MEÂLİ:
36- And olsun ki, her ümmete, «Allah’a kulluk edip tapın, azdırıp saptırıcılardan kaçının! » diyerek (uyarıda bulunan) bir peygamber gönderdik. Onlardan kimini Allah doğru yola eriştirdi; kiminin de üzerine sapıklık (damgası vurulması) hak olmuştu. O halde siz yeryüzünde gezip dolaşın da (Hakk’a karşı gelip peygamberleri) yalanlayanların sonunun ne olduğunu görün.
37- Sen onların doğru yola erişmelerini ne kadar çok arzu etsen, yine de Allah saptıracağı kimseleri doğru yola iletmez ve onlara yardımcılar da yoktur.
38- «Allah, ölen kimseyi tekrar diriltip kaldırmaz» diyerek olanca yeminleriyle Allah adına yemin ettiler. Hayır, bu, Allah üzerine hak bir va’ddir; ne var ki insanların çoğu bilmezler.
39- (Diriltip kaldıracak) ki, onlara, hakkında ayrılığa düştükleri şeyi açıklasın; inkâr edenlerin de kendilerinin yalancılar olduklarını bilsinler.
40- Biz bir şeyin olmasını dilediğimiz zaman, sözümüz ona sadece «ol! » dememizdir; o da hemen oluverir.
İNİŞ SEBEBİ
İbn Cevzî’nin tesbitine göre: Müslümanlardan bir adamın, müşriklerden birinde alacağı vardı. Ona uğrayıp hesap görmeğe başladıklarında, Müslüman: «Canım benim umduğum ölümden sonraki hayattır. » diye bir söz kullandı. Müşrik onun bu sözüne itiraz ederek şöyle dedi: «Allah’a and olsun ki, ölümden sonra bir daha dirilme, hesap verme ve benzeri şeyler yoktur. Hayat, sadece dünya hayatıdır. »
Bunun üzerine 38. âyet indi. (Lübabuʹt-te’vîl: 3/115 - Kurtubî: 10/105)
İLGİLİ HADÎS
Kudsî Hadîs/Cenâb-ı Hak buyurdu:
«Âdemoğlu bana dil uzatıyor. Oysa bu ona yakışmamaktadır. Beni yalanlıyor. Bu da ona yakışmaz. Bana dil uzatması, benim evlât edindiğimi iddia etmesidir. Beni yalanlaması, «Allah ilk baştan yarattığı gibi, öldükten sonra artık insanı diriltip kaldırmaz» demesidir. Oysa ilk yaratmak ikinci yaratmaktan bize daha kolay değildir. » (Buharî/tefsîr: 1/112 - Nesâî/cenâiz: 117 - Ahmed: 2/317, 350, 394)
HER ÜMMETE BİR PEYGAMBER GÖNDERİLMİŞTİR
«And olsun ki, her ümmete, Allahʹa kulluk edip tapın; azdırıp saptırıcılardan kaçının! diyerek (uyarıda bulunan) bir peygamber gönderdik. »
Peygamberleri genel ölçü ve anlamda üç grupta toplamak mümkündür:
1- Kendilerine semavî kitap verilen ve onu teblîğ ve yürütme ile görevlendirilenler.
2- Kendilerinden önceki peygambere indirilen kitabın hükümlerini teblîğ etmekle görevli olanlar.
3- İnen vahiy ile kendilerine ahlâkî kurallar, düzenli hayat ve âhiretle ilgili bilgiler verilen ve gönderildikleri ümmeti irşatla görevlendirilenler. Bunlara kitap indirilmediği gibi, kendilerinden önceki kitapları teblîğ etme görevi de verilmemiştir. Bunlar daha çok uzak ülkelerde olup, daha önce indirilen kitabı ele geçirme imkânlarından mahrum olanlardır.
Yukarıdaki âyetle bu üç gruba da işâret edilmektedir. Ancak her kasaba ve millete daha çok üçüncü gruba dahil olan peygamberlerden gönderildiğinde şüphe yoktur.
Ayrıca yeryüzünde bugünkü imkânların ve seri vasıtaların eski çağlarda bulunmadığını dikkate alırsak, az yukarıda belirttiğim gibi, yeryüzündeki kavim, ümmet ve milletlere devamlı peygamber gönderildiği halde, çoğunun birbirleriyle temas kurma, zahirî bir haberleşme sağlama imkânları olmamış ve böylece uzak bir ülkede bulunan peygambere indirilen kitabı diğer bütün ülkelerde teblîğ etme görevi verilmemiştir. Böylece her peygamber bulunduğu yerde, İlâhî vahye göre, insanları Allah’ın varlığını, birliğini tasdîka çağırmış ve birtakım ahlâkî kurallarla helâl ve haramla ilgili hükümleri teblîğ etmekle yetinmiştir.
Fâtır sûresinde bu konuya biraz daha açıklık getirilerek şöyle buyuruluyor: «Hiçbir ümmet millet yoktur ki, içlerinden, (gelecek felâkete, inkâr ve sapıklıklarındaki inatlarına karşı) uyarıcı bir peygamber gelip geçmiş olmasın. » (Fâtır Sûresi: 24)
Haberleşme imkânları doğup gelişmeğe başlayınca, Cenâb-ı Hak artık her kavim ve ümmete, kabile ve millete ayrı ayrı peygamber göndermeyip bütün insanlara ve milletlere Allahʹın son mesajını teblîğ edecek bir tek peygamber göndermeyi irâde etmiştir. Kur’ânʹda bu husus şöyle belirtilmektedir: «(Ey Peygamber! ) Biz seni bütün insanlara ancak (rahmetin) müjdecisi, (azâbın) uyarıcısı olarak gönderdik. Ama insanların çoğu bilmezler. » (Sebe’ Sûresi: 28)
Ne var ki, her kasaba halkı veya millet ve ümmet kendilerine gönderilen bu uyarıcı elçilere kendi dil ve kültürlerine göre ayrı ayrı isimler vermişlerdir. Kimi öğretici, kimi uyarıcı, kimi filozof, kimi peygamber, kimi mürşit demiştir. Kurʹân bu elçiler hakkında daha çok şu iki ismi kullanmıştır: Nebi - Resûl.. Peygamber ismi ise, Farsçadan bize geçmiştir, Nebî ismine karşılık kullanılır ki, haber getiren demektir.
Böylece her kavim ve ümmete peygamber gönderilmişse de, çoğu onların teblîğ ettiği ahlâkî kuralları, helâl ve haramla ilgili hükümleri ve her şeyin başında Allahʹın varlığını ve birliğini, kendi inançlarına, âdet ve geleneklerine, sefih yaşayışlarına ters görerek reddetmiştir. Çünkü peygamberlerin getirip teblîğ ettikleri esas ve prensipler insan ruhunun yüceliğiyle eşdeğerde olup, akıl yoluyla kalp ve kafalara işlenmek özelliğini taşıyordu. Halkın yaşayışı ise, nefis doğrultusunda olup duygu ve şehvete yönelik idi.
Bu düzeyde olan toplumların İlâhî buyruklarla uyum sağlayabilmeleri için yıllarca irşat edilip eğitilmelerine ihtiyaç vardır. O da inkârları önyargı haline gelmemiş, kafalarında köklü bir karanlık oluşmamışsa, o takdirde olumlu sonuç alınabilir. Aksi halde Nuh Peygamberʹin (A. S. ) kavmi ile Fir’avn ve yandaşları gibi her geçen gün küfür ve inatları artabilir.
Tabii bu arada Cenâb-ı Hakk’ın hidâyet yolunu açması başta gelen olumlu tesirdir ki, dilediği hakkında tecelli ettirir. Şu demektir ki, az-çok aklını, idrâkini kullanıp kendini hidâyetin tecelli edeceği çizgiye getirenler, Allah’ın bu lütfundan nasiplerini alabilirler. Aksine bir yol izleyip ileri çizgiye değil, gerideki çizgiye kendilerini itenler o lütufdan mahrum kalırlar.
Kurʹân-ı Kerîm, peygamberlerle ilgili açıklamada bulunduktan sonra yaşamakta olan insanlara sesleniyor: İbret ve öğüt almak istiyorsanız, yeryüzünde gezip dolaşın da Cenâb-ı Hakk’a karşı gelip peygamberleri ve mürşitleri yalanlayan donuk kalpli, silik vicdanlı, karanlık kafalı kavim ve milletlerin sonlarının ne olduğunu tarihî harabelere bakıp görün. Onların çoğu insanlıklarına yakışmayanı, ruhlarının taşıdığı fıtrat cevherine ters düşeni yapmışlar, hayat kanunlarını çiğneyip sünnetullaha uymamışlardı. Bu yüzden Allah’ın câri kanunu onlar hakkında hükmünü yürütmüştür. Geride sadece kötü bir isim ve yıkılan medeniyetlerinin (! ) kalıntıları kalmıştır.
DOĞRU YOLA İLETMEK ALLAHʹA AİTTİR
«Sen onların doğru yola erişmelerini ne kadar arzu etsen, yine de Allah saptıracağı kimseleri doğru yola iletmez ve onlara yardımcılar da yoktur. »
İnsanlarla Allah arasında «hidâyet» sınırı vardır. Bu sınıra yalnız akıl ve duyularla ulaşmak çok zor, hattâ çoğu zaman imkânsızdır. Ancak her zaman bunun istisnalarının bulunduğunu ve bulunabileceğini unutmamak gerekir. O nedenle Cenâb-ı Hak insan aklını, düşünce ve duygularını hakikate çevirip yönlendirmek için kitap indirmiş ve onu teblîğ eden peygamber göndermiştir. Böylece peygamberin uyarı ve irşadı sözünü ettiğimiz sınıra yaklaştırıcıdır, fakat tam eriştirici, yani doğru yola sokucu değildir. Çünkü peygamberin görevi, hidâyet sınırını gösterip tanıtmak ve ona yaklaşma yöntemlerini öğretmektir. Doğru yola eriştirmek ise Allahʹa aittir. O bakımdan peygamber kendisine ayrılan sınırda teblîğ ve irşat görevini sürdürür, gerisini Allah’ın yüksek irâdesine ve hidâyetle tecellisine bırakır.
O halde peygamber görevini yapar; kul da kendini, aldığı bilgi, ışık ve eğitimle hidâyet sınırına yaklaştırırsa, Cenâb-ı Hakkʹın sünneti gereği, onun elinden tutup doğru yola eriştirmeyi rahmetinin tezahürü olarak gerçekleştirir.
Hz. Muhammed (A. S. ) Efendimiz, şüphesiz ki âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir. O bakımdan kalbi insan sevgisiyle dolup taşar, onların doğru yola erişmelerini çok arzu eder, bu doğrultuda büyük gayretler sarfederdi. Cenâb-ı Hak, ilgili âyetle bu husustaki sünnetinin ölçüsünü belirterek, herkesin kendi sınırında kalıp görev yapmasını hatırlattı; fazla sıkılıp arzu etmenin, üzülüp bir an önce sonuç almanın gereği olmadığına şöyle işârette bulundu: «Sen onların doğru yola erişmelerini ne kadar çok arzu etsen, yine de Allah saptıracağı kimseleri doğru yola iletmez.. » Çünkü onlar kendi kendilerine yardımcı olmamışlar ve verilen imkânlardan yararlanmak suretiyle kendilerini hidâyet sınırına yaklaştırmamışlar, bu konuda bir gayretleri de görülmemiştir. Aksine ondan hep uzaklaşmaya çalışmışlar, durmadan gerideki çizgiye kendilerini itmişlerdir. O bakımdan Cenâb-ı Hak onlara yardımcı olmaz, hidâyete erişmelerinden yana tecellide bulunmaz. Sapıklıkları, inkâr ve azgınlıkları, inat ve hezeyanları her taraftan onları kuşatmıştır. Böylece hidâyet sınırı çok uzaklarda kalmış, araya aşılması zor engeller girmiştir.
ÖLDÜKTEN SONRA DİRİLİP KALKMAK
«Allah, ölen kimseyi tekrar diriltip kaldırmaz, diyerek olanca yeminleriyle Allah adına yemin ettiler. Hayır, bu, Allah üzerine hak bir vaʹddır. Ne var ki insanların çoğu bilmezler. »
Öldükten sonra insanların diriltilip kaldırılması, Allah’ın kurduğu düzenin kopmaz bir parçası, hayat zincirinin tamamlayıcı bir halkası ve İlâhî tecellinin ayrılmaz bir safhasıdır. İlâhî kanunların şaşması, değişmesi ve değiştirilmesi düşünülemez. Çünkü mümkün değildir. Allah bir şey hakkında hükmetmişse, bir şeyin geçmiş ve geleceğini ezelî ilmiyle tesbit edip belirlemişse, artık onu durduracak, kader çizgisinden uzaklaştıracak bir kuvvet yoktur.
Güneş ailesinde yer alan dünyamızın, en son hesaplara, yani radyoaktif saat metoduna göre, beş milyar yaşında olduğu anlaşılıyor. Birçok püskürük kütleler içerisinde, radyoaktif bir madde olan uranyum (U 238) in parçalanmasından meydana gelen ve kimyasal bakımdan kararlı bir madde olan kurşun (Pb 206) bulunmaktadır. Uranyum’un parçalanma hızı sabittir. Bu hız «yarılanma süresi» adı verilen zaman biriminde ölçülüp dünyamızın yaşı belirlenir. Meselâ bir miktar uranyum atomlarını şişeye koyduğumuz andan itibaren parçalanmaya devam edecek ve 4, 5 milyar yıl sonunda şişedeki atom sayısı yarıya düşmüş olacak.
Uranyum ile kurşun atomlarının miktarı 2/1 oranında bulunduğuna göre, kurşun kararlı bir maddedir. Uranyumun parçalanma hızı ise sabittir. O halde elde edilen kütlenin yaşını hesaplamak kolaylaşır.
Demek istiyoruz ki, beş milyar yıldan beri güneş ailesi vardır ve hizmetini aksatmadan sürdürmektedir. Bu İlâhî düzenlemedir ki, sapmadan, hedefinden ayrılmadan yaratıldığı amaç doğrultusunda O’nun varlığını ve birliğini yansıtmaktadır.
Belli bir süreden sonra sistemin değişmesini gerektiren İlâhî plân harekete geçer ve eski sistem yıkılıp yerini yeni sisteme terkeder. Bu defa yeni plân ve kanun hükmünü yürütmeğe başlar ve bu değişme ile kıyâmet denilen olay meydana gelmiş olur.
Ölmemizin bağlı bulunduğu kanun da kıyâmete yakın ikinci sistem ve düzene ayak basmamız için yerini ikinci bir kanuna bırakır. Bu defa o yeni kanun ve bağlı bulunduğu plân hükmünü yürütmeğe başlar. Yeni sistem ve düzenlemenin yeni şartlarına uyum sağlayacak yeni bir beden oluşur da bize yeniden hayat verir. Uranyum nasıl sabit ölçüdeki bir hızla parçalanıyorsa, boşluktaki sistemler de ayrı biçimde belirlenmiş süre içinde parçalanıp dağılma kanununa bağlanmıştır.
Kurʹân ilgili âyetle kıyâmetin sadece iki sebebini açıklamakla yetinmiştir. Diğer sebeplerini ise, başka sûrelerde açıklar. Buradaki iki sebebi şöyle özetleyebiliriz:
1- İnsanların, hakkında ayrılığa düştükleri şeyin içyüzünü açıklamak, haklıyı haksızdan ayırt etmek ve herkesin sınırını bildirip niyet ve ameline göre karşılık vermek;
2- Hakk’ı yalanlayıp kıyâmeti inkâr edenlerin yalancı olduklarını ortaya koymak için Allah’ın vaʹdi (verdiği söz) böylece yerine gelmiş olur.
«OL» EMRİ
«Biz bir şeyin olmasını dilediğimiz zaman, sözümüz ona sadece «ol! » dememizdir; o da oluverir. »
Varlık âleminde illiyet prensibi câridir. Olaylar illet ve sebeplere bağlanmıştır. Ama illetleri vücuda getiren nedir? Örneğin su maddesinin meydana gelmesi H2O formülün gerçekleşmesine bağlıdır. Hidrojenle oksijenin belli oranda bir araya gelmesiyle su maddesi oluşur. Bu formülü diğer bir deyimle illiyeti meydana getiren kudret nedir? İlim bize suyu oluşturan maddeleri, onların hangi oranda bileştiklerini ve her birinin özelliğini tesbit etmektedir. Ama bu iki değişik maddeyi belli sebeplerle ve oranlarda bir araya getiren kanunu, proğramı kim idâre etmektedir? İlim bu soruyu cevapsız bırakmaktadır.
İşte Kur’ân bu kanunu ve proğramı da, onun bir araya getirdiği değişik maddelerin yapılış sebep ve illetlerini de «ol! » emrine bağlamaktadır. Cenâb-ı Hak bir şeyi irâde ettiğinde, önce sebep ve illetlerini «ol! » emriyle oluşturur. Sonra o sebep ve illetleri yine «ol! » emriyle bir araya getirir de irâde edilen şey vücut bulur.
Bu arada unutulmaması gereken bir husus da şudur: «Ol» emriyle gerek sebeplerin oluşup harekete geçmesi, gerekse istenilen maddelerin bir araya getirilip irâde edilen nesnenin oluşması için Cenâb-ı Hak sayılarını bilemediğimiz melekleri görevlendirmiştir. Onlar «ol! » emrinin gereğini belli bir plân ve proğrama göre yerine getirirler.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, her ümmete doğru yolu gösteren, tehlikelere karşı onları uyaran peygamber gönderildiği anlatıldı. Böylece her milletin mutlak anlamda peygamber irşadına muhtaç bulunduğuna işâretle yaşamakta olan milletler uyarıldı.
İnkâr ve haksızlıkta ısrar edip Hakk’ı yalanlayan milletlerin elim akibetini görmek için yeryüzündeki tarihî harabeleri gezip görmeleri tavsiye edildi. Sonra da beşer ruhunu tatmin eden, insanın içinde hem ümit ışığını yakan, hem disiplin sağlayan âhirete inanmanın önemine parmak basıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, kendilerini küfür bataklığından Allahʹın yardımıyla çıkarıp imân selâmetine erişen ashab-ı kiramın, Allah, Peygamber ve Din uğrunda yurtlarını, yakınlarını, mal ve dostlarını terkedip hicret etmeleri üzerinde duruluyor ve buna karşılık kendilerine büyük âhiret mükâfatı hazırlandığı gibi, dünyada da şerefli, itibarlı yer ve yurt verileceği açıklanıyor. Sonra da her durumda Allah’a güvenip dayanmanın yüksek bir irfandan kaynaklandığı üzerinde durularak yaşamakta olan müʹminlere en sağlam kıstas veriliyor.