MEÂLİ:
40 - Ey İsrâiloğulları! Size ihsân ettiğim nîmetimi hatırlayın, ahdimi yerine getirin ki Ben de size olan sözümü yerine getireyim ve (ahde vefa etmemekte) ancak Benden korkun.
41 - Beraberinizdeki kitab (Tevrat)ı tasdik edici olarak indirdiğime (Kurʹânʹa) imân edin. Onu inkâr edenlerin ilki siz olmayın ve (sakın) âyetlerimi az (kıymetsiz) bir paha (bayağı bir menfaat) karşılığında değiştirmeyin. Ancak Benden korkup (bu gibi ölçüsüzlüklerden) sakının.
42 - Bildiğiniz halde hakkı bâtıla karıştırıp gerçeği gizlemeyin.
43 - Namazı kılın, zekâtı verin, rükûʹ edenlerle beraber rükûʹ edin.
44 - Kendi nefslerinizi unutursunuz da insanlara iyilikle mi emredersiniz?! Halbuki siz Kitab (Tevrat)ı okuyup durursunuz. Artık aklınızı kullanmaz mısınız?
45 - 46 - Sabır ve namaz ile (Allah’tan) yardım isteyin. Gerçi bu, Allah’a kavuşacaklarına ve ancak Oʹna döneceklerine kesin bilgi (ve inanç) edinen saygılı kimselerden başkasına ağır ve sıkıcıdır.
İNİŞ SEBEBİ
İbn Abbas’a (R. A. ) göre, Medineʹdeki Yahudi bilginleri kendi milletlerine Hazret-i Muhammedʹe (A. S. ) uymaları için veya Tevratʹtaki son peygamberle ilgili belgelere inanıp ona göre amel etmeleri için tavsiyede bulunur, Tevratʹın getirdiği prensipler hâricine çıkmamalarını hatırlatır; fakat kendileri ne buna inanır, ne de o belgelerle amel ederlerdi. Cenâb-ı Allah bu hususa işâretle: «Halbuki siz Kitap (Tevrat)ı okuyup durursunuz. Artık aklınızı kullanmaz mısınız? meâlindeki âyeti indirdi.
İLGİLİ HADÎSLER
«Yahudîlerden bir grup Cenâb-ı Peygamber (A. S. )ın huzuruna geldiler. Peygamber (A. S. ) onlara:
- İsrâîlʹin Yâkub olduğunu bilir misiniz? Diye sordu.
Onlar:
- Hudâ bilir öyledir, dediler. Resûlüllâh (A. S. ):
- Ya Rab! Sen şâhid ol, dedi. » (Ebû Dâvud et-Tayâlisî: İbn Abbas (R. A.) dan).
«Hz. Mûsâ sağ olmuş olsaydı, bana uymaktan başka yol bulamazdı. » (Ebû Dâvud et-Tayâlisî: İbn Abbas (R. A. )dan).
«İnsanlara hayrı tâlim edip onunla amel etmiyen âlimin misali, halkı aydınlatıp kendini yakan çıraya benzer. » (Taberânî Mu’cem-i Kebîr’de: Cündeb bin Abdullah’dan).
«Kim Allah rızasının arzuladığı bir hususta Allah için değil de sadece kendine biraz dünyalık dokunsun diye ilim öğrenirse, kıyâmet günü cennet kokusunu alamaz. » (Ebû Dâvud et-Tayâlisî: Ebû Hüreyre (R. A. )den).
«Kıyâmet günü bir adamı -bağırsakları yerde sürünür bir vaziyette- getirip cehenneme atarlar. Değirmen etrafında dönen (dolaştırılan) eşek gibi ateş üzerinde bağırsaklarıyla döner (dolaştırılır). Cehennem ehli onun etrafına toplanıp:
- Ne oldu sana, halka iyilikle emreder, onları kötülükten menʹetmez miydin? diye sorarlar.
- Evet ama, iyilikle emrederdim, fakat kendim iyilik yapmazdım. Kötülükten men’ederdim, fakat kendim onu işlerdim, diyerek (tahassür içinde) cevap verir. »
İşte zaman-ı Saadette Medine’deki Yahudi ileri gelenlerinin ve bilginlerinin tutumu böyle idi.
İLMÎ VE TARİHÎ YÖNÜ
Önceleri medeniyetin beşiği olan Mezopotamya ile Suriye arasında çobanlıkla geçinen İsrâîloğulları ibtidaî bir cemaat hâlinde idiler. Sonradan Filistinʹe yerleştiler.
Kur’ân-ı Kerîm’de İsrâîloğulları’na verilen birçok nimetler arasında bilhassa yedi tanesi kayda değer özelliktedir. İleride bunlardan kısaca bahsedilecektir. Geniş bir nîmete kavuşmak istiyen İsrâîloğulları, Yûsuf Peygamber zamanında Mısır’a göçettiler. İkiyüz sene Mısırʹda kaldılar. Fakat Mısır’ın asıl yerlisi olan Kıpt kavmi, İsrâîloğulları’na hor bakarlardı. Onları köle gibi ağır işlerde kullanmaya, çeşitli eziyetler etmeye başlamışlardı. İsrâiloğulları çoğaldıkça da fena halde tasalanıyorlardı. Buna rağmen dedelerinin ülkesi olan Kenʹân iline gitmek istiyen bu insanların yakasını bırakmıyorlar, her gün yeni vergiler, yeni eziyetlerle onları eziyorlardı.
İsrâîloğulları oniki soydu. Her soy Yâkub Peygamber’in oğullarından birinden geliyordu. Birleşseler büyük bir kuvvet meydana getireceklerdi ama, kendilerini bir araya getirecek bir başları yoktu. Tam bu sırada Hz. Mûsâ (A. S. ) Yâkub’un üçüncü oğlu olan Levi soyundan dünyaya geldi. Hz. Mûsâ (A. S. ) büyüdü, peygamberliğini ilân etti ve İsrâîloğullarını Arz-ı mev’ûd’e (va’dolunmuş ülke) denen Filistinʹe götürüp biraraya toplamayı düşündü. Esasen Mûsâ Peygamber’i buna zorlayan ikinci sebep Fir’avn’ın tuğyanı ve zulmu idi. (M. Ö. XIII. yüzyıla rastladığı söylenir).
İşte Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’de Mûsâ’yı kurtarıcı baş olarak İsrâîloğulları’na gönderdiğini ve bu sayede Fir’avn (İkinci Ramses)in etbâının zulüm ve işkencesinden onları kurtardığını beyân ederek: «Hani size işkencenin en kötüsünü tattırıp yüklemekte devam eden, oğullarınızı boğazlayıp kadınlarınızı (kızlarınızı) diri bırakmak isteyen Firʹavn’ın yoldaşlarından sizi (atalarınızı) kurtardığımız zamanı bir hatırlayın! Bunda da size Rabbinizden büyük bir imtihan vardı. » buyuruyor. (Bakara sûresi: 49)
Demek ki İsrâîloğulları’na verilen yedi büyük nîmetten biri ve başta geleni, Hz. Mûsâ’nın peygamber ve halâskâr olarak onlara gönderilmesi olmuştur.
İkincisi: Fir’avn’ın zulmünden kurtulup birleşmeleridir. Üçüncüsü: İlâhî bir mû’cize olarak denizin onlara açılıp yol vermesi, Fir’avn ve etbâının boğulmasıdır. Dördüncüsü: Tih sahrasında (Mısır’la Filistin arasında, Sina çölüyle birleşir. Arap coğrafyacıları buna: «Sahra-i Beni İsrail» de derler) güneşin yakıcı sıcaklığının te’sirinden bulutlarla korunmaları ve üzerlerine kudret helvası ile Yelve kuşlarının mâide olarak indirilmesidir. Beşincisi: Tih sahrasını kolaylıkla aşmaları ve Kudüs’e salimen ulaşmalarıdır. Altıncısı: Tih’de susuzluktan helâk olmak üzere iken, Mûsâ Peygamberin âsa’sını kayaya vurup oniki pınarın birden kaynayıp akmasıdır. Yedincisi: Hz. Dâvud ve Hz. Süleyman’ın hem hükümdarlık, hem de peygamberlik ünvanlarını birden taşıyarak İsrâîloğulları’na müreffeh ve şa’şaalı bir hayat sağlamalarıdır. (Bak: Câsiye sûresi 16-17. Mâide sûresi 12. A’raf sûresi 160. Yûnus sûresi 93).
Bunca İlâhî nimetlere mazhar olan İsrâîloğullarıʹnın yanlış yolda oldukları, Rablarının tavsiyesi dışına çıktıkları hatırlatılarak deniliyor ki: «Ey İsrâil oğulları! Size ihsân ettiğim nimetimi hatırlayın, ahdimi yerine getirin ki Ben de size olan sözümü yerine getireyim ve (ahde vefa etmemekte) ancak Benden korkun. »
Allahʹın onlara olan ahid ve tavsiyeleri nelerdi?
a) Önce Tevrat’da Hazret-i Muhammed (A. S. )ın son peygamber olarak gönderileceğini vaʹdeder mahiyetteki İlâhî emirleri ve İsrâîloğulları bu emri dinleyip kıskançlık göstermeden gelecek olan peygamberi tasdîk ettikleri takdirde Allahʹın buna karşılık onları yükselteceğini, korkulardan emin kılacağını va’deder anlamdaki beyanları idi.
Elimizdeki muharref (ibaresi değiştirilmiş) Tevrâtʹta bu emir ve tavsiyelerin kısmen değişmiş ifâdesini bulmaktayız. Tesniye Kitabının 18. bab, 15, 18, 19. belgelerinde deniliyor ki: «Onlar için kardeşleri arasında senin gibi bir peygamber çıkaracağım; ve sözlerimi onun ağzına koyacağım ve ona emredeceğim her şeyi onlara söyliyecek. Ve vakti olacak ki benim ismimle söyliyeceği sözlerimi dinlemiyecek olan adamdan ben arıyacağım (mesul tutacağım). »
İşte Kurʹân’da bu husus hatırlatılarak: «Kitabınızda evsafını gördüğünüz ve zuhur ettiğinde kendisine îmân edeceğinize ahitte bulunduğunuz âhir zaman peygamberi gönderildi! Artık o ahid ve tavsiyeye vefâ edin ki ben de size va’dettiğimi tahakkuk ettireyim» deniliyor. Fakat İsrâîloğulları bu emir ve tavsiyenin hilâfına hareket ettiler ve bu hareketlerine inat ve ısrarla devam etmektedirler.
Bu konuda şöyle bir istifham hatıra gelebilir: Acaba Tevrat’da geleceği tebşîr edilen peygamber. Hz. Muhammed (A. S. ) mıdır? Hiç şüphe edilmemelidir. Zira Resûlüllâh Efendimiz (A. S. ) İsrâîloğullarıʹnın biraderzadeleri olan Hz. İsmâil’in soyundandır. Hz. Muhammed de Hz. Mûsâ gibi cihâd ile emrolunan, şeriatı olan bir peygamberdir. Mûsâ (A. S. )dan sonra bu evsafta bir peygamber gelmediği tarihen sâbittir. (Daha geniş bilgi için bak: Sâff sûresi 6. âyete, Âl-i İmrân sûresi 183, Bakare sûresi 120-146, Mâide sûresi 19, En’âm sûresi 20, A’raf sûresi 157. âyetlere.).
b) Bu ahid ve tavsiye. Allah Teâlâʹnın Âdemʹe: «(Evet) inin oradan hepiniz! dedik. Benden size bir hidâyet (doğru yolu gösteren kitap ya da peygamber) gelecek olursa, artık kim hidâyetime uyarsa, onlara ne bir korku vardır, ne de onlar mahzûn olurlar. » âyetiyle yapmış olduğu ihtar mâhiyetindeki tavsiyesi olabilir. (Bakara sûresi: 38.).
c) Veya insan fıtratıyla Yaradan’ı arasında olan tevhîd ahdidir. Çünkü insan yaratılışı itibariyle tek mâbud (Allah) fikrine mütemayildir. Yani Allah fikri insanla beraber doğar, bu duygu onun mayasında mevcuttur.
d) Veya Allah’ın İbrâhîm’e (A. S. ) olan özel va’didir ki Bakara sûresi 124. âyetle bu şöyle tasrîh edilmiştir: «Rabbi, İbrâhim’i birtakım kelimelerle denemiş, o da onları tamamlayıp yerine getirince, (Allah) ona: «Seni insanlara imam (bir rehber, bir önder) yapacağım» demişti. İbrâhim: «Benim neslimden de... » deyince, Allah: «Benim ahdim (imamet ve önderlik rahmetim) zâlimlere erişmez» buyurmuştu. »
e) Veyahut Bakara sûresi 63. âyetinin delâlet ettiği va’de işâret ediliyor: «Ve hatırlayın ki, sizden (atalarınızdan Tevrat ile dosdoğru amel edeceklerine dair) söz almıştık. Tûr’u üstünüze kaldırmış ve korunasınız, Allah’a karşı gelmekten sakınasınız diye «Size verdiğimiz kitabı kuvvetle (imân ve idrâk ciddiyetiyle) tutun, içinde olan (buyrukları) hatırlayın» demiştik. »
Saydığımız bütün ihtimaller üstüste toplanırsa, tek bir ahid ve tavsiye ortaya çıkar.. Netice olarak bu, Allah ile kulları arasında -İlâhî kanunları gereği- bir sözleşmedir.
Allah Teâlâ sünnetü’llahı iktizası, İsrâîloğulları’nı bu ahde vefâ göstermeye ve tahrife uğramış Tevrat ile İncil’i tashîh edip bu iki semâvî kitabın aslını, indiği şeklini tasdîk eden Kur’ân-ı Kerîm’e îmân etmeye dâvet ediyor ve ehl-i kitab bulundukları için ilk tasdîk eden onların olması gerektiği halde buna yan çizdiklerini takbîh ederek: «Onu inkâr edenlerin ilki siz olmayın ve (sakın) âyetlerimi az (kıymetsiz) bir paha (bayağı bir menfaat) karşılığında değiştirmeyin. » diye uyarıda bulunuyor.
Ne yazık ki, tarih boyunca İsrâîloğulları bu dâvet, bu emir ve tavsiyelerin dışına çıkmış ve tamamen aksi bir istikamet tâkip etmiştir. Bu sebeple de zaman zaman insanlığın baş belâsı kesilmişlerdir.
İsrâiloğulları hakkında ileride geniş izâhat verilecektir.
AHLÂKÎ YÖNÜ
Meâlini yazdığımız 40-46. âyetler ahlâkımızı yükseltecek, bizi hayatta başarılı kılacak ve nihayet dünyaya geliş ve göçüşümüzün gâyesini tâyin edip bizi şu imtihan uğrağında nebîler ve velîlerin dostluğuna eriştirecek, ebedî saadet yurdunda İlâhî rızâya kavuşturacak yedi ulvî prensibi ihtivâ etmektedir:
1 - Varlık âleminde her şeyin insan için yaratıldığında hiç şüphe yoktur. O halde teneffüs ettiğimiz hava, aldığımız güneş, gecenin karanlığında dinlenme imkânı bulmamız, gündüzün aydınlığında hayatımızı kazanmamız büyük nîmetlerden bir kısmıdır. Akıl, irâde, şuur, hafıza gibi ulvî hasletlerle süslenen ve bunlarla mümeyyiz bir vasıf kazanan insana yaraşan, bu nîmetleri eksiksiz veren Ulu Yaradan’a şükredip arz-ı niyâz ve arz-ı ubudiyet etmektir. İsrâîloğullarıʹnın bu şükür ve ubudiyeti yapmadıkları için İlâhî gazaba çarpıldıkları bizim için ibret dolu müessir bir misâldir.
2 - Şükreden bir kul olmak, ne güzel bir haslettir! Bunun yanısıra ahde vefâ etmek, verilen sözü yerine getirmek insanlığımızın icâbıdır. Yahudîler verdikleri sözü yerine getirmedikleri için üzerlerine meskenet (rûhî fakirlik, mânevî perişanlık) çöktü de çöktü. Babil esareti, Titüs istilâsı bunun en acıklı misalidir.
3 - Ahde vefâ eden bir kul, bu sadakat içinde hiçbir zaman dîni istismar edip onu kendi çıkarına âlet etmez. Allah’ın Kitabında yazılı olan her şeye kayıtsız inanır ve bağlanır. Onu haksız yere te’vîl ve tağyire yeltenmez. İsrâiloğulları Tevrat’da Hz. Muhammed’in (A. S. ) geleceğini müjdeleyen belgeleri değiştirdikleri ve bir kısmını Kitaptan çıkardıkları için zalimlerden sayıldılar. O halde hiçbir Müslüman Kur’ân-ı Kerîmʹi kendi çıkarına âlet etmemelidir. Aksi halde Yahudîlerden farksız olur.
4 - İlâhî Kelâmı indiği gibi muhafaza etmek, onu hiç bir şahsî çıkara âlet etmemek müʹminin ilk ve son vazifesidir. İşte bu şuur içinde hakkı bâtıla karıştırmamak lâzımdır. Yahudî hahamları hakkı bâtıla karıştırmak sûretiyle İlâhî buyrukları çiğnediler; yeryüzünde bedbaht bir mahlûk olarak ilân edildiler. Cenâb-ı Resûlüllâh (A. S. ): «Ya Rabbi! Hakkı hak olarak bize göster» (Ebu Nuaym - Taberânî). diye duâ ederlerdi. Hakkı hak olduğu için söylemek, müdafaa etmek; bâtılı bâtıl olduğu için söylemek ve yermek ne büyük fazilettir.
5 - Şükrün en güzeli, ahde vefânın en açık bürhanı, dîne saygının en bâriz alâmeti, namaz kılmak, ibâdette ve sair hususlarda sabırlı ve metin, mütehammil ve soğukkanlı olmaktır.
6 - Namazın insan ruhuna zerkettiği en güzel huy, hayırhahlık ve âlicenaplıktır. Ancak, başkasına iyilik tavsiye edip kendi nefsini unutan, sözü özüne, özü de sözüne uymayan, bilgisiyle yaşamıyan kimse, gönül zevkiyle, kalb huzuruyla namaz kılmamış demektir. Böylesine Cenâb-ı Peygamber (A. S. ): «Dön yeniden namaz kıl, çünkü sen namaz kılmadın» (Buharî / Eyman: 15 - İbn Mace / İkame: 194) buyurmuştur.
7 - Bütün bu ulvî hasletlerle beraber, mes’uliyet duygusu içinde kimsenin kimseye faydası olmıyacağı bir günü içten hatırlamak ve bütün bir ömrü böyle bir îmân ve duygu içinde geçirmek ilk ve son arzu ve âmelimiz olmalıdır.
İÇTİMAÎ YÖNÜ
Milletleri ayakta tutan, maddî ve mânevî alanlarda kalkınmalarını sağlayan, onları iç ve dış huzuruna kavuşturan, zâlimlerin zulmünden, emperyalistlerin ağından, komünistlerin pençesinden kurtaran, o milletin ileri gelenlerinin tam bir şuur içinde Allah’a bağlanması, O’nun ahlakî buyruklarını kendilerine hayat ve memat düsturu etmesidir. Çünkü halk, kendilerini idare edenleri taklîd eder, onların izinden gider. Bunun aksini yapmak, İsrâîloğulları’nı zilletten zillete, felâketten felâkete sürüklemiştir.
M. Ö. 587ʹde İbrânîlerin Babilliler tarafından Filistin’den çıkarılıp Babil’e sürülmesi, orada bir sürü işkenceler içinde pek acıklı ve ızdıraplı günler yaşamaları, ondan sonra İran ve müteakiben Makedonya (İskender ve Selefkîler) idaresinde zillet içinde bir ömür geçirmeleri ve bununla da uslanmıyan bu şaşkın milletin bu def’a M. Ö. 64’de Romalıların hışmına uğraması, Romalıların Filistini alması, dâimi ayaklanma hâlinde bulunan Yahudîleri birkaç kere kılıçtan geçirmeleri hep bu basiretsizliğin neticesidir. İbret alan milletlere ne mutlu!.
Fakat şöyle bir soru hatıra gelebilir: Yahudîler bunca işkence ve perişanlıktan sonra bugün Filistinʹde toplanıp bir devlet kurdular. Buna ne dersiniz? Doğrudur ama, Allahʹın kanunları aslâ şaşmaz, süresi dolunca mutlaka tahakkuk eder. Yahudîler bu hırs ve bu kana susamışlık gafleti içinde devam ederlerse, bilinmeli ki tarih tekerrürden ibârettir. Onların zillete duçar olma günleri pek yakındır.
Kur’ân-ı Kerîm milletlerin Allah’a bağlanmasını dört esasa bağlamıştır:
1 - Cemaat olarak emr bi’l-maruf (iyilikle emretmek), nehiy ani’l- münker (kötülükten men’etmek) şuuruna sâhip olmak ve bu iki prensipi tatbik sahasına koymak.
Şüphesiz ki böyle yapmak, özlenen adâleti gerçekleştirir.
2 - Kitab ve peygambere inanmanın lüzumu ve bunun ameli sahadaki tatbikatının önemini kavramak ve kavratmak ve bunu bir eğitim konusu olarak ele almak, nesli bu hava içinde yetiştirmek.
3 - Sosyal adâleti gerçekleştiren, cemiyet arasında tam bir dayanışma sağlıyan zekât, sadaka, fitre, kurban, fidye ve keffarat gibi İçtimaî yardımlaşma müessesesini yaşatmak.
4 - Mâbedlerde İslâmî ideal etrafında toplanmak ve bunu nesilden nesile aktarmak için gereken bütün tedbirleri almak.
İşte Yahudîler tarih boyunca bu dört esasla yaşayamadıkları için yeryüzüne çil yavrusu gibi dağılmak zorunda kalmış, tam bir bütünlük içinde çoğu zaman varlıklarını muhafaza edememişlerdir.
Görülüyor ki, elimize tarihten bir yaprak veren bu âyetler, milletlerin dünya ve âhiret felâhına medar olacak en uygun ahlâkî ve İçtimaî nizamı koymaktadır. Sırf kabrin ötesindeki, yani âhiretteki kurtuluş ile ilgilenmekle yetinmeyip, insanın, dikkatini bu dünya hayatındaki kurtuluşuna da atfetmesi ve geleceğini emniyet altına alması, İslâmıʹn değişmeyen meziyetlerindendir. Bu maksatla Kur’ân-ı Kerîm’de geçen her kıssa; ahlâkî kemâli, İçtimaî terakkiyi, İktisadî adâleti ve siyasî sağlamlığı, hulâsa dünya hayatında özlenen gerçek beşerî saadeti ve insanlığın her hususta iyi ve ahenkli gelişmesini hedef alarak seçer ve ona erişmenin yollarını ilhâm eder.
FIKHÎ YÖNÜ
(Ve lâ teşterû biâyâtî semenen galîlâ)
a) Âyetlerimize olan îmânınızı, Resulüme bağlılık ve tasdîkınızı dünya ve onun servetiyle değiştirmeyin. (Kaadı Beyzâvî.).
b) Allahʹın âyetlerine karşılık ücret almayın. (İbn Kesîr).
c) Âyetlerimi zâti ve sıfat tecellilerimi nefs cennetinizle değiştirmeyin. (İbn Arabî).
d) Benim âyetime inanıp uymayı, dünya zevklerine feda etmeyin. (Tibyân)
e) Kitabınızda olan âyetlerimi (Hz. Muhammed’in naʹtiyle ilgili kısımlarını) azıcık bir dünyalıkla değiştirmeyin. (Celâleyn).
Bu tefsîrlerin ışığı altında, Kur’ân öğretiminde ücret almanın câiz olup olmadığını mütalaa edelim.
Kur’ân öğretimi devlet tarafından organize ediliyorsa, beytü’l-mal (hazine)den ücret almanın cevazına fetvâ verilmiştir. Diğer taraftan hazineden ücret verilmiyorsa, ücretsiz de okutan yoksa, öğreticinin malî durumu müsait değilse, o takdirde kifaf-i nefs miktarı ücret almak yine câizdir. Bu, İmam Mâlik, İmam Şâfiî, İmam Ahmed ve cumhur-i ulemaye göredir. Delilleri ise, Buharî’de Ebû Saîd (R. A. )den rivâyeten gelen «Ledîg» hâdisesidir. Cenâb-ı Peygamber A. S.: «Karşılığında aldığınız en haklı ücret, şüphesiz ki Allah’ın Kitabıdır» buyurmuştur. Sahîh-i Müslim’de, buna yakın bir rivâyet mevcuttur.
Ücret almak câiz değildir, diyenlerin delili, Ebû Dâvud Tayâlisî’nin Ubâde bin Sâmit (R. A. )den rivâyet ettiği şu hadîstir: Hz. Ubâde, Suffe ehlinden birine Kur’ân öğretiyor. O adam da Ubâde’ye bir yay hediye ediyor. Bunun üzerine Hz. Ubâde durumu Resûlüllah’a (A. S. ) arzediyor. Resûlüllâh (A. S. ) ona: «Ateşten bir yayın boynuna geçmesini istiyorsan kabul et! » diye ikaz ediyor.
İki delil de kuvvetli olmakla beraber birinin hükmü diğeriyle kalkmış olabilir. Ekseri fükaha birinci delilin müftabih olduğunu kabul etmiştir. Fetâvâ-yi Hindiyye ile Fetâvâ-yi Bezzaziyye’de bu meseleye temas edilerek deniliyor ki: «Mütekaddimîne göre tâlim-i Kur’ân için ücret almak câiz değilse de Medîne ehli, Belh âlimleri, İmam Şâfiî ve ulemâ-i müteahhırîn buna cevâz vermişlerdir. »
TASAVVUFÎ YÖNÜ
Âyetlerde sıra ile geçen Nîmet - Ahd - Hakk - Birr - Sabır - Namaz ve Likaullah kelimelerinin birer cümlede bu tarz tertiplenmesinde bir incelik var. Nîmetin ferahlatıcı havası içinde nîmeti vereni unutmak büyük bir gaflet sayılır. Gafletten uyanabilmek için elestü bezminde verilen sözü ve fıtratımızdaki mevcut İslâmî temayülü gerçekleştirmek ve bunu îmân-ı kâmil ile amel-i sâlih temeli üzerine oturtmak gerektir. Böylesine şuurlu bir uyanış nîmetin artmasına, nîmeti verenin rahmetinin coşmasına vesîle olur. Sonra ahde vefâ yolunda yürürken hakkı müdafaa etmek, onu gizlememek, yani hakkı hak olduğu için söylemek ve icab ederse bu uğurda mücâdele ve mücâhede etmek İslâmî şiârdandır. Çünkü «Hakk» mefhumu, İslâm ideolojisinin rûhunu teşkil eder ve İslâmʹın temsîl ettiği dünya nizamını oluşturur.
Bu şiarı ölünceye kadar gönül tahtında taşımak için de geniş bir sabır ve dosdoğru bir namazla Allahʹtan yardım beklemeye lüzum vardır. Zira sabır, azmi ayakta tutar; namaz da ona kuvvet bahşeder. Ahdin bir ucu da birr (kalb sofasını gerçekleştiren fiʹl-i cemîl)e müstenid olmalıdır. Zira rûhumuzun safası buna bağlıdır. İlâhî rızâya bu yolla ulaşılabilir.
İsrâîloğulları zaman zaman bu İlâhî düzen dışına çıktıkları için çok defa mânevî sofadan mahrûm kalarak aşağıların aşağısı oldular.
TAHLİLLER
(Yâ benî isrâîle) Bu nidadan ilk hatıra gelen, «İsrâîloğulları»dır. Hz. Yâkub’un evlâdına verilmiş bir isimdir. Fahrüddîn Râzî’ye göre, İsrâîl, Hz. Yâkub’un ismidir. (Nitekim bu hususta tek kanaldan gelen bir hadîs de vardır.). Bu kelimenin İbrânice mânâsı «Allah’ın kulu» demektir. Kaffal’e göre, «İsrâ» İbrânice «insan», «îl» de «tanrı» demektir.
Fakat artık bu terkip ile Cenâb-ı Peygamber (A. S. ) devrinde Medine’deki Yahudîler ile ondan sonra gelecek olan umum Yahudîler kasdediliyor.
(Üzkurû niğmetiyelletî enʹamtu aleykum) Size vermiş olduğum (ihsan ettiğim) nimetimi hatırlayın, yani kimden geldiğini iyice düşünün ve şükrünü ona göre ifâ edin. Burada nîmetin Yahûdilerle takyidi, onların mala karşı olan hırslarını frenlemek ve başkasının nîmetine göz dikmeden kendilerine verilen nîmeti hatırlayıp birden Hakk’a yönelmelerini sağlamak içindir.
Fakat Yahudîler hiç de Hakkʹa yönelmediler ve gözlerini başkasına verilen nîmetlerden kesmediler. Zaten uzaklarda olana seslenmeyi ifâde eden (yâ), İsrâîloğullarıʹnın İlâhî emir ve yasaklardan çokça uzaklaştıklarına dikkati çekmek içindir.
Benî, ibn kelimesinin çoğul şeklidir. Bina kelimesinden alınmadır. Çünkü ibn, pederin inşâ ettiği bir bina mesabesindedir.
Ahd’ın kök mânâsı, bir şeyi korumak ve zaman zaman ona riâyet etmektir.
(Ferhebûn) rehbet veya rühbet kökünden gelir. Havfʹdan daha hastır. Çünkü «havf» ikabdan olur. «Rehbet» se, gazap, kahır, i’raz (yüz çevirme) ve ihticab (perdelemek)den olur.
(Ve lâ teşterû biâyâtî semenen galîlâ) Âyetlerimize olan îmân ve ittibaı dünya zevkleriyle değiştirmeyin. Âyette halk tabakasından mukallid olanlar rehbet ile, ilim ehli olanlar takvâ ile emrolunmuşlar. Çünkü rehbet Hakk’a sülûkün başlangıcı, takvâ ise son kertesidir. (Kaadı Beyzâvî.).
(Ve egîmus salâte ve âtuz zekâte verkeû mear rakiîn) Müslümanlar gibi namaz kılın, onlar gibi zekât verin, onların cemaatine katılarak onlarla birlikte rükû, yapın. (Kaadı Beyzâvî - Keşşâf). Zira Yahudîlerin ibâdetinde rükû’ yoktur. (Keşşâf).
(Lekebîratun) Ağır ve meşakkatlidir. (Kaadı Beyzâvî - Keşşâf.).
(yezunnûne) İntizar ederler veya yakînen inanırlar. Burada şüphe ifâde eden zan mânâsına değildir. Nitekim İbn Mes’ud (R. A. )ın mushafında (Yâlemûn) yazılıdır. (Keşşâf).
Salât kelimesi «saly» kökünden gelir. Eti kızartmak, eğri bir ağacı ateşe tutup doğrultmak mânâsını ifâde eder. İkinci bir istiʹmalle duâ, rahmet ve istiğfar mânâlarına gelir. Bazı lugatçilere göre, duâ mânâsında hakikat, diğerlerinde mecazdır. O halde «salât», Allahʹa isnâd edilince rahmet, meleklere isnâd edilince istiğfar, insanlara isnâd edilince duâ mânâsı kasdedilir. İstılahta; rükû ve sücûdu olan belli bir ibâdeti ifâde eder. Kök mânâsıyla bu mânâ arasındaki münasebet; namaz, insanı İlâhî rahmetin füyuzatı içine alıp doğrultur. Kalb eğriliğini giderir. Gönlü İlâhî nûr ile kızartıp birikmiş kirleri yıkar ve temizler.
Zekât, zekâ ve zükuvv kökünden alınmadır. Neşv ü nemâ ve salâh bulup nîmetlenmek mânâlarına gelir. Ayrıca zekât, her şeyin hâlis ve temiz olanına denilir. İstılahta, servetin belli bir miktarını çıkarıp muhtaç olanlara vermektir. Kök mânâsıyla ıstılâhî mânâ arasındaki münasebet: Verilen zekât, malı temizler, maddeten ve mânen nemalandırır; cemiyetin arınmasına vesîle olur.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
İsrâîloğulları’nı daldıkları derin gafletten uyandırmak için Lâhutʹtan gelen ikinci nidâ, birinci nidâyı te’kid sadedindedir ve İlâhî rahmetin insanlara olan yakınlığını ifâde eder.
Geçmişteki nîmetler hatırlatılıyor; bilhassa Hz. Dâvud ile Hz. Süleyman (salât ve selâm onlara olsun) devirlerindeki şa’şaalı İsrâîl saltanatına ve o devirdeki milletlerden üstün tutulduklarına işâret edilerek bu büyük nîmeti verenin buyruklarına baş eğmeleri tenbîh ediliyor. Ayrıca hiçbir kimsenin başkası namına bir şey ödeyemeyeceği, şefaat edemiyeceği ve kurtuluş akçesi kabul olunmıyacağı bir gün (kıyâmet günün)den korkmaları ihtar edilerek son Peygamber’e inanıp tâbi olmalarıyla yine üstün bir nîmete erişmelerinin mümkün olacağı, aksi halde dünyada Babil’de uğradıkları işkence ve hakaretin bir benzerine lâyık olacaklarına, âhirette de elîm bir azâba uğratılacaklarına -İlâhî adâlet gereği- işâret ediliyor.