En'am Suresi 4-6. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَمَا تَأْتِيهِمْ مِنْ اٰيَةٍ مِنْ اٰيَاتِ رَبِّهِمْ اِلَّا كَانُوا عَنْهَا مُعْرِضِينَ فَقَدْ كَذَّبُوا بِالْحَقِّ لَمَّا جَاءَهُمْ فَسَوْفَ يَأْتِيهِمْ اَنْبٰٓؤُ۬ا مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ اَلَمْ يَرَوْا كَمْ اَهْلَكْنَا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ قَرْنٍ مَكَّنَّاهُمْ فِي الْاَرْضِ مَا لَمْ نُمَكِّنْ لَكُمْ وَاَرْسَلْنَا السَّمَاءَ عَلَيْهِمْ مِدْرَارًا وَجَعَلْنَا الْاَنْهَارَ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهِمْ فَاَهْلَكْنَاهُمْ بِذُنُوبِهِمْ وَاَنْشَأْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ قَرْنًا اٰخَرِينَ

4.

Onlara Rablerinin ayetlerinden hiçbir ayet gelmez ki ondan yüz çevirmesinler.

Diyanet İşleri

5.

Nitekim hak (Kur'an) kendilerine gelince onu yalanladılar. Fakat alay ettikleri şeyin haberleri kendilerine ilerde gelecektir.

6.

Onlardan önce nice nesilleri helak ettiğimizi görmediler mi? Yeryüzünde size vermediğimiz imkan ve iktidarı onlara vermiştik. Onlara bol bol yağmur yağdırmıştık. Topraklarından nehirler akıttık. Sonra da günahları sebebiyle onları helak ettik ve arkalarından başka bir nesil var ettik.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

4- Onlara Rablerinin âyetlerinden ne kadar bir âyet geldiyse, mut­laka ondan yüz çevirdiler.

5- Kendilerine (Rablerinden) hak (olan Peygamber ve Kitap) geldi­ğinde durmadan onu yalanladılar. Yakında ne ile alay ettiklerinin (baş dön­dürücü) haberi gelecektir.

6- Kendilerinden önce nice nesilleri yok ettiğimizi görmediler mi? Yeryüzünde sizi yerleştirmediğimiz yerlere onları yerleştirmiş, üzerlerine gökten bol yağmur indirmiş, ırmakları ayaklarının altından akar duruma getirmiştik. Ama günahları sebebiyle onları yok ettik de arkalarından baş­ka bir nesil yetiştirdik.

MEKKE MÜŞRİKLERİNİN PSİKOLOJİK PORTRESİ

«Onlara Rablerinin âyetle­rinden ne kadar bir âyet geldiyse, mutlaka ondan yüz çevirdiler. »

Mekkeʹde inen En’âm Sûresi, ilgili âyetle bu yöre halkının kendi inanç­larında, dede ve babalarından tevârüs ettikleri âdetlerinde ne kadar tutu­cu olduklarını hatırlatıyor. Böylece Kur’ân, onların bâtılda inatla ısrar et­melerinin hakka ve yeniliğe karşı gelmelerinin psikolojik portresini çiziyor. Ciddi, köklü ve yaygın bir eğitim görmeyen, günün kültürünü bile yeterin­ce olmayan bir topluluğu eğitmek, yeniliğe ısındırmak, ufuklarını açmak suretiyle kalblerini hakkı kabul eder duruma getirmek hem çok zor, hem de uzun zaman istiyen bir meseledir. Bu, ne ocak başında çalışmaya, ne örs üzerinde kızgın demiri şekillendirmeye benzer. İnsan kafasında oluşup kökleşen önyargıyı değiştirmek, denildiği gibi, atomu parçalamaktan daha zordur.

«Onlara Rablerinin âyetlerinden ne kadar bir âyet geldiyse, mutlaka ondan yüz çevirdiler» meâlindeki âyet bunu tasvîr etmektedir.

Hem böylesine bir tutuculuk, eskiye bağlılık ferman dinlemez ölçüde olmasaydı tez-antitez sürtüşme ve tartışması doğmaz; öyle olunca da hak sesini duyurma ortamı bulamaz, bir bakıma doğduğu gibi ölmeye yüztutardı. Peygamber (A. S. ) Efendimizin böylesine aşırı putperest ve yeniliğe karşı hırçın ve acımasız bir milletin arasından çıkmasının hikmetlerinden biri de işte belirtilen husustur.

Mücadele uzun sürer, hakkın sesi yavaş yavaş, emekliyerek sath-ı mâilinde hedefine doğru ilerler, derken atfedilmesi çok zor bir kuvvet ha­line gelir.

Kur’ân bunu şu âyetle açıklamıştır: «Kendilerine Rablerinden hak (olan Peygamber ve Kitap) geldiğinde durmadan onu yalanladılar. Yakın­da ne ile alay ettiklerinin (baş döndürücü) haberi gelecektir. »

Evet o haber çeyrek asır geçmeden Medine’den kutsal sesini yüksel­terek geldi ve Mekke’yi fethetti. Daha önce onunla alay edenlerin başları eğildi, umutları tükendi. Bu her devirde böyle olmuştur ve olmaya devam edecektir.

TARİHTEN İBRET ALMAYA DÂVET

«Ama günahları sebebiyle on­ları yok ettik de, arkalarından başka bir nesil yetiştirdik. »

Kur’ân, Mekke müşriklerine ve o paralelde bulunan çevre kabilelere ve sonra da hepimize, dönüp tarihe bakmamızı, yok olan milletlerin yok ol­ma sebeplerini araştırmamızı emrediyor. Eski kavimlerin kendilerine ve kül­tür seviyelerine göre kurdukları medeniyetlerin kalıntılarını arayıp bulmak, onlar hakkında bize az-çok bir bilgi verir. Günümüzde yapılan arkeolojik çalışmalarla tarihin karanlık kalan birçok yanları ve devirleri aydınlığa çı­kartılmış ve gelip geçen milletlerin ortaya koydukları harika sayılabilecek vasıftaki sanat eserleri üzerinde yeterince durulmuş ve eserlerin krono­lojik değerlendirmeleri yapılarak müzelerde sergilenmiştir.

Konuyu sadece bu yönüyle ele almak yeterli midir? Ne yazık ki, o milletlerin bunca sanat eserleriyle, kurdukları medeniyetleriyle neden ye­rin derinliklerine gömüldüğünü araştıran yoktur. Yaşamakta olan nesil­lere ibret dersi verecek şey, onların yıkılıp yok olan sanat eserleri değil, yıkılıp yok oluş sebepleridir.

İşte bunun için Kur’ân’da onların eserlerine, medeniyetlerine kısaca dikkatler çekilirse de daha çok silinip yok olma sebepleri açıklanır ve en duyarlı noktalara parmak basılıp insan aklının ve vicdanının harekete ge­çirilmesi sağlanır.

Yukarıdaki âyetlerle Mekke halkına, daha önce gelip geçen ve on­larca az-çok bilinen Âd, Semud, Medyen ve Babil kavimlerinin yerle bir olduklarının nedenlerine ibret gözüyle bakmaları öğütleniyor, aynı zaman­da Kur’ân’ın muhtelif sûrelerinde bu kavimlerden sık sık söz ediliyor. Çün­kü Pasifik’te denizin derinliklerine gömülen MU kıtasından onlara bahset­menin pek anlamı yoktur. Kur’ân Araplardan başka inanan milletlere kendi çevrelerindeki kalıntılara bakmalarını, Araplara da kendi yakınlarında ge­lip geçen Âd ve Semud kavimlerinin akibetini görüp araştırmalarını öğütlüyor.

Semud Kavmi, Asur hâkimiyetinde yaşamıştır. Hicaz yakınlarında Hicr yöresinde oturdukları elde edilen kitabelerden anlaşılmıştır. Âd Kavminin Umman ile Dahraman arasındaki yörede oturdukları sanılmaktadır. Med­yen ise Filistinʹle Hicaz arasında Kızıldeniz sahilinde bir bölgenin ismidir. Gençliğinde Musâ Peygamberin bu bölgeye gidip Şuayp Peygamberle gö­rüştüğü yine Kur’ân’da açıklanır. Babil’in ise ünlü kral Nemrut tarafından kurulduğu tahmin edilmektedir.

Bütün bunlar daha verimli bölgelerde, bereketli topraklar üzerinde ya­şıyorlardı. Ama inkâr, inat, küfür ve tuğyanları, yok olmalarına sebep ol­muş, yaptıkları muhteşem saraylar, tiyatro sahneleri ve aşk odaları onla­rı kurtaramamıştır.

YORUMLAR - RİVÂYETLER

K a r n:

a) Sözlük olarak iki veya daha fazla şeyin biraraya gelmesi, iki şeyin birbirine eşlik etmesi mânasına geldiği gibi, birtakım şeylerin biraraya ge­tirilerek hepsini birden kuşatıp saran urgan anlamında da kullanıldığı ol­muştur.

b) Falân filâna akrandır, denilir. Bu yaşıt olan iki kişi hakkında kul­lanılır. Ayrıca güç ve cesarette birbirine denk sayılan iki kişi için «falân filâna karindir» denilir. Hac ile Umre’yi birarada yapmaya «Hacc-i Kiran» denilir ki bütün bunlar kök mânadan alınmadır.

c) Bir devirde, bir çağda yaşamakta olan insanlar topluluğu, bir dev­reye mahsus kuşaklar topluluğu, demektir.

d) Yüz yıl, seksen yıl, altmış yıl, kırk yıl mânasında da kullanılmışsa da daha çok yüz yıl olarak kullanılması yaygınlaşmıştır.

Ayetler arasında bağlantı

Geçen âyetlerle bâtılı temsil edip bu hususta beyinleri iyice yıkanan kişilerin hakka karşı nasıl tuğyan ettikleri, hiçbir belge ve delili kabul et­medikleri; kâinatın mutlak düzenine bile akıl ve idrâk gözüyle bakmadık­ları açıklandı. Daha önce gelip-geçen milletlerin neden tarih sahnesinden silindiklerini düşünmedikleri, onlardan kalan kalıntılardan ibret almadık­ları belirtildi.

Aşağıdaki âyetlerle, inkâr ve idrâksizliğin bataklığında bir ömür tü­ketmeye kararlı olanların daha büyük muʹcizeler, belgeler istediklerine te­mas ediliyor. Varlık âleminin İlâhî mu’cize ve belgelerle dolu olduğu ha­tırlatılıyor; bunca mu’cizeleri göremiyen gözlerin çoktan görme hassesini kaybettiğine işâretle, istedikleri belge ve muʹcizeler indirilse bile yine inanmıyacakları, gözlerinin önündeki küfür, cehl ve inat perdesi kalkmadıkça hiçbir şeyin sonuç vermeyeceğine bilhassa parmak basılıyor.