Şura Suresi 36-43. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

فَمَا اُو۫تِيتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَمَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَمَا عِنْدَ اللّٰهِ خَيْرٌ وَاَبْقٰى لِلَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَلٰى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ وَالَّذِينَ يَجْتَنِبُونَ كَبَائِرَ الْاِثْمِ وَالْفَوَاحِشَ وَاِذَا مَا غَضِبُوا هُمْ يَغْفِرُونَ وَالَّذِينَ اسْتَجَابُوا لِرَبِّهِمْ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَۖ وَاَمْرُهُمْ شُورٰى بَيْنَهُمْ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ وَالَّذِينَ اِذَٓا اَصَابَهُمُ الْبَغْيُ هُمْ يَنْتَصِرُونَ وَجَزٰٓؤُ۬ا سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِثْلُهَا فَمَنْ عَفَا وَاَصْلَحَ فَاَجْرُهُ عَلَى اللّٰهِ اِنَّهُ لَا يُحِبُّ الظَّالِمِينَ وَلَمَنِ انْتَصَرَ بَعْدَ ظُلْمِهِ فَاُو۬لٰٓئِكَ مَا عَلَيْهِمْ مِنْ سَبِيلٍ اِنَّمَا السَّبِيلُ عَلَى الَّذِينَ يَظْلِمُونَ النَّاسَ وَيَبْغُونَ فِي الْاَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ اَلِيمٌ وَلَمَنْ صَبَرَ وَغَفَرَ اِنَّ ذٰلِكَ لَمِنْ عَزْمِ الْاُمُورِ

39.

(36-39) (Dünyalık olarak) size her ne verilmişse, bu dünya hayatının geçimliğidir. Allah'ın yanında bulunanlar ise daha hayırlı ve kalıcıdır. Bu mükafat, inananlar ve Rablerine tevekkül edenler, büyük günahlardan ve çirkin işlerden kaçınanlar, öfkelendikleri zaman bağışlayanlar, Rablerinin çağrısına cevap verenler ve namazı dosdoğru kılanlar; işleri, aralarında şura (danışma) ile olanlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcayanlar, bir saldırıya uğradıkları zaman, aralarında yardımlaşanlar içindir.

Diyanet İşleri

40.

Bir kötülüğün karşılığı, onun gibi bir kötülüktür (ona denk bir cezadır). Ama kim affeder ve arayı düzeltirse, onun mükafatı Allah'a aittir. Şüphesiz O, zalimleri sevmez.

41.

Zulme uğradıktan sonra, kendini savunup hakkını alan kimseye (ceza vermek için) bir yol yoktur.

42.

Ceza yolu ancak insanlara zulmedenler ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenler içindir. İşte onlar için elem dolu bir azap vardır.

43.

Her kim de sabreder ve bağışlarsa, işte bu elbette azmedilecek işlerdendir.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

36- Size verilen herhangi bir şey, dünya hayatının kısa süreli bir ge­çimidir. Allah yanındaki ise, daha hayırlı ve devamlıdır. (Bu da) imân edip Rablarına güvenip dayananlar;

37- Günahın büyüklerinden ve hayâsızlıklardan kaçınanlar; öfkelen­dikleri zaman bağışlayanlar;

38- Rablarının çağrısına olumlu cevap verenler; namazı dosdoğru kı­lanlar; işlerini kendi aralarında danışma ile çözenler; kendilerine rızık olarak verdiklerimizden (Allah için) harcayanlar;

39- Zulme, hakları tecâvüze uğradıkları zaman, yardımlaşıp kendi­lerini savunanlar içindir.

40- Bir kötülüğün cezâsı, misliyle kötülüktür. Artık kim affeder de barıştan yana olursa, onun mükâfatı Allahʹa aittir. Çünkü Allah elbette zâ­limleri sevmez.

41- Kim de haksızlığa uğradıktan sonra sadece hakkını alırsa, işte onlar aleyhine bir yol yoktur.

42- Ancak insanlara zulmedip yeryüzünde haksız yere yolsuzlukta bulunup haklara tecâvüz edenler aleyhine yol vardır. İşte onlara elem ve­rici bir azâp vardır.

43- Ve kim de sabredip bağışlarsa, şüphesiz ki bu, azmedilmeğe lâ­yık umurdandır.

İLGİLİ HADÎSLER

«Kim kendine haksızlıkta bulunana bedduâ ederse, (bir bakıma) hak­kını almış olur. » (Buharî/mezalim: 25- Tirmizî/tefsîr: 15/17, 57, 66, daavat: 16, 66, 118)

«Sizin âmirleriniz hayırlılarınız, zenginleriniz cömertleriniz olur; işleri­niz de kendi aranızda meşveret ile çözülürse, yerin üstü sizin için yerin al­tından hayırlıdır. Âmirleriniz şerirleriniz, zenginleriniz de cimrileriniz olur; işleriniz kadınların görüşüne havale edilirse, yerin altı sizin için yerin üs­tünden hayırlıdır. » (Tirmizî/fiten: 78)

İbn Abbas (R. A. ) diyor ki: «Müşriklerden bir adam, Ebû Bekir Sıddîkʹa dil uzatıp sövdü. Ebû Bekir (R. A. ) ona hiç karşılık vermeyip sustu. O sebep­le 37. âyet indi. » (Tefsîr-i Kurtubî: 16/36)

DÜNYA GEÇİMLİĞİ

«Size verilen herhangi bir şey, dünya hayatının kısa süreli bir geçimidir.. »

Kurʹân-ı Kerîm’de sık sık dünya geçimliğinin geçici olduğu, asıl kalıcı olan nîmetlerin Allah’ın yanında, Âhiret Âlemi’nde hazırlandığı haber veri­lerek, dünya ile âhiret arasında sağlam bir köprü kurulması ve iki hayat arasında denge sağlanması tavsiye ediliyor. 36. âyetle bu konu çok kısa, fa­kat anlamlı şekilde açıklanmaktadır. Öyle ki, her insan şu dünyaya çıplak olarak gözlerini açar ve birkaç metrelik kefene sarılıp ayrılır. Doğumla ölüm arasında elde edilen her nîmet, dünya hayatını devam ettirmeye, ya­ni bir süre yaşamamıza medar olmaya yönelik bir anlam taşır. Helâlından elde edilip meşrû ölçülere göre harcanır ve Allah rızası doğrultusunda muh­taçlara sarfedilirse, âhiret hayatını mutluluğa çevirmeye yardımcı olur. Ge­risini arkamızda bırakıp gitmek zorundayız.

MÜ’MİNLERİN BAZI VASIFLARI VE ONLAR İÇİN HAZIRLANAN MÜKÂFATLAR

«Allah yanındaki ise, daha hayırlı ve devamlıdır. (Bu da) imân edip Rablarına güvenip dayananlar… içindir. »

Dünya hayatından amaç ve hikmetin ne olduğunu anlayıp kendini Al­lah’a vermek suretiyle dünya ile âhiret arasında kopmaz bağlar vücuda ge­tiren gerçek mü’minlerin on kadar önemli özelliğinden söz edilmektedir. Şüphesiz bu özellikler hem ferdin, hem de âile ve toplumun günlük yaşa­yışını fazîlet ve hakseverlik düzeyinde, ibâdetin ferahlatıcı havası içinde tanzim eder; aynı zamanda ömrü Allahʹın rızası doğrultusunda amacına eriştirir.

İlgili 37, 38, 39. âyetlerle sözü edilen özellikler şöyle sıralanmaktadır:

1- Dosdoğru imân etmişlerdir.

2- Tedbirle birlikte şartsız olarak Allahʹa güvenip dayanırlar.

3- Büyük günahlardan sakınırlar.

4- Hayasızlığın her çeşidinden uzaklaşırlar.

5- (Haksızlıkta bulunan birine) öfkelendikleri zaman, bağışlamasını bilirler.

6- Her hâl-ü kârda Rablarının Kurʹân ile yaptığı çağrıya olumlu ce­vap verirler.

7- Namazı vaktinde kılarlar.

8- İşlerini kendi aralarında birbirlerine danışarak, istişarede bulu­narak çözerler.

9- Allahʹın verdiği rızıktan yine Allah rızasını umarak harcarlar.

10- Zulme maruz kalıp, hakları tecavüze uğradığı zaman, haklarını al­mak için yardımlaşıp kendilerini hem savunurlar, hem de gerekirse misliyle karşılık verirler.

Sıralanan on sıfat veya özellik arasında zincirleme bir bağ mevcuttur ki, biri diğerini tamamlamakta, amacına ulaştırıp sağlam esasa dayandır­maktadır. Öyle ki:

İmân, Allah’a güvenip dayanmanın kaynağı ve en kuvvetli dayanağıdır. Allah’a güvenip dayanmak ise, insanı günahlardan, hayasızlıklardan alı­koyup disiplin altına alır. Nefsine hâkim olan kimse öfkesini yenebilir. Bü­tün bu özelliklere sahip olan kimse günde mutlaka beş defa Allahʹın huzu­runda durup kulluğunu isbat eder; namazı gözünün aydınlığı bilip cemaat­le kaynaşıp bütünleşir. Bu çizgiye gelince de, hem kendi yararlarını, hem de İslâm’ın ve ülkenin menfaatlerini hesaba katarak önemli işlerini, şûrâ oluşturarak kendi aralarında istişareyle çözerler. Toplum bünyesinde sos­yal adâleti ayakta tutmak için, malî ibâdetlerini de ihmal etmezler. Kendi­lerine bir haksızlık yapılınca, kardeşlik bağlarının gevşememesi için gere­kirse affetme yolunu seçerler ve birbirlerine yardımcı olurlar.

İşte İslâmʹın, mü’minlerden yana her iki hayatlarında başarılı olabil­meleri için çizdiği plânın, hazırladığı proğramın ana hatlarından bir kısmı bunlardır. Ferdi önce Allahʹa ve dine, sonra da Allah’a imân eden topluma bağlamakta; ruhları terbiye edip nefsin aşırılıklarını durdurmakta ve böylece insanı olgunlaştırarak ülkeye kazandırmaktadır.

Diyebiliriz ki bütün bu vasıf ve özellikleri sistemleştirip eğitim ve öğre­timin müfredatını ona göre hazırlayan İslâmiyet kadar başarılı başka bir sistem yoktur.

İSLÂMʹDA ŞÛRÂ

«İşlerini kendi aralarında danışma ile çözenler.»

Şûrâ: Kelime olarak masdardır; daha çok meşveret ve teşavür ma­nasına gelir ki bu, Türkçeʹde «danışma» ve «birbirine danışma» şeklinde ifade edilebilir.

Dünya ve âhiretle ilgili önemli işleri bilen söz sahibi kişilerin biraraya gelerek görüşlerini, ictihad ve bilgilerini ortaya koymaları, bir bakıma da­nışma meclisi oluşturmaları, şûra’nın temelini oluşturur.

Şûrâ, kök mana olarak, arıdan bal almaya delâlet eder. Böylece kök mânâsı ile ıstılahî mânası arasında nefîs bir bağlantı söz konusudur. Arı­nın birçok çiçeklerden emerek topladığı balda şifâ ve rahmet bulunduğu gibi, umur bilir müʹminlerden sözsâhibi olanların oluşturduğu danışma mec­lisine baş vurup onların görüş ve ictihâdını almakta da, önemli konuları çözme babında şifâ ve rahmet mevcuttur.

Kur’ân-ı Kerîm, şûrâ’nın lüzumuna daha çok şu üç hususu misâl ver­mektedir:

1- Malî ibâdet, ekonomik meseleler ve toplumun zayıf tabakasını güç­lendirmede;

2- Aile, toplum ve ülkeye yönelen bir haksızlık ve saldırıyı savma, giderme ve dayanışma ile yardımlaşmanın şekil ve muhtevasını konuşup ortaya çıkarmada;

3- Bir mesele birden fazla kişiyi ilgilendiriyor veya doğrudan toplum ve ülkenin yüksek menfaatiyle alâkalıysa, âdil ve faydalı bir çözüm arayıp bulmada şûrâ son derece gereklidir.

Böylece İslâmʹda şûrâ’nın yeri ve önemi ana hatlarıyla ortaya çıkmış oluyor. Cenâb-ı Hak, işlerini meşveret ile çözenleri, meselelerini birbirleri­nin görüşlerini alarak sonuca ve hükme bağlayanları övmekte ve İslâm ümmeti için bunun lüzumuna işârette bulunmaktadır.

İslâm tarihinde şûrâ’nın yeri ve başlangıcı:

İlk şûrâ’yı kurup dünya işlerinde, özellikle savaş ve benzeri konularda istişareye gerek gören, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz olmuştur. Çünkü O, Kur’ân’ın emir ve tavsiyelerinin uygulayıcısı ve ümmetinin en büyük reh­beri idi. Dinî ahkâmla ilgili konularda istişarede bulunmazdı. Zira o hüküm­ler Allah’tan iner ve ona göre amel edilirdi. Kimsenin fikir beyân etmesine mesağ yoktu.

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹden sonra hayatta kalan Ashab-ı Kirâm da şûrâʹya lâyık olduğu önemi vermişlerdir. Sadece dünya işlerinde değil, di­nî ahkâm konusunda bir tereddüt ortaya çıkınca birbirleriyle istişarede bu­lunmak suretiyle çözüm aramışlardır. Ashabın ilk kurduğu şûrâ, hilâfet meselesi hakkında olmuştur. Zira Peygamber (A. S. ) bu hususta belli bir şahsın ismi üzerinde durmamış ve kesin bir açıklamada bulunmamış; du­rumu Müslümanların kendi aralarında meşveret ile çözmelerine bırakmış­tır. Nitekim Ebû Bekir Sıddîk (R. A. )ın halîfe seçilmesi bunun ilk adımı sayılır. İkinci adımı ise, Hz. Peygamberʹin (A. S. ) vefatından sonra irtidad eden Arap kabileleri hakkında nasıl bir hüküm uygulanması gerektiğini belirle­mek için şûrâʹya ihtiyaç duyulmasıyla ortaya çıkmıştır. Ashabın ileri ge­lenlerinin görüşleri belirlendikten sonra Ebû Bekir Sıddîk’in re’yi tasvip görmüş ve ona göre hareket edilmiştir. Üçüncü olarak da dedenin mîrasçı olup olmayacağı hakkında tereddütler ortaya çıkmış ve o bakımdan şûrâ oluşturulup mesele gözden geçirilerek tereddütler giderilmeye çalışılmış­tır. Dördüncü olarak, içki içene verilecek ceza (had) hakkında tereddüt edilmiş ve şûrâya lüzum görülmüştür. Beşinci olarak da Hz. Ömer’in (R. A. ) vefat edeceği sırada kendi yerine geçecek halîfenin, aşağıda isimleri belir­tilen altı kişilik şûrâ marifetiyle seçilmesini vasiyet etmesidir ki o zatlar: Osman, Ali, Talha, Zübeyir, Saʹd ve Abdurrahman b. Avfʹdır. Allah hepsin­den razı olsun.

Şüphesiz bu misalleri çoğaltmak mümkündür, ama fazlasına gerek görmüyoruz. Çünkü Cenâb-ı Hakkʹın tavsiyesi ve Resûlüllâh (A. S. ) Efendi­mizʹin sünneti yeterli delil olarak önümüzde bulunuyor.

KÖTÜLÜĞÜN CEZÂSI, MİSLİYLE KARŞILIK VERMEKTİR

«Bir kötülüğün cezâsı, misliyle kötülüktür. Ar­tık kim affeder de barıştan yana olursa, onun mükâfatı Allahʹa aittir. Çün­kü Allah elbette zâlimleri sevmez. »

Kötülük, biri şahısla, diğeri kamuyla ilgilidir; yani biri sadece bir şah­sı, diğeri umumu rencide eder. Cenâb-ı Hak, karşısındaki adamın fiilî veya sözlü tahrikiyle öfkelenen kimsenin karşılık vermeyip onu affetmesini tav­siye ederken; «Kötülüğün cezası misliyle kötülüktür» buyurarak, karşılık vermenin câiz olduğunu bildirmektedir.

Ancak her konuda kötülüğe misliyle karşılık vermek doğru değildir. Meselâ kendisine zinâ suçu isnat edilen kimse, suçlayana aynı şeyi isnat edemez. Kendisine iftirada bulunana iftira ile karşılık veremez. Sonuç ola­rak bu mesele İslâm Hukuku’nun bütünlüğü içinde incelenince, hangi kö­tülüğe misliyle karşılık vermenin câiz olup olmadığı rahatlıkla anlaşılır. Âyetteki hükümle, ceza hukukunda genel bir kaide yansıtılmakta ve bunun her zaman istisnaları olabileceğine işâret edilmektedir. Böylece ister fer­de, ister topluma karşı işlenen bir kötülüğü cezalandırmak için şu üç şar­tın söz konusu olduğu neticesi ortaya çıkmaktadır:

1- Verilecek cezanın işlenen suça eşit bir anlam ve ölçüde olması,

2- Cezanın yetkili organa bırakılması,

3- Verilecek cezanın suçluyu teʹdîp edip etmiyeceğinin dikkate alın­ması.

Bu üçüncü şartı bir misâl ile açıklayalım: Ahlâksızın biri, yoldan geç­mekte olan suçsuz bir adama pişmedik yumurta atarak üstünü başını kir­letir ve bu sebeple kendisine misli yapılınca hoşuna gider de onu bir eğ­lence sayarsa, misli ceza yerini bulmamış olur.

Bununla beraber kim de kendisine yapılan kötülüğe karşılık vermeyip suçluyu affeder de barıştan yana kapıyı açık tutarsa, onun mükâfatı Al­lahʹa aittir. Çünkü Cenâb-ı Hak elbette ki zâlimleri sevmez.

Kim de uğradığı haksızlıktan dolayı, yetkili organ vasıtasıyla misliyle karşılık verirse, artık onun aleyhine bir hüküm söz konusu değildir. Mislini aşmadıkça bu böyledir.

Topluma karşı işlenen suça gelince, suçluyu cezalandırmak elbette ki hayırlıdır. Zira ortada fert yok, toplum vardır ve toplumu rahatsız etmek, onu suçlamak, ona karşı kötülükte bulunmak, cezasız kaldığı takdirde, otokontrol kalmaz, toplumun güveni sarsılır ve ahlâksız mütecavizler de cesa­ret bulur.

Ferde yapılan kötülük, ona karşı işlenen suç, affedildiği takdirde onu işleyenin ıslâh-ı nefs etmesini sağlar veya başka kötülüklerde bulunması­nı önlerse, elbette affetmek hayırlıdır. Cesaret ve ahlâksızlığını artırırsa, misliyle karşılık vermek daha hayırlıdır. (Bilgi için bak: Nahl Sûresi: 126, Bakara Sûresi: 194, Hac Sûresi: 60. âyetlerin tefsiri)

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, dünya nimetiyle âhiretin kalıcı nimetleri arasın­daki farka değinildi. Her iki hayat için çalışıp ikinci hayatı için ciddi hazır­lık yapan mü’minlerin on kadar sıfatına yer verilerek yönlendirici ölçüler sergilendi. Kötülük yapana, birtakım şartları dikkate alarak misliyle kar­şılık vermeyip affetmenin hayırlı olacağına işâretle, bunun mânevî mükâ­fatına dikkatler çekildi.

Aşağıdaki âyetlerle, İlâhî sünnete ters düşüp sapıtan zâlimlerin duya­cağı pişmanlık konu ediliyor ve öylelerinin hem kendilerini, hem âile fert­lerini ve çevrelerinden bazı kişileri hüsrâna uğrattıkları hatırlatılarak, sa­pıklara uymanın hüsrândan başka bir sonuç doğurmayacağına atıf yapılı­yor.