî sünnettir ki, şaşmadan hedefine doğru ilerler.
Tarih bu gerçeklerin örnekleriyle doludur. İslâm’ın ışığını söndürmek, müslümanların köklerini kazımak için iç ve dış düşmanlar dünyanın hemen her ülkesinde asırlardır uğraşıp durmaktadırlar. Bunun için birçok plânlar hazırlanmış, nice tuzaklar kurulmuş ve kurulmaktadır. Zaman zaman başarıya eriştiklerini sanarak rahat nefes almaya başlarlar, oysa çok geçmeden kestikleri ağaçların yerlerinde taze fidanların boy verdiğini görür ve şaşırırlar. Çünkü Cenâb-ı Hak, İslâmiyeti son mesaj ve son din seçerken; onun özünü ve mayasını oluşturan Kurʹânʹı indirirken bunları korumayı kendi üzerine almış ve şöyle buyurmuştur: «Şüphesiz ki Kurʹânʹı biz indirdik ve elbette onun koruyucuları da biziz.. » (Hicir Sûresi: 9)
ALLAHʹIN VERDİĞİ SÖZ
«Allahʹın peygamberlerine verdiği sözden cayacağını sakın sanma! Şüphesiz ki, Allah çok üstündür, cezaya lâyık olanın cezasını verendir. »
Allah, «şanıma and olsun ki, ben ve peygamberlerim mutlaka üstün geleceğiz! » (Mücadele Sûresi: 21) sözünü kendi kitabına yazmış, özel sahifesini bununla damgalamıştır.
İşte Allahʹın kendi peygamberine ve dolayısıyla mü’minlere verdiği söz budur. Bazı şartlarla vakti, saati gelince mutlaka gerçekleşir. Ancak inanan kişilerin o şartları çok iyi bilmesi ve uygulaması gerekir. İlim adamlarımız sözünü ettiğimiz şartları yine Kur’ânʹın açık beyanından aldıkları bilgi ve ilhamla şöyle tesbit edip sıralamışlardır:
1- Sarsılmayan sağlam bir imân,
2- Şartlar elverdiği nisbette Allah yolunda ilmi, ahlâkı ve fazîleti rehber edinerek seviyeli bir mücadele ve cihâd sürdürmek,
3- Sabırlı ve temkinli olmak; Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in uyguladığı teblîğ ve irşat metodunu çok iyi bilmek,
4- Her hususta Allahʹa güvenip dayanmak suretiyle gönül yatışkanlığı sağlamak..
Siyer kitaplarını incelediğimiz zaman, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ile yakın arkadaşlarının belirtilen dört şartı devamlı göz önünde bulundurduklarını rahatlıkla anlarız. İşte başarının sırrı, İlâhî yardımın tecellisi buna bağlanmıştır.
GÖKLERİN VE YERİN DÜZEN DEĞİŞTİRMESİ
«O gün ki, yer başka bir yere, gökler de başka göklere çevrilir ve (hepsi de) O bir olan, her şeyi kahr-u saltanatı altında tutan Allah’ın huzuruna koşarlar. »
Kur’ân ilgili âyetle kıyâmetin önemli bir safhasını açıklamakta ve bununla kâinattaki mevcut sistemlerin bozulup yeni ve fakat değişik sistemlerin meydana geleceğini haber vermektedir.
Bu müthiş olayın sebebi açıktır. Şöyle ki: Hâlen mevcut güneş sistemi, dünyadaki hayat şartlarına ve ölçülerine göre kurulmuştur. Aynı zamanda güneş sistemi dahil olmak üzere diğer bütün sistemler de insan için hazırlanmıştır. İnsanoğlunun dünya hayatı nesliyle birlikte yerküre üzerinde sona erince, ona bağlı sistemin de sona ermesi gerekir. Kâinat bir bakıma bütünlük arzetmekte, gezegenler kendi sistemlerine, sistemler birbirlerine bağlı bulunmak suretiyle denge ve düzende durmaktadırlar. Bir sistemin bozulması, diğer sistemlerin de çok tabii olarak bozulmasını neticelendirir. Böylece göklerdeki sistemler tamamen bozulup yer değiştirince, âhiret hayatına ve o hayatta yer alacak insanların bulundukları mevcut şartlara göre yeni bir düzene girmeleri gerçekleşir.
Hadîs-i Şerifte ifadesini bulan bu ikinci sistemde haşır-neşir alanı dümdüz, dağsız, tepesiz, deresiz, vadisiz bembeyaz bir görünüm arzedecek, beyaz bir çinko tepsi gibi pürüzsüz olacak.. Adem Peygamber’den kıyâmet kopuncaya kadar gelip geçen bütün insanlar ve cinler dirilip kalkacaklar, bu alanda yerlerini alacaklar. Yerkürenin başka bir yerküre olmasının anlamı budur; öyle ki, kıyâmet kopup dağlar hallaç pamuğu gibi atıldığında dünya yörüngesinden çıkacak ve başka bir büyük yıldızla veya gezegenle birleşerek haşır alanını meydana getirecektir. Allah daha iyisini bilir.
BEDENLERİN DÜZEN DEĞİŞTİRMESİ
İnsanlara bu ikinci sonsuz hayat için verilecek bedende ve taşıdığı iç organlarında da önemli değişiklikler olacak, beden her an kendini tazeliyebilecek imkânlara sâhip olacak, dış tesirlerden müteessir olmayacak, yıpranmaz bir hüviyet kazanacak.. Hastalık ve ölüm gibi endişe verici arazlar son bulacak.. Gıda maddeleri bedeni tazeliyecek, formunda tutacak özellikte olacak ve posaları bir buharlaşma veya hafif terleme şeklinde dışarı atılacak..
Ancak yüz hatlarında, şekil ve biçiminde bir değişiklik olmayacak, dünyada birbirlerini tanıyanlar orada da rahatlıkla tanıyabilecekler. Yaşlılar gençleşecek, çocuklar yine çocuk olarak kalacak.. Kin, haset, ihtiras, bencillik ve benzeri kötü sıfatlardan eser bulunmayacak, iman cevherine sahip olan herkes mesut ve huzurlu bir hayat sürecektir.
ZALİMLERİN GÖMLEKLERİ KATRANDANDIR
«Gömlekleri katrandan; yüzlerini de ateş kaplar. »
Zulüm, sözlükte: Bir şeyi lâyık olduğu yere koymamaktır. Aynı zamanda yerine konacak şeyi ya zamanında koymamak, ya lâyık olduğu yere oturtmamak, ya noksan, ya da fazla ölçüde bırakmaktır. Terim olarak: Hakkın koyduğu sınırı aşmak anlamında kullanılır. İlâhî sınırlar, hürriyet, ve irade sınırı, insan hakları sınırı, helâl ve haram sınırları, küçük ve büyük günah sınırları gibi insanoğlunun önüne konulmuş birçok sınırlar vardır. Bunların hepsine «Hakk’ın sınırları» diyebiliriz. Bu sınırları aşmayan kişiler âdildirler, hakseverdirler, aynı zamanda itaâtlıdırlar. Aşanlar ise, itaatsızdırlar, ölçüsüzdürler ve zalimdirler.
O halde zulüm; hak ve adâleti, fazîlet ve hikmeti zayıf bulunca kara perdesi altına alıp belirsiz hale getireceğinden, zâlimlerin yüzlerini, gözlerini kan bürür, ruhlarını karanlıklar çevirir de ameline göre bir görünüm alır. Kıyâmet gününde ise, her kişi niyet ve amelinin rengine boyanacak ve o bakımdan zâlimlerin içini ve dışını karartan haksızlık ve tecavüzler katrana dönüşecek, işledikleri haksızlıklar katrandan birer gömlek olup sırtlarına geçirilecek, Cehennem ateşi de yüzlerini durmadan yalayıp asıl renklerini ortaya çıkaracak..
Ellerine ve ayaklarına vurulacak bukağılar ise, dünyada iken başkalarının haklarına, inançlarına, ahlâklarına ve hürriyetlerine koydukları engeller olarak karşılarına çıkacak.. Çünkü ceza amelin cinsindendir. Öyle ki herkes cennetini veya cehennemini şu dünyada hazırlayıp beraberinde götürür. Zât-i Hak hiç kimseye zulmetmez.
ALLAH HERKESE ELDE ETTİĞİNİN KARŞILIĞINI VERİR
«(Bütün bunlar) Allahʹın herkese elde ettiğinin karşılığını vermesi içindir. Doğrusu Allah hesabı çarçabuk görendir. »
Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Allah hiçbir zaman zâlim değildir; o zulmü hem kendisine, hem de kullarına haram kılmıştır. O’nun sözü değişmez, plânı ve proğramı aynen uygulanıp gerçekleşir. İnsana hayatını düzene sokacak, saadete garkedecek kadar akıl, zekâ, irâde, hafıza ve benzeri yetenekler vermekle kalmamış, fizikötesinden ona bilgiler göndermek sûretiyle önünü aydınlatmış, hilkatinin amaç ve hikmetinden haber vermiştir. Böylece Allah, kulları hakkında yapılması gerekeni yapmış; onları akıl ve irâdelerinin erişeceği sınıra getirip dayamış ve gerisini hür irâdelerine bırakmıştır. Bunun için âhirette herkesin işlediği iyilikler ve kötülükler niyetlerine göre değerlendirilecek ve karşılıkları noksansız verilecek, kimsenin itiraz hakkı olmayacaktır.
Hesabın çarçabuk görülmesi ise, şöyle yorumlanabilir: Allah’ın ilmi ve kudreti, kahır ve saltanatı her şeye nüfuz etmiştir. Hiçbir şey Oʹnun ilminin ve iradesinin dışında düşünülemez. Âhiret gününde o, ilim ve kudretiyle tecelli edince her kişiyle yüzyüze gelecek, herkesle aynı anda meşgul olacaktır. Gerçek bu olunca, hesap ve sonuçları da çarçabuk görülecek, herkes lâyık olduğu yeri alacaktır.
KUR’ÂN İLÂHÎ MESAJDIR
«Bu Kurʹân insanlara bir tebliğdir ki, onunla uyarılsınlar... »
Kur’ân bütünüyle insanı amaç ve maksadın sonuna eriştirici, hikmeti yansıtıcı, hedefi belirleyici, yolları gösterici, gönülleri ve kafaları aydınlatıcıdır.
Böylece İbrahim Sûresinin son kısmında üç maddelik bir mesaj insanlara gönderilmekte, Allah ile kulları arasına engel olarak girmek isteyen inkârcı bozgunculara fırsat verilmemesi istenmekte ve insanın dünyaya getirilişinin amaç ve hikmetlerinden birine işâret edilerek sûre noktalanmaktadır:
1- Hakkı inkâr edip doğru yoldan sapan müşrikleri ve maddecileri uyarmak, insan ruhuna gıda veren doğru yolu gösterip yönlendirmek.
2- Allah’tan başka ilâh olmadığını ve olamayacağını birtakım aklî ve naklî delil ve belgelerle öğretmek. Allahʹın bütün iyiliklerin, hayırların, fazîletlerin ve güzelliklerin kaynağı olduğunu belirtmek.
3- Aklını kullanabilen sağduyu sâhiplerinin iyice düşünüp öğüt almalarını sağlamaya çalışmak, bunun için Kur’ân’ın belirlediği metot çerçevesinde hareket etmek..
Birinci madde ciddi eğitimi gerektiren bir konudur. İkinci madde, geniş bilgiyle, gelişen kültürle, İlmî yollarla kalp ve kafalara işlenmesi lüzumlu bir konudur. Üçüncü madde, akla geniş malzeme vermek, duygu ve düşünceleri yönlendirmekle gerçekleşebilir.
Bunun için İbrahim Sûresine, «insanları karanlıklardan aydınlığa çıkaran kitap.. » cümlesiyle başlanmış ve sûre, bu kitabın İlâhî mesaj olduğu açıklanarak noktalanmıştır.
Aynı zamanda son âyet, sûrenin özeti ve başlanacak sûrenin anahtarı anlamındadır.
İbrahim Sûresinin tefsîrini Yüce Rabbımızın lütuf ve inâyetiyle, rahmet ve bereketiyle tamamlamış bulunuyorum. Cenâb-ı Hak’tan dileğimiz, vaki kusurlarımızı bağışlaması ve bundan sonraki sûreleri tefsîr etme imkânlarına bizi eriştirmesidir.
Başarı ancak Allah’tandır. Hamd O’na mahsustur. Salât-ü selâm, sevgili peygamberimiz Hz. Muhammedʹe (A. S. ) ve Oʹnun yolunda yürüyen bahtiyar mü’minlere olsun.. Âmin.