Nahl Suresi 36-40. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَلَقَدْ بَعَثْنَا فِي كُلِّ اُمَّةٍ رَسُولًا اَنِ اعْبُدُوا اللّٰهَ وَاجْتَنِبُوا الطَّاغُوتَ فَمِنْهُمْ مَنْ هَدَى اللّٰهُ وَمِنْهُمْ مَنْ حَقَّتْ عَلَيْهِ الضَّلَالَةُ فَسِيرُوا فِي الْاَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ اِنْ تَحْرِصْ عَلٰى هُدٰيهُمْ فَاِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِي مَنْ يُضِلُّ وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِرِينَ وَاَقْسَمُوا بِاللّٰهِ جَهْدَ اَيْمَانِهِمْ لَا يَبْعَثُ اللّٰهُ مَنْ يَمُوتُ بَلٰى وَعْدًا عَلَيْهِ حَقًّا وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ لِيُبَيِّنَ لَهُمُ الَّذِي يَخْتَلِفُونَ فِيهِ وَلِيَعْلَمَ الَّذِينَ كَفَرُوا اَنَّهُمْ كَانُوا كَاذِبِينَ اِنَّمَا قَوْلُنَا لِشَيْءٍ اِذَٓا اَرَدْنَاهُ اَنْ نَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ

36.

Andolsun biz, her ümmete, "Allah'a kulluk edin, tağuttan kaçının" diye peygamber gönderdik. Allah, onlardan kimini doğru yola iletti; onlardan kimine de (kendi iradeleri sebebiyle) sapıklık hak oldu. Şimdi yeryüzünde dolaşın da peygamberleri yalanlayanların sonunun ne olduğunu görün.

Diyanet İşleri

37.

Sen onların doğru yola erişmelerine aşırı istek göstersen de şüphesiz Allah saptırdığı kimseyi doğru yola iletmez. Onların yardımcıları da yoktur.

38.

Onlar, "Allah, ölen bir kimseyi diriltmez" diye var güçleriyle Allah'a yemin ettiler. Hayır, diriltecek! Bu, yerine getirilmesini Allah'ın üzerine aldığı bir vaaddir. Fakat insanların çoğu bilmezler.

39.

(Diriltecek ki) ayrılığa düştükleri şeyi onlara anlatsın ve kafir olanlar da kendilerinin yalancı olduklarını bilsinler!

40.

Biz bir şeyin olmasını istediğimiz zaman sözümüz sadece, ona, "ol" dememizdir. O da hemen oluverir.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

36- And olsun ki, her ümmete, «Allah’a kulluk edip tapın, azdırıp saptırıcılardan kaçının! » diyerek (uyarıda bulunan) bir peygamber gönder­dik. Onlardan kimini Allah doğru yola eriştirdi; kiminin de üzerine sapıklık (damgası vurulması) hak olmuştu. O halde siz yeryüzünde gezip dolaşın da (Hakk’a karşı gelip peygamberleri) yalanlayanların sonunun ne olduğu­nu görün.

37- Sen onların doğru yola erişmelerini ne kadar çok arzu etsen, yine de Allah saptıracağı kimseleri doğru yola iletmez ve onlara yardımcı­lar da yoktur.

38- «Allah, ölen kimseyi tekrar diriltip kaldırmaz» diyerek olanca yeminleriyle Allah adına yemin ettiler. Hayır, bu, Allah üzerine hak bir va’ddir; ne var ki insanların çoğu bilmezler.

39- (Diriltip kaldıracak) ki, onlara, hakkında ayrılığa düştükleri şeyi açıklasın; inkâr edenlerin de kendilerinin yalancılar olduklarını bilsinler.

40- Biz bir şeyin olmasını dilediğimiz zaman, sözümüz ona sadece «ol! » dememizdir; o da hemen oluverir.

İNİŞ SEBEBİ

İbn Cevzî’nin tesbitine göre: Müslümanlardan bir adamın, müşrikler­den birinde alacağı vardı. Ona uğrayıp hesap görmeğe başladıklarında, Müslüman: «Canım benim umduğum ölümden sonraki hayattır. » diye bir söz kullandı. Müşrik onun bu sözüne itiraz ederek şöyle dedi: «Allah’a and olsun ki, ölümden sonra bir daha dirilme, hesap verme ve benzeri şey­ler yoktur. Hayat, sadece dünya hayatıdır. »

Bunun üzerine 38. âyet indi. (Lübabuʹt-te’vîl: 3/115 - Kurtubî: 10/105)

İLGİLİ HADÎS

Kudsî Hadîs/Cenâb-ı Hak buyurdu:

«Âdemoğlu bana dil uzatıyor. Oysa bu ona yakışmamaktadır. Beni yalanlıyor. Bu da ona yakışmaz. Bana dil uzatması, benim evlât edindiğimi iddia etmesidir. Beni yalanlaması, «Allah ilk baştan yarattığı gibi, öldükten sonra artık insanı diriltip kaldırmaz» demesidir. Oysa ilk yaratmak ikinci yaratmaktan bize daha kolay değildir. » (Buharî/tefsîr: 1/112 - Nesâî/cenâiz: 117 - Ahmed: 2/317, 350, 394)

HER ÜMMETE BİR PEYGAMBER GÖNDERİLMİŞTİR

«And olsun ki, her ümmete, Allahʹa kulluk edip tapın; azdırıp saptırıcılardan kaçının! diyerek (uyarıda bulunan) bir peygamber gönderdik. »

Peygamberleri genel ölçü ve anlamda üç grupta toplamak mümkün­dür:

1- Kendilerine semavî kitap verilen ve onu teblîğ ve yürütme ile gö­revlendirilenler.

2- Kendilerinden önceki peygambere indirilen kitabın hükümlerini teblîğ etmekle görevli olanlar.

3- İnen vahiy ile kendilerine ahlâkî kurallar, düzenli hayat ve âhi­retle ilgili bilgiler verilen ve gönderildikleri ümmeti irşatla görevlendirilen­ler. Bunlara kitap indirilmediği gibi, kendilerinden önceki kitapları teblîğ etme görevi de verilmemiştir. Bunlar daha çok uzak ülkelerde olup, daha önce indirilen kitabı ele geçirme imkânlarından mahrum olanlardır.

Yukarıdaki âyetle bu üç gruba da işâret edilmektedir. Ancak her ka­saba ve millete daha çok üçüncü gruba dahil olan peygamberlerden gön­derildiğinde şüphe yoktur.

Ayrıca yeryüzünde bugünkü imkânların ve seri vasıtaların eski çağ­larda bulunmadığını dikkate alırsak, az yukarıda belirttiğim gibi, yeryü­zündeki kavim, ümmet ve milletlere devamlı peygamber gönderildiği hal­de, çoğunun birbirleriyle temas kurma, zahirî bir haberleşme sağlama im­kânları olmamış ve böylece uzak bir ülkede bulunan peygambere indirilen kitabı diğer bütün ülkelerde teblîğ etme görevi verilmemiştir. Böylece her peygamber bulunduğu yerde, İlâhî vahye göre, insanları Allah’ın varlığını, birliğini tasdîka çağırmış ve birtakım ahlâkî kurallarla helâl ve haramla ilgili hükümleri teblîğ etmekle yetinmiştir.

Fâtır sûresinde bu konuya biraz daha açıklık getirilerek şöyle buyu­ruluyor: «Hiçbir ümmet millet yoktur ki, içlerinden, (gelecek felâkete, in­kâr ve sapıklıklarındaki inatlarına karşı) uyarıcı bir peygamber gelip geç­miş olmasın. » (Fâtır Sûresi: 24)

Haberleşme imkânları doğup gelişmeğe başlayınca, Cenâb-ı Hak ar­tık her kavim ve ümmete, kabile ve millete ayrı ayrı peygamber göndermeyip bütün insanlara ve milletlere Allahʹın son mesajını teblîğ edecek bir tek peygamber göndermeyi irâde etmiştir. Kur’ânʹda bu husus şöyle belir­tilmektedir: «(Ey Peygamber! ) Biz seni bütün insanlara ancak (rahmetin) müjdecisi, (azâbın) uyarıcısı olarak gönderdik. Ama insanların çoğu bil­mezler. » (Sebe’ Sûresi: 28)

Ne var ki, her kasaba halkı veya millet ve ümmet kendilerine gönderi­len bu uyarıcı elçilere kendi dil ve kültürlerine göre ayrı ayrı isimler ver­mişlerdir. Kimi öğretici, kimi uyarıcı, kimi filozof, kimi peygamber, kimi mürşit demiştir. Kurʹân bu elçiler hakkında daha çok şu iki ismi kullanmış­tır: Nebi - Resûl.. Peygamber ismi ise, Farsçadan bize geçmiştir, Nebî is­mine karşılık kullanılır ki, haber getiren demektir.

Böylece her kavim ve ümmete peygamber gönderilmişse de, çoğu onların teblîğ ettiği ahlâkî kuralları, helâl ve haramla ilgili hükümleri ve her şeyin başında Allahʹın varlığını ve birliğini, kendi inançlarına, âdet ve geleneklerine, sefih yaşayışlarına ters görerek reddetmiştir. Çünkü pey­gamberlerin getirip teblîğ ettikleri esas ve prensipler insan ruhunun yü­celiğiyle eşdeğerde olup, akıl yoluyla kalp ve kafalara işlenmek özelliğini taşıyordu. Halkın yaşayışı ise, nefis doğrultusunda olup duygu ve şehvete yönelik idi.

Bu düzeyde olan toplumların İlâhî buyruklarla uyum sağlayabilmeleri için yıllarca irşat edilip eğitilmelerine ihtiyaç vardır. O da inkârları önyargı haline gelmemiş, kafalarında köklü bir karanlık oluşmamışsa, o takdirde olumlu sonuç alınabilir. Aksi halde Nuh Peygamberʹin (A. S. ) kavmi ile Fir’­avn ve yandaşları gibi her geçen gün küfür ve inatları artabilir.

Tabii bu arada Cenâb-ı Hakk’ın hidâyet yolunu açması başta gelen olumlu tesirdir ki, dilediği hakkında tecelli ettirir. Şu demektir ki, az-çok aklını, idrâkini kullanıp kendini hidâyetin tecelli edeceği çizgiye getirenler, Allah’ın bu lütfundan nasiplerini alabilirler. Aksine bir yol izleyip ileri çiz­giye değil, gerideki çizgiye kendilerini itenler o lütufdan mahrum kalırlar.

Kurʹân-ı Kerîm, peygamberlerle ilgili açıklamada bulunduktan sonra yaşamakta olan insanlara sesleniyor: İbret ve öğüt almak istiyorsanız, yeryüzünde gezip dolaşın da Cenâb-ı Hakk’a karşı gelip peygamberleri ve mürşitleri yalanlayan donuk kalpli, silik vicdanlı, karanlık kafalı kavim ve milletlerin sonlarının ne olduğunu tarihî harabelere bakıp görün. Onların çoğu insanlıklarına yakışmayanı, ruhlarının taşıdığı fıtrat cevherine ters düşeni yapmışlar, hayat kanunlarını çiğneyip sünnetullaha uymamışlardı. Bu yüzden Allah’ın câri kanunu onlar hakkında hükmünü yürütmüştür. Ge­ride sadece kötü bir isim ve yıkılan medeniyetlerinin (! ) kalıntıları kalmış­tır.

DOĞRU YOLA İLETMEK ALLAHʹA AİTTİR

«Sen onların doğru yola erişmelerini ne kadar arzu etsen, yine de Allah saptıracağı kim­seleri doğru yola iletmez ve onlara yardımcılar da yoktur. »

İnsanlarla Allah arasında «hidâyet» sınırı vardır. Bu sınıra yalnız akıl ve duyularla ulaşmak çok zor, hattâ çoğu zaman imkânsızdır. Ancak her zaman bunun istisnalarının bulunduğunu ve bulunabileceğini unutmamak gerekir. O nedenle Cenâb-ı Hak insan aklını, düşünce ve duygularını ha­kikate çevirip yönlendirmek için kitap indirmiş ve onu teblîğ eden pey­gamber göndermiştir. Böylece peygamberin uyarı ve irşadı sözünü ettiği­miz sınıra yaklaştırıcıdır, fakat tam eriştirici, yani doğru yola sokucu değil­dir. Çünkü peygamberin görevi, hidâyet sınırını gösterip tanıtmak ve ona yaklaşma yöntemlerini öğretmektir. Doğru yola eriştirmek ise Allahʹa ait­tir. O bakımdan peygamber kendisine ayrılan sınırda teblîğ ve irşat göre­vini sürdürür, gerisini Allah’ın yüksek irâdesine ve hidâyetle tecellisine bı­rakır.

O halde peygamber görevini yapar; kul da kendini, aldığı bilgi, ışık ve eğitimle hidâyet sınırına yaklaştırırsa, Cenâb-ı Hakkʹın sünneti gereği, onun elinden tutup doğru yola eriştirmeyi rahmetinin tezahürü olarak ger­çekleştirir.

Hz. Muhammed (A. S. ) Efendimiz, şüphesiz ki âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir. O bakımdan kalbi insan sevgisiyle dolup taşar, onların doğ­ru yola erişmelerini çok arzu eder, bu doğrultuda büyük gayretler sarfederdi. Cenâb-ı Hak, ilgili âyetle bu husustaki sünnetinin ölçüsünü belirterek, herkesin kendi sınırında kalıp görev yapmasını hatırlattı; fazla sıkılıp ar­zu etmenin, üzülüp bir an önce sonuç almanın gereği olmadığına şöyle işâ­rette bulundu: «Sen onların doğru yola erişmelerini ne kadar çok arzu etsen, yine de Allah saptıracağı kimseleri doğru yola iletmez.. » Çünkü on­lar kendi kendilerine yardımcı olmamışlar ve verilen imkânlardan yararlan­mak suretiyle kendilerini hidâyet sınırına yaklaştırmamışlar, bu konuda bir gayretleri de görülmemiştir. Aksine ondan hep uzaklaşmaya çalışmış­lar, durmadan gerideki çizgiye kendilerini itmişlerdir. O bakımdan Cenâb-ı Hak onlara yardımcı olmaz, hidâyete erişmelerinden yana tecellide bulun­maz. Sapıklıkları, inkâr ve azgınlıkları, inat ve hezeyanları her taraftan onları kuşatmıştır. Böylece hidâyet sınırı çok uzaklarda kalmış, araya aşıl­ması zor engeller girmiştir.

ÖLDÜKTEN SONRA DİRİLİP KALKMAK

«Allah, ölen kimseyi tek­rar diriltip kaldırmaz, diyerek olanca yeminleriyle Allah adına yemin etti­ler. Hayır, bu, Allah üzerine hak bir vaʹddır. Ne var ki insanların çoğu bil­mezler. »

Öldükten sonra insanların diriltilip kaldırılması, Allah’ın kurduğu dü­zenin kopmaz bir parçası, hayat zincirinin tamamlayıcı bir halkası ve İlâhî tecellinin ayrılmaz bir safhasıdır. İlâhî kanunların şaşması, değişmesi ve değiştirilmesi düşünülemez. Çünkü mümkün değildir. Allah bir şey hak­kında hükmetmişse, bir şeyin geçmiş ve geleceğini ezelî ilmiyle tesbit edip belirlemişse, artık onu durduracak, kader çizgisinden uzaklaştıracak bir kuvvet yoktur.

Güneş ailesinde yer alan dünyamızın, en son hesaplara, yani radyoak­tif saat metoduna göre, beş milyar yaşında olduğu anlaşılıyor. Birçok püs­kürük kütleler içerisinde, radyoaktif bir madde olan uranyum (U 238) in parçalanmasından meydana gelen ve kimyasal bakımdan kararlı bir madde olan kurşun (Pb 206) bulunmaktadır. Uranyum’un parçalan­ma hızı sabittir. Bu hız «yarılanma süresi» adı verilen zaman biriminde öl­çülüp dünyamızın yaşı belirlenir. Meselâ bir miktar uranyum atomlarını şişeye koyduğumuz andan itibaren parçalanmaya devam edecek ve 4, 5 milyar yıl sonunda şişedeki atom sayısı yarıya düşmüş olacak.

Uranyum ile kurşun atomlarının miktarı 2/1 oranında bulunduğuna göre, kurşun kararlı bir maddedir. Uranyumun parçalanma hızı ise sabit­tir. O halde elde edilen kütlenin yaşını hesaplamak kolaylaşır.

Demek istiyoruz ki, beş milyar yıldan beri güneş ailesi vardır ve hiz­metini aksatmadan sürdürmektedir. Bu İlâhî düzenlemedir ki, sapmadan, hedefinden ayrılmadan yaratıldığı amaç doğrultusunda O’nun varlığını ve birliğini yansıtmaktadır.

Belli bir süreden sonra sistemin değişmesini gerektiren İlâhî plân ha­rekete geçer ve eski sistem yıkılıp yerini yeni sisteme terkeder. Bu defa yeni plân ve kanun hükmünü yürütmeğe başlar ve bu değişme ile kıyâmet denilen olay meydana gelmiş olur.

Ölmemizin bağlı bulunduğu kanun da kıyâmete yakın ikinci sistem ve düzene ayak basmamız için yerini ikinci bir kanuna bırakır. Bu defa o yeni kanun ve bağlı bulunduğu plân hükmünü yürütmeğe başlar. Yeni sistem ve düzenlemenin yeni şartlarına uyum sağlayacak yeni bir beden oluşur da bize yeniden hayat verir. Uranyum nasıl sabit ölçüdeki bir hız­la parçalanıyorsa, boşluktaki sistemler de ayrı biçimde belirlenmiş süre içinde parçalanıp dağılma kanununa bağlanmıştır.

Kurʹân ilgili âyetle kıyâmetin sadece iki sebebini açıklamakla yetin­miştir. Diğer sebeplerini ise, başka sûrelerde açıklar. Buradaki iki sebebi şöyle özetleyebiliriz:

1- İnsanların, hakkında ayrılığa düştükleri şeyin içyüzünü açıkla­mak, haklıyı haksızdan ayırt etmek ve herkesin sınırını bildirip niyet ve ameline göre karşılık vermek;

2- Hakk’ı yalanlayıp kıyâmeti inkâr edenlerin yalancı olduklarını or­taya koymak için Allah’ın vaʹdi (verdiği söz) böylece yerine gelmiş olur.

«OL» EMRİ

«Biz bir şeyin olmasını dilediğimiz za­man, sözümüz ona sadece «ol! » dememizdir; o da oluverir. »

Varlık âleminde illiyet prensibi câridir. Olaylar illet ve sebeplere bağ­lanmıştır. Ama illetleri vücuda getiren nedir? Örneğin su maddesinin mey­dana gelmesi H2O formülün gerçekleşmesine bağlıdır. Hidrojenle oksije­nin belli oranda bir araya gelmesiyle su maddesi oluşur. Bu formülü diğer bir deyimle illiyeti meydana getiren kudret nedir? İlim bize suyu oluşturan maddeleri, onların hangi oranda bileştiklerini ve her birinin özelliğini tes­bit etmektedir. Ama bu iki değişik maddeyi belli sebeplerle ve oranlarda bir araya getiren kanunu, proğramı kim idâre etmektedir? İlim bu soruyu cevapsız bırakmaktadır.

İşte Kur’ân bu kanunu ve proğramı da, onun bir araya getirdiği de­ğişik maddelerin yapılış sebep ve illetlerini de «ol! » emrine bağlamaktadır. Cenâb-ı Hak bir şeyi irâde ettiğinde, önce sebep ve illetlerini «ol! » emriy­le oluşturur. Sonra o sebep ve illetleri yine «ol! » emriyle bir araya getirir de irâde edilen şey vücut bulur.

Bu arada unutulmaması gereken bir husus da şudur: «Ol» emriyle ge­rek sebeplerin oluşup harekete geçmesi, gerekse istenilen maddelerin bir araya getirilip irâde edilen nesnenin oluşması için Cenâb-ı Hak sayılarını bilemediğimiz melekleri görevlendirmiştir. Onlar «ol! » emrinin gereğini belli bir plân ve proğrama göre yerine getirirler.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, her ümmete doğru yolu gösteren, tehlikelere kar­şı onları uyaran peygamber gönderildiği anlatıldı. Böylece her milletin mutlak anlamda peygamber irşadına muhtaç bulunduğuna işâretle yaşa­makta olan milletler uyarıldı.

İnkâr ve haksızlıkta ısrar edip Hakk’ı yalanlayan milletlerin elim akibetini görmek için yeryüzündeki tarihî harabeleri gezip görmeleri tavsiye edildi. Sonra da beşer ruhunu tatmin eden, insanın içinde hem ümit ışı­ğını yakan, hem disiplin sağlayan âhirete inanmanın önemine parmak ba­sıldı.

Aşağıdaki âyetlerle, kendilerini küfür bataklığından Allahʹın yardımıy­la çıkarıp imân selâmetine erişen ashab-ı kiramın, Allah, Peygamber ve Din uğrunda yurtlarını, yakınlarını, mal ve dostlarını terkedip hicret etme­leri üzerinde duruluyor ve buna karşılık kendilerine büyük âhiret mükâ­fatı hazırlandığı gibi, dünyada da şerefli, itibarlı yer ve yurt verileceği açık­lanıyor. Sonra da her durumda Allah’a güvenip dayanmanın yüksek bir irfandan kaynaklandığı üzerinde durularak yaşamakta olan müʹminlere en sağlam kıstas veriliyor.