MEÂLİ :
33-34- Şüphesiz ki Allah, Âdem’i, Nuhʹu, İbrâhim hanedânını ve İmrân âilesini seçip (kendi çağlarındaki) hanedân ve milletlere üstün kıldı. Bunlar birbirinden gelme aynı soydandır. Allah işiten ve bilendir.
35- Hani İmrânʹın karısı: «Rabbim! karnımdakini her kayıttan uzak sadece ibâdette bulunmak üzere sana adadım. Bunu benden kabul buyur. Şüphesiz ki sen, sen her şeyi işitirsin, bilirsin, » demişti.
36- Onu doğurunca, «Rabbim! » doğrusu ben onu kız doğurdum -Allah onun ne olduğunu daha iyi bilendir- erkek, kız gibi değildir ve doğrusu ben onun adını Meryem koydum. Şüphesiz ki, onu da, ondan gelecek nesli de, koğulmuş şeytandan sana sığındırırım» diyerek hâlini arzetmişti.
37- Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir kabulle kabul buyurdu ve onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi, Zekeriyyaʹyı ona bakmakla görevlendirdi. Zekeriyya ne kadar kızın bulunduğu mihraba girdiyse onun yanında yeni bir yiyecek buldu. «Meryem! bu sana nereden? » diye sorunca, o da: «Bu, Allah tarafındandır» dedi. Doğrusu Allah dilediğine hesapsız rızık verir.
İLGİLİ HADÎSLER
«Doğan her çocuk, akikasına bağlı bir rehindir; yedinci günü akıkası kesilir, adı konulup saçı tıraş edilir. » (Ahmed bin Hanbel - Tirmizî ve Sünen sâhipleri: Samure bin Südeb (R. A. )den)
Netekim Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz oğlu İbrahim doğunca yedinci günü akıka kurbanı kesti ve ismini İbrâhim koydu.
«Hiçbir çocuk doğmaz ki, şeytan, doğduğunda ona dokunmuş olmasın. Çocuk onun dokunmasından sesini yükseltip ağlar; ancak Meryem ve oğlu müstesnâ... » (Abdürrezzak: Ebû Hüreyre (R. A. )den - İbn Cerîr: Ahmed bin Firac tarikiyle)
«Doğan her çocuğu, şeytan ya bir, ya da iki kez sıkar; ancak İsâ ile anası Meryem müstesnâ... » (Sahih-i Müslim: İbn Vehb (R. A. )den)
Açıklama:
Hıristiyanlıkta, çocuk doğmadan ismi konulur. Gerçi bugün bu sünnet tatbik edilmemektedir. İslâm’da ise, çocuk doğduktan sonra yedi gün beklenir, yedinci gün akıka kurbanı kesilir, çocuğun adı konulur ve ailesinin malî durumu müsaitse, çocuğun saçını traş ettirip ağırlığınca altın sadaka edilir. Bu, yukarıda meâlini naklettiğimiz hadîslerden de anlaşılacağı üzere, sünnettir.
Topluma hayırlı bir insan yetiştirmenin ilk atılan adımları böyle başlar. Çocuğun körpe dimağı Allah ismiyle süslenir. Hafızasından silinmiyecek bu güzel âdet ve sünnetlerle yetiştirilen çocuk devam eden dinî sünnetlerle gelişir. Doğarken sağ kulağına ezan, sol kulağına ikaamet okunmasının anlamı ise çok derindir.
İNSANLIĞIN HİZMETİNE SUNULAN AİLELER
«Şüphesiz ki, Allah, Âdemʹi, Nuhʹu, İbrahîm hanedanını ve İmran ailesini (kendi çağlarındaki) hanedan ve milletlere üstün kıldı. »
Kurʹân, peygamberlik şerefiyle gelişen bir mülkün yüksek değerini ve insanlıktan yana yararını açıklarken «Bunu ancak Allah dilediğine verir ve dilediğinden de çekip alır» cümlesiyle bağlamakta ve bu üstün şerefe lâyık görülenlerden birkaç örnek vermekte ve her peygamberin kendi çağındaki insanlar arasından süzülerek seçildiğine, rasgele kimselere bu ilâhî emanetin verilmediğine dikkatleri çekmektedir.
İnsanlığın hizmetine sunulan büyük şahsiyetlerin kendi çağındaki insanlar arasından seçilip görevlendirilmesi kadar tabii ne olabilir? Sözü dinlenir, öğütleri tutulur, arkasından gidilir ve kendisine her bakımdan güvenilir bir kimsenin her yönüyle asil, şerefli, ruhen yücelmiş, ahlâkan doruğa yükselmiş olması gerekir. İşte peygamberlerin hepsi de bu vasıf ve hüviyettedirler.
Bundan çıkaracağımız sonuç şudur:
İnsanlara önder olacak, lider durumunda bulunacak ve yol gösterici düzeyine gelecek, irşâd havasını estirecek kişilerin en temiz, en asil, en şerefli olması, kendisine dil uzatılacak açık kapılarının bulunmaması, her zaman tercîh nedeni olmalıdır. Kur’ân’ın bilhassa bu hususa işâret ettiğinde şüphe yoktur. Çünkü İlâhî âyetlerin hedefi, insanlara en doğru yolu göstermek ve bunu misal ve kıssalarla bir komprime haline sokup sunmaktır.
Âyetten anlaşılan diğer önemli bir konu da şudur:
Peygamberler arasında ortak vasıflar bulunmakla beraber, bir de her peygamberin kendine has özellikleri vardır ki bunların tamamını başka insanlarda görmek mümkün değildir.
Ortak vasıflar:
1- Peygamberlik eğitim ve öğretimle kazanılan bir meslek değildir. Allah dilediğine bu büyük emaneti verir.
2- Peygamberler herkesten daha akıllı ve çok daha zekidirler. Hafızaları son derece güçlüdür.
3- Üstün cesarete sahiptirler; ancak Allah’tan korkarlar.
4- Yüksek azim ve irâdeleri vardır, olaylar karşısında sarsılmazlar, bir an için sarsılsalar bile hemen kendilerini toparlıyarak Allahʹa yönelir, tevbe ve istiğfarda bulunurlar.
5- Kendilerine son derece hâkimdirler, hislerine mağlûp olmazlar, nefislerinin peşine takılıp Hakk’ı unutmazlar.
6- Dinî konularda kendiliklerinden konuşup hüküm vermezler; ancak Allah’tan aldıklarını teblîğ ederler.
7- Allah’tan aldıkları buyrukları, fazlalık ve noksanlık katmadan olduğu gibi Allah’ın kullarına ulaştırırlar.
8- Günahlardan korunmuşlardır. Dünya işlerinde bazan hatâ yapabilirler. Bunun için kendilerine inanan akıllı kişilerle dünya işleri hakkında istişare ederler.
9- Her insan gibi yerler, içerler, uyurlar ve evlenirler. Beşerî ihtiyaçlarını giderirler.
10- Herkesten daha çok Allahʹtan korkar, Oʹna karşı en üstün saygıyı besler, günlük yaşayışlarında tam bir edep üzere bulunurlar.
11- Beşerî münasebetleri çok ölçülüdür. İnsanları kırmaz ve kusurlarını araştırmazlar. Affedicidirler. Merhamet ve şefkat onların değişmiyen sıfatıdır.
Her Peygamberin Kendine Has Özellikleri:
Kur’ânʹda hem konumuzu oluşturan âyetlerle, hem de birçok sûrelerde onların özelliklerine yer verilmiş ve bir takım örnekler sergilenmiştir. Yukarıdaki âyetlerde birkaç peygamberin özelliğine kısmen dokunulmaktadır:
Âdem Peygamber:
a) Allah’ın kudret eliyle çamuru hazırlanmış ve İlâhî ruhtan kendisine üflenmiştir.
b) İlâhî sanatın ve bu sanatın bağlı bulunduğu sınırsız kudretin yüceliğini temsil ettiğinden dolayı meleklerin ona secde etmeleri emredilmiş; şeytan bu emre karşı geldiğinden koğulmuştur.
c) Allah her şeyin ismini ona öğretmiştir.
d) Eşlik etsin diye Havva anamızı ondan yaratarak ona sunmuştur.
e) Çileli bir hayat süzgecinden geçirmeden onu cennete koymuştur.
f) İnsanların ilk babası olma şerefini ona vermiştir.
Nuh Peygamber:
a) Resûllerin ilkidir.
b) Çok uzun bir ömür yaşamıştır.
c) Asırlarca bâtıl ile mücadele etmiş, hakkʹı ayakta tutmak için çırpınıp durmuştur.
d) Tuğyanın en kötüsünü işleyen ve artık ıslâhı mümkün görülmiyen inkârcıların -İlâhî kanun gereği- yok edileceklerini önceden haber vermiş ve bunun için de ilk gemiyi yapma bahtiyarlığına erişmiştir.
İbrahim Peygamber:
a) Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin atası sayılır ve Kur’ân onun Hanîf dininden övgüyle sözeder.
b) Mekke vâdisinden insanları eğitecek, onlara ilim ve hikmet öğretecek bir peygamberin çıkması için duâ etmiştir. Bu duâsı Peygamber (A. S. ) Efendimizle ilgilidir.
c) Kutsal şehir Mekkeʹyi kendi soyuna vatan seçmiş ve Kâbe’nin temellerini yükseltme şerefine lâyık görülmüştür.
d) Tevhîd akidesinin tohumlarını Mekke’ye ilk atan odur.
e) Allah onu kendine Halîl olarak seçmiş ve Nemrud’un ateşinden korumuştur.
f) Oğlunu Allah’a kurban olarak adamış, bu adağını yerine getirmekte tereddüt etmemiş, duygulu davranmamıştır. Böylece Allah’a teslimiyetin en güzel örneklerinden birini ortaya koymuştur.
İsâ Peygamber:
a) Babasız dünyaya gelme mu’cizesine mazhar olmuştur.
b) Cebrâil’in üflemesi sonucu annesi ona hâmile kalmıştır.
c) Beşikte iken konuşmuş, Allahʹın kulu ve peygamberi olduğunu söylemiştir.
d) Ruhî yapısı çok gelişkin olduğundan ölüleri diriltmiş, kötürümleri iyileştirmiş, körlerin gözlerini açmıştır. Elinde Cenâb-ı Hakk’ın yüksek kudretinin inâyeti, dilinde İlâhî esrarın remzi vardı.
e) Dünya ile âhiret, beden ile ruh, maddeyle mâna arasındaki dengeyi bozan İsrâiloğulları’na, İlâhî denge kanununu hatırlatarak onları bu dengeye kavuşturma pahasına büyük tehlikelere göğüs germiştir.
f) En son Peygamber Hazreti Muhammedʹin (A. S. ) geleceğini açık bir dille haber vermiştir.
g) Beden yapısı ruhî yapısına dönüşerek özel bir makama yükseltilmiş ve inmesi kıyâmetin en yakın ve en büyük alâmetlerinden sayılmıştır.
PEYGAMBERLER BİRBİRİNDEN GELME TEK BİR SOYDANDIRLAR
Kur’ân bu âyetle daha çok Asya kıtasında ve daha çok Mezopotamya’da ve çevresinde gelen peygamberlerin aynı soydan birbirlerini izlediklerini haber vermektedir. Gerek Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, gerekse İsrâiloğullarıʹna gönderilen Musa, Harun ve diğer peygamberlerin hepsi İbrahim Peygambere ulaşır. Müfessirlerimiz bu şecereyi tesbit edip kendi tefsirlerinde belirtmişlerdir. İbrahim Peygamber ise Nuh Peygamberin, o da Âdem Peygamberin soyundandır.
BÜYÜK PEYGAMBERLERİN ASYA’DA
GÖREVLENDİRİLMESİ
Kur’ân’ın açık beyânından anlaşılan şudur ki: Her kabile ve millete uyarıcı ve müjdeleyici niteliğinde bir peygamber gönderilmiştir. Ama daha çok büyük peygamberler, kendilerine kitap ve şeriat verilenler Asya kıtasından ve daha çok Mezopotamya ve çevresinden çıkmış ve bu kesimde görev yapmışlardır. Bunun nedeni açıktır:
a) Asya dünya nüfusunun çoğunu barındırmakta idi. Elverişli ve geniş toprakları, insanların bu kıtada daha çok toplanıp barınmasına imkân hazırlamıştır. Bilhassa Mezopotamya tarih boyunca bir nice büyük devletlerin kurulmasına, medeniyetlerin vücut bulmasına beşik olmuştur.
b) Ticarî kervanların en çok uğradığı ve en çok yollandığı ticarî merkezler Asya’da bulunuyordu.
c) Bu nedenle dünyanın diğer kabile ve milletleriyle haberleşme imkânı Asya’da daha ileri bir düzeyde idi.
d) M. Ö. 4000 yıllarından itibaren Sümerler, Asurlular ve Babillerin yurdu ve yerleşme merkezleri Mezopotamya idi.
Bunun için Kur’ân diğer kabile ve küçük milletlere gönderilen uyarıcı ve müjdeleyici ölçü ve vasıftaki peygamberlerin isminden söz etmeğe gerek görmemiş, nüfusun çoğunu barındıran ve çevre ülkeler ve kıtalarda duyulma imkânını taşıyan Asya kıtasında görevlendirilen peygamberlerden, çoğunun isminden ve yaptığı mücadelelerden bahsetmiştir.
KUR’ÂN’IN HZ. MERYEMʹE GENİŞ YER VERMESİ
Kur’ân-ı Kerîm’in çeşitli sûrelerinde Hz. Meryem’e ve oğlu Hz. İsaʹya yer verilirken bir sûrenin ismine de özel olarak Meryem Sûresi denilmiştir. Yalnız Meryem ismi 36 yerde geçmektedir.
Bu, önce peygamberlerin bağlı bulunduğu İmrân âilesinin İlâhî sınırlar içinde nasıl bir feyiz kaynağı olduğuna dikkatleri çekmekte ve bu âileden doğan çocukların Allahʹa tertemiz birer kul olma potasında şekillendirildiklerini göstermektedir. Devam edegelen bu eğitimin son halkalarını Meryem oğlu İsâ Peygamber; Zekeriyya Peygamber ve onun oğlu Yahya Peygamber oluşturmakta, böylece İmrân âilesinin insanlıktan yana büyük hizmetleri dile getirilmektedir.
Şüphesiz ki Hz. Meryem kadar anası da Allah’a bağlı bulunuyordu. Ama niçin daha çok Meryemʹden söz ediliyor? Bunun bazı nedenleri vardır; onları sıralamadan önce hemen diyelim ki, İslâm, Kitap Ehliyle hep diyalog kurmak istemiş, onların peygamberlerinin kadr-u kıymetini lâyık oldukları ölçü ve anlamda dile getirerek kapıyı açık tutmuştur. Ne yazık ki Kitap Ehli bunun aksine o kapıyı hep kapatmaya ve kapalı tutmaya çalışmıştır.
Şimdi niçin Meryem?
a) Hz. Muhammed’in (A. S. ) geleceğini müjdeliyen, kendisine inananlara en güzel haberi veren İsâ Peygamber’in rasgele bir kadından değil, soylu, temiz, kendini Allah’a vakfeden iffetli bir anneden dünyaya geldiğini bildirmek ve bir takım yanlış yorumlara imkân vermemek için...
b) Hz. Meryem’in evlenmediği halde çocuk doğurması, muhakkak ki İlâhî mu’cizelerden biridir. İlâhî buyrukları tebliğe me’mur olan kadri yüce bir peygamberin şanına leke dokundurmamak için...
c) İncilʹin İsâ Peygambere, Yusuf adında bir baba ve birkaç tane de kardeş isnadının doğru olmadığını, bu kayıtların ve yakıştırmaların sonradan İncil’e ithal edildiğini haber vermek için... (Bak: İncil MATTA: 1/16 - 11/46)
d) Kendini iffet perdesi, imân cevheri ve annelik vekarı içinde Allah’a bağlayan annelere her milletin her zaman çok, hem çok muhtaç bulunduğunu örneğiyle anlatmak için...
e) Kız çocuklarını güzel bir bitki gibi itinayla yetiştirmenin önemine parmak basmak; asil ve erdemli kişilerin daha çok fazîlet örneği dindar kadınların kucağında yetişip büyüdüğüne dikkat çekmek için...
f) Yetim kalan çocukların, özellikle kız çocuklarının en ehil terbiyecilere teslim edilmesini hatırlatmak ve Zekeriyya Peygamberi buna örnek göstermek için...
Günümüzde anasız-babasız, ya da âilesinden herhangi bir nedenle kopmuş binlerce kimsesiz çocuk kendi kaderine terkedilmiş vaziyettedir. Kur’ân 1400 yıl önce kimsesiz çocukların bakımı ve eğitilmesi konusuna değinmiş, Hz. Meryem’in Zekeriyya Peygamberʹin terbiyesinde yetiştirildiğini örnek olarak vermiştir.
Böylece Kur’ân ülkelerin geleceğiyle ilgili bu çok önemli konuya parmak basmaktadır. Amaç bu olmasaydı, Meryemʹin Zekeriyya Peygamberin himâyesine verilmesinden bahsetmeye gerek olmazdı.
MERYEM’E SUNULAN RIZIK
«Zekeriyya ne kadar kızın bulunduğu mihraba girdiyse, onun yanında bir yiyecek buldu. »
Âyetin bu bölümü üzerinde farklı yorumlar yapılmıştır:
a) Allah tarafından verilip melekler tarafından sunulan yiyecek maddeleri,
b) Allah tarafından, yazın kış meyveleri, kışın da yaz meyveleri niteliğinde verilen rızık,
c) Yeni yeni bilgiler,
Zekeriyya Peygamber her ne zaman Meryem’in bulunduğu mihraba girse ondan yeni bilgiler edinirdi.
d) Kendini mâbede adayanlara dindar kimseler tarafından her gün gönderilen yiyecek maddeleri,
e) İnanmış halkın Allah rızası için gönderdiği yiyecek maddelerinde bir feyiz ve bereket her an göze çarpmaktaydı.
Bunun bir benzeri Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizle kızı Hz. Fatıma (R. A. ) arasında cereyan etmiştir. Hâfız Ebû Yaʹlâ ile İbn Kesîr’in tesbitlerine göre: Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz birkaç gün yiyecek adına bir şey bulamadı, aç kaldı. Evine uğradı, bir şey olmadığını görünce kızı Fatımaʹnın evine uğradı. Yiyecek bir şey olup olmadığını sordu. O da nemli gözleriyle bir şey bulunmadığını söyleyince Efendimiz geri döndü. Tam bu sırada, komşularından biri iki ekmekle bir parça eti Hz. Fatıma’ya gönderdi. Ailece aç oldukları halde ellerini dokundurmadılar, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizi çağırdılar. Hz. Fatıma (R. A. ), hediye olarak gönderilen ekmek ve eti büyükçe bir tencereye koymuş, üzerini örtmüştü. Efendimiz geldiğinde tencereyi alıp Onun huzuruna getirdi. Örtü açılınca o büyük tencerenin ağzına kadar et ve ekmekle dolu olduğu görüldü. Bunun üzerine Efendimiz (A. S. ) sordu:
- Fatıma! bunlar sana nereden geliyor?
O da şu cevabı verdi:
- Allah tarafından. Çünkü Allah dilediğine hesapsız rızık verir.
Bu cevaba çok memnun olan Efendimiz (A. S. ) şöyle hamdederek kızının Allah’a olan güzel teslimiyetini övdü: «Allahʹa hamdolsun ki, seni, İsrâiloğullarıʹnın kadınlarının baştacı sayılan Meryemʹe benzetmiştir. »
Akait:
Meryem ile ilgili anlatılan bu olay, bize ikinci bir hususu hatırlatmakta ve böylece İslâm akidesindeki ihtilâflı bir konuyu aydınlatmaktadır: Kadınlar da velilik mertebesine yükselebilir, gerektiğinde kerâmet gösterebilirler.
Meryem ismi:
İbrânicede Meryem, âbide, yani kendini ibâdete veren kadın, demektir. Zaten annesi de onu sırf Allah için ibâdette bulunmak üzere adamıştı. Doğunca adağına uygun gelen ismi ona koymuş ve öylece mâbede vermişti. (Fazla bilgi için bak: Mefatihüʹl-gayb / Fahrüddîn Razi: C. 2/657 - Bulak:?)
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle Meryem’in Allah’a olan güzel teslimiyeti ve peygamber annesi olmaya lâyık davranışı anlatıldı. Faziletli bir neslin ancak fazîlet örneği annelerin kucağında yetişip vücut bulacağına işâret edildi.
Aşağıdaki âyetlerle Meryem’i yetiştirip korumakla görevli olan Zekeriyya Peygamberin, bu arada ne kadar mihraba girdiyse Meryem’i Allah’a kulluğun ferahlatıcı havası içinde bulduğu anlatılıyor. Sonra da onun bu güzel haline gıpta eden Zekeriyya Peygamberin böylesine seçkin ve süzülmüş bir evlâda sâhip bulunmadığına hayıflanarak kalbini Allah’a döndürüp duâ ve niyazda bulunduğu, tertemiz bir soy isteğini dile getirdiği açıklanıyor.