Müddessir Suresi 38-56. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ اِلَّٓا اَصْحَابَ الْيَمِينِ فِي جَنَّاتٍ يَتَسَاءَلُونَ عَنِ الْمُجْرِمِينَ مَا سَلَكَكُمْ فِي سَقَرَ قَالُوا لَمْ نَكُ مِنَ الْمُصَلِّينَ وَلَمْ نَكُ نُطْعِمُ الْمِسْكِينَ وَكُنَّا نَخُوضُ مَعَ الْخَائِضِينَ وَكُنَّا نُكَذِّبُ بِيَوْمِ الدِّينِ حَتّٰٓى اَتٰينَا الْيَقِينُ فَمَا تَنْفَعُهُمْ شَفَاعَةُ الشَّافِعِينَ فَمَا لَهُمْ عَنِ التَّذْكِرَةِ مُعْرِضِينَ كَاَنَّهُمْ حُمُرٌ مُسْتَنْفِرَةٌ فَرَّتْ مِنْ قَسْوَرَةٍ بَلْ يُرِيدُ كُلُّ امْرِئٍ مِنْهُمْ اَنْ يُؤْتٰى صُحُفًا مُنَشَّرَةً كَلَّا بَلْ لَا يَخَافُونَ الْاٰخِرَةَ كَلَّا اِنَّهُ تَذْكِرَةٌ فَمَنْ شَاءَ ذَكَرَهُ وَمَا يَذْكُرُونَ اِلَّٓا اَنْ يَشَاءَ اللّٰهُ هُوَ اَهْلُ التَّقْوٰى وَاَهْلُ الْمَغْفِرَةِ

43.

Herkes kazandığına karşılık bir rehindir.

Diyanet İşleri

39.

Ancak ahiret mutluluğuna eren kimseler başka.

40-42.

(40-42) Onlar cennetlerdedirler. Birbirlerine suçlular hakkında sorular sorarlar ve dönüp onlara şöyle derler: "Sizi Sekar'a (cehenneme) ne soktu?"

43.

Onlar şöyle derler: "Biz namaz kılanlardan değildik."

44.

"Yoksula yedirmezdik."

45.

"Batıla dalanlarla birlikte biz de dalardık."

46.

"Ceza gününü de yalanlıyorduk."

47.

"Nihayet ölüm bize gelip çattı."

48.

Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez.

49.

Böyle iken onlara ne oluyor da, öğütten yüz çeviriyorlar?

50-51.

(50-51) Onlar sanki arslandan kaçan yaban eşekleridirler.

52.

Hatta onlardan her bir kişi, kendisine açılmış sahifeler verilmesini istiyor.

53.

Hayır, hayır! Onlar ahiretten korkmuyorlar.

54.

Hayır, düşündükleri gibi değil! Şüphesiz bu (Kur'an) bir uyarıdır.

55.

Artık kim dilerse ondan öğüt alır.

56.

Bununla beraber, Allah dilemedikçe öğüt alamazlar. O takvaya (kendisine karşı gelmekten sakınılmaya) ehil olandır, bağışlamaya ehil olandır.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

38- Herkes elde ettiğine karşılık rehindir.

39- Ancak sağ taraftakiler (amel defterleri sağdan verilenler) böyle değildir.

40-41- Cennetlerde, suçlu günahkârlardan sorarlar:

42- Sizi Cehennemʹe sürüp sokan nedir?

43- Onlar da: Biz namaz kılanlardan olmadık.

44- Yoksulu yedirmedik.

45- (Bâtıla) dalanlarla birlikte daldık..

46- Ve biz hesap ve cezâ gününü yalanladık.

47- Tâ ki, ölüm bize gelip çattı.

48- Artık onlara şefaâtçilerin şefaâti fayda vermez.

49- Onlara ne oluyor ki öğütten yüz çeviriyorlar?!

50-51- Aslandan kaçan ürkek yaban eşekleri gibi..

52- Hayır, onlardan her kişi kendisine açık sâhifeler verilmesini ister.

53- Hayır, onlar Âhiretten korkmazlar.

54- Hayır, o gerçekten bir öğüttür.

55- Dileyen ondan öğüt alır.

56- Ancak Allah’ın dilediği kimseler düşünüp öğüt alır. Korkulmaya değer olan da Oʹdur; bağışlamaya lâyık olan da Oʹdur.

İLGİLİ HADÎS VE RİVÂYET

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, Rabbımızın şöyle buyurduğunu haber ver­miştir:

«Rabbiniz diyor ki: Ben, benden saygı ile korkulmaya ve benimle bir­likte hiçbir ilâh edinilmemeye ehil ve lâyıkımdır. Artık kim benimle birlikte başka bir ilâh edinmekten korkup sakınırsa, o, affedilip bağışlanmaya ehil olur. » (İbn Mâce: zühd: 35)

Hz. Ali (R. A. ), ilgili âyette geçen «illâ ashabeʹl-yemîn» cümlesini «Müs­lüman çocukları» olarak yorumlamış ve bu çocukların kazandığı bir gü­nahları yoktur ki, onun karşılığında rehin tutulsunlar, demiştir. (Lübabu’t-te’vîl: 4/331)

HERKES ELDE ETTİĞİNE KARŞILIK REHİNDİR

«Herkes elde ettiğine karşılık rehindir.. »

Her kişi kazancına, elde ettiği iyilik ve kötülüklere bağlıdır. Kazanç ise iki yoldan biriyle veya her ikisiyle sağlanır: Meşrû, helâl yoldan; gayr-i meşrû, haram yoldan..

Cenâb-ı Hak, insanoğlunu hayat sahnesinde yalnız akıl, zekâ, irâde ve idrâkiyle başbaşa bırakmamış; onun bu yeteneklerine yardımcı ve des­tek olacak kitap ve peygamber göndermiştir. Doğan her kişi, bu yolun ayrıldığı noktada yer alır: Ailesi, çevresi ve okulu ya onu iyiye, doğruya, güzele, fazîlete ve meşru çizgiye uzanan yola sokar, ya da aksine uza­nan bir yola iter. Yetişkin kişilerde ise, akıl, irâde, zekâ ve idrâk birleşti­rilir de peygamber ve kitapla bütünleşirse, bunlar kendilerini birinci yola iletmek isteyenlere uyarlar; aksine bir yoldan kaçınırlar.

Böylece her kişi kendi yeteneklerini kullanarak yolunu seçer de ona göre amel defterini doldurur ve ona bağlı kalır. Bu bağ ile ölür ve onunla birlikte ikinci hayata kalkar. Cenâb-ı Hak ise mutlak adâlet sâhibidir; her­kese amelinin cinsine ve taşıdığı niyet ve amacına göre karşılık verir. Bu uygulama O’nun ezelî ve ebedî irâdesinin değişmiyen proğramı gereği­dir. 38. âyetle konu özetlenerek en anlamlı bir anlatımla işlenmektedir.

SAĞ TARAFTA YER ALANLAR

«Ancak sağ taraftakiler (amel defterleri sağdan ve­rilenler) böyle değildir.. »

Âhiret gününde amel defterleri dağıtılınca, kimlerin dünyada iken ken­dilerini Cehennem’e lâyık gördükleri ve ona göre amel ettikleri apaçık belli olur. Doğru yolu seçenlerin amel defterleri sağ ellerine, yanlış yolu ve bâtılı seçenlerin ise sol ellerine verilir. Sağ eline verilenler artık rehîn değildir; o, hazırlanan ebedî saadet yurduna lâyık amelde bulunmuş ve ona ehil ol­muştur.

Ayrıca «herkes kazancına ve ameline bağlıdır» cümlesinden de bu mâ­na anlaşılmakta ve amel defteri sol tarafından verilenlerin hep rehin olarak kalacakları; diğerlerinin bu kayıttan kurtulacağı neticesi çıkmaktadır. Bu­nunla beraber ilim adamları 38. âyeti farklı şekilde yorumlamışlardır. On­ların birer özetini nakletmemizde fayda mülahaza ediyoruz:

a) Herkes günahlarına ve kötülüklerine karşılık rehin tutulur. Ancak sağ tarafta yer alanların sevabı daha çok olduğundan, onlar rehin tutul­mazlar.

b) İbn Abbasʹa (R. A. ) göre: Sağdakilerden maksat, meleklerdir. Âhi­ret gününde onlar Cenâb-ı Hakk’ın yüksek kudretinin tecellisinin sağında yer alırlar. Günahları ve kötülükleri olmadığı için de rehin tutulmazlar.

c) Hz. Ali’ye (R. A. ) göre: Müslüman çocuklarıdır. Onlar ergen olma­dan, yani teklîf çağına girmeden öldükleri için günahları yoktur ve bu se­beple rehin tutulmazlar.

d) Dahhak’e göre: Cenâb-ı Hak tarafından kendilerine en güzel söz verilmiş olanlardır.

e) İbn Cüreycʹe göre: Herkes kendi ameliyle hesaba çekilir; ancak amel defteri sağından verilenler müstesnâ; çünkü onlar cennetliktirler.

f) Mukatil’e göre: Adem Peygamber’in (A. S. ) sağında yer alanlardır; çünkü onlar cennete ehil kimselerdir, o bakımdan rehin tutulmazlar.

g) el-Hasan ve İbn Keysan’e göre: Rehin tutulmayanlar, dünyada ıhlâs üzere amel eden Müslümanlardır. Çünkü onlar kendilerine gerekeni yerine getirmişlerdir.

h) Onlar hakkı kabul edip gönül yatışkanlığı sağlayan imân ehlidir; iyilikleri ve sevapları hep ağır basar.

CENNET EHLİNİN İSTEKLERİ KARŞILANIR

«Cennetlerde; suçlu günahkârlardan sorar­lar…»

Cennet mutlak huzur, güven, neşe, sevinç ve mutluluk yeridir. Dünyada insan olarak yaratılmasının hikmetini, Cenâb-ı Hakk’a kul olmanın mânasını bilip hayatını ona göre düzene sokanlara bu yüce nîmet hazırlanmıştır.

Cennetlikler bulundukları yerin, lâyık ve ehil görüldükleri nîmetin de­ğerini bilir; hangi kudretin inâyet ve şefkati altında bulunduklarını düşüne­rek bütün isteklerinde edep, terbiye, saygı ve tâzîm çizgisini aşmazlar. O bakımdan arzularının tamamı yerine getirilir. Bu cümleden olarak, dün­yada tanıdıkları inkârcıların ve münafıkların Cehennemdeki durumlarını ve nasıl bir azaba uğratıldıklarını görmek isterler. Onların bu isteği yerine ge­tirilir. Aralarından, çok uzak mesafeye rağmen engeller kalkar ve yüzyü­ze konuşurcasına birbirlerini görürler ve seslerini işitirler.

İlgili 42-47. âyetlerde belirtildiği gibi, mü’minler, o cehennemliklerden şunu sorarlar:

- Sizi Cehennem’e sürüp sokan nedir?

Onlar da buna şu karşılığı verirler:

- Biz namaz kılanlardan olmadık, yoksulu yedirmedik, bâtıla, ahlâk dışı bir hayata dalanlarla birlikte daldık.

Böylece onlar üç maddeden dolayı Cehennemʹe ehil ve lâyık oldukla­rını bildirirler.

Birincisi, namaz konusudur. Çünkü bu ibâdet, imânın en tatlı, en fe­yizli ürünüdür. O bakımdan âhirette inkârcılardan, önce imân ve namazdan, mü’minlerden ise sadece namazdan sorulur. Zira namaz, Allah ile kulları arasında en işlek yoldur ve kulun Allah’a en yakın bulunduğu an, secde hâlidir.

İkincisi, açları, yoksulları yedirme konusudur. Bununla yalnız bedenî ve kalbî ibâdetin yeterli olmadığı, malî ibâdetle birleşmenin gerekli görül­düğü belirtiliyor. Şüphesiz yoksulu ve muhtacı iki yönden yedirip, gözet­mek mümkündür: a) Zekât, sadaka ve benzeri hayırlarla, b) faizsiz ödünç vermekle.. Bu iki ayrı yardımın temelinde imân ve gönül yatışkanlığı var­dır. Âhirete inanmayan ve o sebeple maddeyi tek amaç seçen kimse her zaman için kişisel çıkarını ön plâna alır. Bunun için de başkasına faizsiz ödünç vermeyi aklından bile geçirmez.

Üçüncüsü, sapıklarla birlikte dünya hayatının heva ve hevasatına da­lıp her şeyi unutmakla ilgilidir. Bu, aile ve çevrenin çocuklar ve gençler üze­rindeki olumlu, olumsuz tesirine ve yönlendirici karakterine işârettir.

Unutmamamız gerekir ki, bâtıl, yani hakkın karşıtı olan her söz ve dav­ranış nefse ve şehvete hitap eder; ilmi de, kültürü de bu doğrultuda kul­lanıp sadece ekonomik yönde gelişmekten başka bir şey düşünmeye im­kân tanımaz. Gerçek ve dengeli kurtuluşun ancak ekonomik güçle birlikte imân, irfan ve fazîlet gücünün yürütülmesinde bulunduğunu hesaba kat­mayı hep unutturur.

Yukarıda belirtilen üç hatâlı yolun mayasını oluşturan bir de hesap ve ceza gününe inanmamak söz konusudur. Suçlu günahkârların sorulan so­ruya verdikleri cevap arasında bu inkâr da geçmektedir. Hesap ve ceza gününe inanmayan bir kimsenin ibâdet düzeyinde ömrünü değerlendirme­si düşünülemez. Zira İlâhî hoşnutluğa yönelik ne kadar ahlâk, fazîlet ve iyilik varsa, mutlaka temelinde sağlam imân bulunmaktadır.

«Ceza ve hesap günü» diye çevirisini yaptığımız «yevmi’d-dîn», bazı­ları tarafından yanlış anlaşılabilir ve âhiret gününün sadece ceza günü olduğu imajını verebilir. Zira günlük hayatımızda «ceza» kelimesini, sadece suçluya verilen hüküm olarak anlarız. Oysa bu kelimenin delâlet ettiği en doğru manada, kişilerin iyi veya kötü ameline verilecek karşılık söz konusu­dur. İyi ve sâlih amelin karşılığı sonsuz mükâfattır; kötü amelin karşılığı ise azaptır.

ÖLÜM GELİP ÇATINCA PİŞMANLIK FAYDA VERMEZ

«Tâ ki, ölüm bize gelip çattı. »

Bu anlatım, ölüm gelmeden önce kişinin yanlış yolda yürüdüğünü farkedip doğru yola girmesinin ve ciddi pişmanlık duyarak Hakk’a yönelmesi­nin mutlaka faydalı olacağını yansıtmakta; ölüm olayı gelince, yani zâhiri ümitlerin bir bir ortadan kalkmasıyla gerçeği anlayıp Hakk’a dönmenin kişiye fayda vermiyeceğine işâret etmektedir. Çünkü ümitsizlik anındaki pişmanlığın Allah yanında bir kıymet ifade etmiyeceği yine nass-ı Kur’ân ile sâbit olmuştur. (Fazla bilgi için bak: Nisâ Sûresi: 17, 18. âyetin tefsiri)

Özellikle genç yaşında iken Hakk’a dönüp tevbe ve istiğfarda bulunan ve bâtılı terkedip Kur’ân’a uyan kimsenin bu dönüşü, Allah yanında son derece muteberdir ve övgüye değer bir düzeydedir. Bununla beraber ümit­sizlik anı dışında her yaşta dönüş yapmanın mümkün olduğunu unutma­mak gerekir.

Böylece âyetteki «yakîn» hak olan ölüm ve âhirete intikal olayıdır.

ÂHİRET GÜNÜNDE İNKÂRCI AZGIN İÇİN ŞEFAÂTÇİ BULUNMAZ

«Artık onlara şefaâtçinin şefaâti fayda ver­mez. »

Şefaât: Birine arka olma, sahip çıkma ve bağışlanmasını dileme gibi mânalara delâlet eden geniş anlamlı bir kavramdır. Dünyada bu tür girişim­ler oldukça yaygındır ve haklı-haksız kişiler için zaman zaman geçerli ola­biliyor. Ama Âhiret gününde Allah izin vermedikçe hiçbir kimse -makam ve derecesi ne olursa olsun- başkası için şefaâtçi olamaz.

İnkâr üzere veya nifak şüphe ve tereddüdü içinde bulunduğu halde ölüp dünyadan ayrılanların, âhiret gününde şefaâtçi bulamıyacakları, hiç­bir şefaâtçinin onlardan yana aracı olmasının bir yarar sağlamıyacağı ke­sindir. Çünkü Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz: «Benim şefaâtim ümmetimden büyük günah sahipleri içindir. » (Ebû Dâvud/sünnet: 21- Tirmizî/kıyâmet: 11- İbn Mâce/zühd: 37- Ah­med: 3/213) «Benim şefaâtim, gösterişten uzak, cid­di ve samimi niyete dayalı olarak Allah’tan başka ilâh olmadığına şehadet eden kimse içindir. » buyurmuştur. (Müsned-i Ahmed: 2/307, 518)

Hadîslerdeki açık anlatımdan anlıyoruz ki, inkâr üzere ölenler için şe­faât edilmiyecektir.

ÖĞÜDE KULAK VERİP BENİMSEMEK VE UYARINCA AMEL ETMEK LÜZUMLUDUR VE FAZİLETTİR

«Onlara ne oluyor ki öğütten yüz çeviriyorlar?! »

Az insan yapılan öğüde katlanabilir. Çoğu ise bunu kendini küçük dü­şürücü bir olay sayıp öğüde ihtiyacı olmadığını, bu gibi sözlere karnının tok olduğunu söyler. Oysa her insanın öğüde, birtakım tavsiyelere, irşâd ve doğruyu söyleyen arkadaş ve dostlara ihtiyacı vardır. Çünkü peygamber­ler dışında hiçbir kişi günah ve kusur işlemekten kendini tamamıyla uzak tutamaz. Aynı zamanda yine belirtilen istisnayla hiçbir kimse, kendi aklının mahsulü olarak konuştuğu her sözün, ortaya koyduğu düşüncenin ve ser­gilediği fiillerinin mutlaka doğru olduğunu iddia edemez.

O halde bir bilenin diğer bilene ihtiyacı kesindir. Hayatımızda sık sık rastladığımız şu olay bizi uyarmaktadır: Bir dost veya yakınımızla yanyana yolda yürürken, birimiz diğerinin önündeki tehlike veya engeli daha erken farkeder ve hemen onu uyarırız. Öyle ki insan kendi önündeki tehlikeden ön­ce yanındaki arkadaşının önündeki tehlikeyi görebilmektedir. Bu, bize ne­yi öğretiyor veya hatırlatıyor? Her zaman bizi irşâd edip doğruyu gösteren, tehlikeden haber veren dost ve arkadaşa muhtacızdır. O bakımdan öğüt verene, irşâd edene, doğruyu telkinde bulunana ciddi şekilde kulak ver­mek sünnettir ve fazilettir. Ancak küfür ve tuğyan doğrultusunda şartlan­mış inkârcı sapıklar hakkı ve doğruyu dinlemek istemezler. 49. âyetle on­ların bu tutumu ve hali hayretle karşılanmakta ve mü’minlerin bu konuda çok dikkatli olmaları istenmektedir.

ÜRKEK EŞEKLERE TEŞBÎH

«Aslandan kaçan ürkek yaban eşekleri gibi.. »

İnkâr ve sapıklıkta ısrar edip Hakkʹın sesine kulak vermeyen ve üs­telik bu sesten nefret edip uzaklaşan kâfirler, aslandan korkup kaçan ür­kek eşeklere benzetiliyor.

Şüphesiz böyle bir benzetmede, inkârcı ahlâksızların aptallığına ve şuursuzluğuna işâret de vardır. Zira eşek gerek hikâye konusu olduğu, gerekse darb-ı mesel düzeyinde ele alındığı zaman genellikle aptallığın sembolü olarak gösterilir.

Âyette «aslan» diye çevirisini yaptığımız «kasvere» bundan başka bir­kaç manaya daha delâlet eder:

a) Ok ve benzeri silâh atıcılarından bir grup,

b) Avlanmaya çıkan birçok kişi, yani avcılar,

c) Avlanmak maksadiyle kurulan tuzaklar,

d) Güçlü, iri yapılı adamlar,

e) Bağrışıp şamata yapan bir topluluk,

f) Gecenin zifiri karanlığı,

g) Kükreyen arslan..

Nitekim Ebû Hüreyre (R. A. ) diyor ki: Kükreyen arslanın sesini duyan yaban eşekleri nasıl korkup kaçıyorlarsa, inatçı şaşkın müşrikler de Kur’ân’ın beyânını, Resûlüllah’ın (A. S. ) tilâvet sesini işitince öylece nefret du­yup uzaklaşıyorlar. »

Bunun gibi, Allah’ın varlığını, birliğini; Hz. Muhammed’in (A. S. ) Allahʹın kulu ve resûlü olduğunu; aynı zamanda kurtuluşun ve saadetin namazla, Allahʹa kullukla gerçekleşeceğini ilân eden ezan ve Kurʹân sesinden hemen her çağ ve dönemde rahatsız olup kulaklarını tıkayanlar eksik değildir.

SABAHLEYİN BAŞUÇLARINDA YAZILI SAHİFE GÖRMEK İSTEYENLER

«Hayır, onlardan her kişi kendisine açık sahifeler verilmesini ister. »

Mekkeli müşrikler âhirete, hesaba, cennet ve cehenneme inanmadık­ları için, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹi yalancı durumuna sokmak, hem de gözlerden düşürmek maksadıyla Ona: «Sözünde ve iddianda doğru isen, bizim kusur ve günahlarımızı; iyilik ve faziletlerimizi bir bir açıklayan amel sahifelerini her sabah kalktığımızda baş ucumuzda bulundurmayı sağla! » diyerek bu isteklerini tekrarlıyorlardı. Cenâb-ı Hak 52. âyetle onların bu yersiz ve anlamsız isteğini konu edinerek ne kadar şaşkınlık ve idraksizlik; inkâr ve azgınlık içinde yuvarlandıklarına işârette bulunuyor.

Zira Cenâb-ı Hakk’ın koyduğu kanunlar, hazırladığı proğramlar değiş­mez; herkesin arzu ve isteğine göre bir düzen getirmez. Amelleri açıklayan sahifeleri ancak âhiret gününde indireceği kesinleşmiş ve ilâhî proğram ona göre düzenlenip hazırlanmıştır. Artık bunun değişmesi, aksaması dü­şünülemez.

Cahil müşriklerin kalp ve kafalarında âhiret, hesap, azap ve mükâ­fatla ilgili bir inanç bulunmadığından dolayı böylesine cüretkâr davranıp alaylı bir tavır ve sinsi bir düşünceyle yersiz, anlamsız isteklerde bulunu­yorlardı.

Unutmamak gerekir ki, hakkı red ve inkâr eden maddeci sapıkların karakteri ve rengi böyledir. Hemen her çağda onların bu tür karakter ve renklerini görmek, tesbit etmek mümkündür.

KURʹÂN DOYURUCU VE YÖNLENDİRİCİ BİR ÖĞÜTTÜR

«Hayır, o gerçekten bir öğüttür. Dileyen on­dan öğüt alır. »

Âyette Kur’ân’ın bütünüyle bir «tezkire» olduğu bildiriliyor. Bu kelime «büyük bir öğüt», «geniş ibret», «uyarıcı ve yönlendirici bir hatırlatma» gibi mânalara delâlet eder. Zaten hayatımız bu üç cümle ile içiçe değil mi­dir?: Öğütler, ibret alınacak şeyler ve uyarıcı hatırlatmalar.. Günlük ya­şayışımızı bu üç cümlenin havası dışına çıkardığımız takdirde, ölçü ve den­gemizi kaybeder, kendi kendimizi düzensizliğe itmiş oluruz. O bakımdan gördüğümüz her olaydan kendimize bir ibret payı ayırmak; işittiğimiz her sözden bir öğüt çıkarmak; başımıza gelen, önümüze çıkan üzücü her olay­dan bir uyarı mektubu almak ve okuduğumuz her cümle ve konudan dü­şünce ufkumuzu genişletecek bir anlam sinyali görmek zorundayız. Aksi halde ömrümüzü boşuna harcayıp tüketmiş oluruz.

DİLEYEN ÖĞÜT ALIR

«Dileyen ondan öğüt alır. Ancak Allahʹın dilediği kimseler düşünüp öğüt alır. Korkulmaya değer olan da Oʹdur; bağışlamaya lâyık olan da O’dur. »

İlâhî üslûp düzeyinde, «dileyen Kur’ân’dan öğüt alır» buyurulmakta­dır. Bu, insanları inandırmaya, öğüt almaya zorlamanın doğru ve olumlu sonuca götürücü bir metod olamıyacağını ifade eder. Çünkü inanmak, sevip benimsemek her yanıyla anlayış, kavrayış, kültür ve irfan işidir ki kalbin yatışmasıyla, inanıp benimsemesiyle yakından ilgilidir. Zorla inan­dırmak; korku ve baskıyla ibâdet ettirmek iyilik yerine kötülük doğurabi­lir; en azından zorlanan, tehdît edilen kişinin kin ve nefretini artırabilir.

O halde şüpheciye ve inkârcıya gerektiğinde bilgi, öğüt ve kıstas ve­rilir; yani teblîğ ve irşadda bulunularak eğitilmeye ve yönlendirilmeye çalı­şılır. Kırıcı, nefret uyandırıcı, kişiliği zedeleyici söz ve davranıştan kesin­likle kaçınılır. Gerisi eğitilenin kaabiliyetine ve İlâhî meşiete bırakılır. Çün­kü hidâyete kavuşturma, yani doğru yola iletme ve erdirme ancak Allahʹa aittir. Biz insanlar sadece çizilen irâde ve imkân sınırına gelip dayanırız, ondan sonrasını Allah’a bırakıp kendi sınırımızı ve yetkimizi aşmamaya özen ve dikkat gösteririz.. Bundan dolayıdır ki, 56. âyette: «Ancak Allahʹın dilediği kimseler öğüt alır.. » buyurulmaktadır.

Öyle değil midir? Gönül toprağı çorak olana, Kurʹân ışığının ne fay­dası olabilir? Kişinin idrâki, Hakk’ın hidâyet tecellisiyle birleşince kalbi o çoraklıktan kurtarma imkânı doğar ve o zaman peygamber ve mürşidin yap­tığı teblîğ ve irşâd olumlu tesir uyandırır.

KORKU İLE ÜMİT BİRBİRİNİ İZLEMELİDİR

«Korkulmaya değer olan da Oʹdur; bağışlamaya ehil ve lâyık olan da Oʹdur. » buyurulurken mü’minlerin her zaman korku ile ümit arasında bir yol takip etmeleri ilhâm ediliyor. Zaten dünya hayatımız da baştan sonuna ka­dar korku ve ümitle doludur. Hayatın yolu hep düz ve pürüzsüz değildir ve olamaz da. Bu yolda yürürken bir gün sevinirsek ikinci gün üzülürüz; bir gün ağlarsak ikinci gün gülebiliriz. O bakımdan sonsuz hayata doğru nefes, nefes; adım adım yaklaşırken oradaki hesap ve cezayı düşünerek korku ve ümit beslememiz kadar olgunlaştıran başka bir âmil düşünüle­mez. Zira korku, daha dikkatli ve temkinli olmayı; ümit, daha güvenli bu­lunmayı telkîn eder.

Allah ile kulları arasında da bu iki zıd bağ mevcuttur. Öyle ki, insa­noğlu Cenâb-ı Hakk’ı bilip tanıdığı nisbette O’ndan korkar ve ümit bağlar. Çünkü Allah çok âdildir ve söz O’nun yanında aslâ değişmez. Mutlak su­rette hesap sorar ve ona göre karşılık verir. Bu da kişiyi devamlı korku­tur ve dikkatli olmaya çağırır. Allah’ın rahmeti sonsuz, gufranı çok yay­gındır. Bağışlamak O’nun şanındandır inancı ise, insana ümit ve güven verir.

Sûrenin son âyeti bu hikmeti en belîğ bir anlatımla işleyerek bize en lüzumlu malzemeyi ve bilgiyi vermektedir.

Bu sûrenin de tefsîrini bize müyesser kılan âlemlerin Rabbi Allahʹa sonsuz ve sınırsız hamd-u senâlar; O’nun sözünü bize teblîğ eden Resûlül­lâh (A. S.) Efendimiz’e salât-ü selâmlar olsun.