MEÂLİ:
42- «Tanrı edindiğimiz (putlara tapmakta) sabretmemiş olsaydık, neredeyse bizi saptıracaktı! » derler. İleride bunlar azâbı görünce kimin yol edinme bakımından daha sapık olduğunu bileceklerdir.
43- Arzu ve hevesini tanrı edineni gördün mü? Yoksa sen mi onun üzerine (koruyucu, kurtarıcı) vekîl olacaksın?
44- Yoksa sen onların çoğunun işittiğini, ya da aklettiğini mi sanıyorsun? Onlar ancak davarlar gibidirler, hayır onlar yol edinme bakımından daha da şaşkındırlar.
İNİŞ SEBEBİ
Ebû Cehl, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹi görünce, Onun yüksek şahsiyeti, üstün vakar ve terbiyesi ve hakkı tavsiyedeki eşsiz kabiliyeti karşısında küçülür ve hasedinden ne yapacağını bilmez olur, sonra da «Allahʹın peygamber olarak seçip gönderdiği bu mudur? » diyerek alaylı bir tavır takınır ve gülerdi. O sebeple yukarıdaki âyetler indirildi. (Tefsîr-i Kurtubî: 13/35)
BAŞ OLMA HASTALIĞI VE AŞIRI KISKANÇLIK
Mekkeli söz sahibi olanların çoğu Hz. Muhammed’in (A. S. ) yalancı bir kişi olmadığını çok iyi bildikleri halde, hem baş olma sevdası, hem de geçmişe körü körüne bağlılık tutkusu onları haktan uzaklaştırmıştı. O yüzden akıllarıyla değil, hisleriyle hareket ediyor; vicdanlarının değil, azgın nefislerinin sesine kulak veriyorlardı.
Basiretsizliğin bu çizgisine gelip dayanan sapıkları doğru yola iletmek elbette ki beşer gücünün çok üstündedir, yani hidâyet Allahʹtandır. O bakımdan Hz. Muhammed (A. S. ) teblîğ ve irşat görevini sürdürürken zaman zaman üzülür, olumlu sonuç alamayınca da ister istemez göğsü daralırdı.. Cenâb-ı Hak, peygamberin yetki ve görevini hatırlatarak şu aydınlatıcı bilgiyi verdi: «Arzu ve hevesini tanrı edineni gördün mü? Yoksa sen mi onun üzerine (koruyucu, kurtarıcı) vekil olacaksın? »
Evet Peygamber (A. S. ) koruyucu bir vekîl değil, Cenâb-ı Hakkʹın emirlerini kusursuz teblîğ edip irşat görevini yerine getiren bir elçidir. İnsanlar üzerinde vekîl olarak Allah bulunuyor. O ehil olanlara hidâyet kapısını açar, olmayanları sapıklıkları içinde bocalar vaziyette bırakır.
HEVESLERİNİ TANRI EDİNENLER
«Arzu ve hevesini tanrı edineni gördün mü? Yoksa sen mi onun üzerine (koruyucu, kurtarıcı) vekil olacaksın? »
İnsan şu ölümlü hayata birtakım duygularla gözlerini açar. O kadar ki birtakım arzu ve heveslerine sınır koymayacak kadar ihtirasa bürünür. Şüphesiz onda doğuştan mevcut olan bu duygular dünya hayatına canlılık, hareket, renk ve mana kazandırır. Ancak kontrol dışı bırakılır da din, ahlâk ve ilimle yönlendirilmez, yani meşru bir sınırda tutulmazsa çok zararlı sonuçlar doğurur. En azından maddeyi hedef seçmesine, onu bir bakıma ilâhlaştırmasına sebep olabilir. Öylece kişinin bütün istek ve enerjisini, düşünce ve yeteneğini bu istikamete çevirip kanalize eder.
Akıl, din ile birleşip duygu ve düşüncelerimizi iyiye, doğruya, güzele, tek kelimeyle meşru çizgide tutmaya döndürür de yaratılanla yaratan arasında kulluk ve ilâhlık ilgi ve irtibatını sağlarsa, insan duygularının esiri veya uydusu olmaktan kurtulur. Böylece gerçek hayat için dünya nîmetlerinin birer araç olduğunu; asıl amacın İlâhî rıza doğrultusunda bu araçları bilerek yerinde kullanmak suretiyle Allahʹa tertemiz kavuşmak bulunduğunu anlar.
İlgili âyetle bu inceliğe dikkatler çekilirken Mekke’nin ileri gelen şımarıklarının kendi arzu ve heveslerini nasıl ilâhlaştırdıkları misal veriliyor. Çoğunun bu yüzden nefislerinin sınır tanımaz isteklerine mağlup olarak Kurʹânʹa ve Hz. Peygamberʹe (A. S. ) amansız birer düşman kesildiğine işâret yoluyla atıf yapılıyor.
PEYGAMBER VEKÎL DEĞİLDİR
Peygamber (A. S. ) Efendimiz insanlara doğru yolu gösteren, tehlikeli yolun uzandığı elim sonucu haber veren ve böylece Allahʹtan indirilen emirleri kusursuz teblîğ eden bir uyarıcı ve müjdecidir. İnsanlar üzerine kanat gerip koruyan, gelecek azabı geri çevirip her tehlikeye karşı onları savunan ve mutlâka kurtarıcı olacağını iddia eden bir vekîl değildir. Zira doğru yola kavuşturmak, azap etmek veya etmemek, affetmek veya etmemek Allah’a aittir.
Şüphesiz Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin, Mekkeʹde söz sahibi olan Ebû Cehl ve yandaşlarının küfür ve tuğyan içinde kalmalarına gönlü bir türlü razı değildi. Çünkü O ancak insanlara rahmet olarak gönderilmişti. Ama onları mutlaka küfürden kurtaracak, onlar aleyhine inecek azâbı geri çevirecek ve her hâl-ü kârda onları savunacak bir vekîl sıfat ve yetkisiyle görevlendirilmemişti.
Kurʹân-ı Kerîm ilgili âyetle Peygamberʹin (A. S. ) görev ve yetkisinin sınırını çizmekte ve ileride Onun bu sınır dışına çıkarılmamasını tenbîh etmektedir. Böylece sevgi ve bağlılıkta ifrata varan ölçüsüzlüklerin İslâm’da yeri olmadığına işârette bulunulmakta ve hiçbir mürşidin Hz. Muhammedʹden (A. S. ) daha yetkili olamıyacağı hatırlatılmaktadır.
HAKKA GÖNÜL KAPISINI AÇMAYAN İNKÂRCILAR DAVARLARA BENZETİLİYOR
«Yoksa sen onların çoğunun işittiğini, ya da aklettiğini mi sanıyorsun? Onlar ancak davarlar gibidirler, hayır onlar yol edinme bakımından daha da şaşkındırlar. »
Aklını, zekâsını, düşünce ve duygusunu hakikatı arayıp bulmakta kullanmayan; Allahʹın verdiği bu çok değerli vasıtaları nefsinin emrine verip amacından saptıran kişiler, her şeyden önce kendilerini insanlık derecesinden aşağı düşürerek bir bakıma hayvanlaştırırlar. Hayat anlayışları mide ve şehvetle, para ve makamla sınırlıdır. Böylece yaratılışın gayesini, dünyaya getirilişin hikmetini, ölümün sırrını, âhiretten maksadın ne olduğunu düşünmezler ve bilmezler. Nefislerine hoş gelen her şey onlar için iyidir, güzeldir ve mubahtır; hoş gelmeyen şeyler ise, kötüdür ve zararlıdır.
İşte kendilerini bu düzeyde tutan Mekkeli müşriklerin çoğu hakkında Kur’ân, sözünü ettiğimiz sebeplerle «Onlar ancak davarlar gibidirler; hayır onlar yol edinme bakımından daha da şaşkındırlar» âyetiyle hakkı inkâr edenlere «davar» damgasını yakıştırmaktadır. Sonra da bazı yönleriyle davarlardan daha şaşkın olduklarını vurgulamakta ve bize bir mukayese imkânı vermektedir. Şöyle ki: Davarlar hem otlaklarını, hem yayılma saatlerini, hem ağıllarına dönmeyi bilirler, hem de faydalı ve zararlı otları ayırt edecek içgüdüye sahiptirler. İnkârcı sapıkların çoğu ise, neler zararlı, nelerin de yararlı olduğunu tefrik edememekte; ruhlarını ölgün hale getiren günahlardan kaçınmamakta, bedenlerini harap edecek zararlı maddeleri kullanmakta bir sakınca görmemektedirler. En azından davarlar kâinat plânındaki yerlerini almasını, yaratıldıkları hizmete yönelmesini bilir ve böylece hilkat kanununa bağlı kalırlar da her halleriyle Hakk’ı tesbîh ve tenzîh ederler. İnkârcı şaşkınlar ise, onların aksine plândaki yerlerini alamamış, yaratıldıkları amaca yönetememişlerdir.
Unutmamak gerekir ki, kâinatta boş ve amaçsız yaratılan hiçbir şey yoktur; aynı zamanda bildiğimiz her şey insandan yana yaratılmış, insan da Yüce Yaratan’ını bilip O’na kullukta bulunmak için var kılınmıştır.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, şaşkın putperestlerin Peygamber’e (A. S. ) karşı olumsuz tutumlarının akla ve gelişmiş vicdana uygun bir yanı ve yönü olmadığı açıklandıktan sonra çok düşündürücü bir benzetme yapılarak hayatın gayesini daha iyi incelememiz ilhâm edildi.
Aşağıdaki âyetlerle, insan aklını ve vicdanını harekete geçirmek için Allah’ın varlığına ve birliğine; Kur’ânʹın İlâhî kelâm olduğuna delâlet eden aklî belgeler, fiziksel olaylar sıralanıyor. Böylece inkârcıları nefsanî duygularının tesirinden kurtarıp akıllarına ışık tutar anlamda bilgiler veriliyor.