MEÂLİ:
28- Bir vakitler Rabbin meleklere: «Gerçekten ben, pişmedik kuru çamurdan, biçimlendirilmiş balçıktan bir beşer (insan) yaratacağım.
29- Bu bakımdan onu düzenleyip ruhumdan ona üflediğimde derhal onun için secdeye kapanın» demişti.
30- Bu buyruk üzerine meleklerin hepsi birden secde ettiler.
31- Ancak İBLÎS secde edenlerle beraber olmaktan çekinip (emre uymadı, Âdemʹe secde etmedi).
32- Allah, «ey İblîs, dedi, neyin var, neden secde edenlerle beraber olmadın? »
33- İblîs, «pişmedik kuru, şekillendirilmiş balçıktan yarattığın bir beşere (insana) secde etmem için ben var olmadım» dedi.
34- Bunun üzerine Allah ona: «Çık oradan; çünkü doğrusu sen koğulmuş ve sürülmüşsün!
35- Ve doğrusu hesap-cezâ gününe kadar elbette lânet senin üzerindedir» dedi.
36- İblîs, «Rabbim, öyle ise bana onların dirilip kalkacakları güne kadar mühlet ver» dedi.
37- 38- Allah da, «sen bilinen vaktin gününe kadar mühlet verilenlerdensin» dedi.
İNSANIN YÜCELİĞİ VE AZİZLİĞİ
«Bu bakımdan onu düzenleyip ruhumdan ona üflediğimde derhal onun için secdeye kapanın, demişti. » Bakara sûresinde ilgili 34. âyetin tefsîrinde ve A’raf sûresi ilgili 11. âyetin açıklanmasında belirtildiği gibi, canlılar arasında insanın ayrı bir yeri, farklı bir azizliği söz konusudur. Allahʹın daha çok lütuf ve ihsanına, inâyet ve kerâmetine o lâyık görülmüştür. Bu bakımdan yeryüzünde Allah’ın halîfesi olma şerefiyle onurlandırılmış, Allah’ın tecelli ettiği müstesnâ bir surette yaratılarak her organında Allahʹın hilkat kanununun damgasını taşımakla taltîf edilmiştir.
Meleklerin ona secde etmekle emrolunmalarına gelince: Bu her bakımdan İlâhî kudretin yüceliğini, sınırsızlığını, yegâne tasarruf sâhibi bulunduğunu yansıtma açısından insanın müstesna bir düzeye getirildiğini ve her bakımdan İlâhî rahmetin füyuzatına lâyık görüldüğünü ifâde eder.
O bakımdan aynı konu az değişik ifadelerle Kur’ânʹın tam yedi yerinde anılmıştır. (Bilgi için bak: Bakara sûresi 34, A’raf sûresi 11, İsrâ sûresi 61, Kehf sûresi 50, Sad sûresi 72. âyetlerin tefsiri)
Şeyh Muhyiddîn Arabî (k. s. ) diyor ki:
«Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, «Şüphesiz ki Allah, Âdem’i kendi suretinde yaratmıştır» buyurdu. O halde şu âlem insan için, onun sebebiyle ve onun suretinde yaratılmıştır. Eğer şu âlemde insan denilen varlık yok olursa, âlem de yok olur. Çünkü âlem hem onun için, hem de onun suretinde yaratılmıştır.
Cenâb-ı Hak: «Her can ölümü tadacaktır. » buyurdu. Bu, ruhun şu tabii heykeldeki, yani et, kan ve kemik yığınındaki tedbirine son vermek manasına gelir. Zira ruhun, sözünü ettiğimiz heykeli sevk ve idâre etmesi, dünyada onda eyleştiği süre içinde devam eder. » (Fütuhat-i Mekkiye: 3/107)
ÂDEM PEYGAMBERʹİN SIFATI
Yine Şeyh Muhyiddin Arabî (k. s. ) diyor ki:
«Ona, istersen ilâhî hazretin sıfatıdır, de; istersen İlâhî isimlerin tamamıdır, de; istersen Peygamber (A. S. ) Efendimiz’in: «Allah, Âdemʹi kendi suretinde yarattı. » meâlindeki sözüdür de.. (Hepsi de uygundur ve o bakımdan) Âdem’in sıfatı budur. Çünkü Allah’ın onun hilkatini kendi huzurunda biraraya getirip düzenlemesinden anlıyoruz ki, ona kemâl sıfatı vermiş, onu Ekmel mertebesinde ve bütün isimleri onda toplayarak yaratmıştır. Onun için Âdem, bütün isimleri kabullenmiştir. Bu bakımdan Âdem hakikatı itibariyle âlemin tamamıdır ki, o bu durumda başlıbaşına bir âlem oluyor; ondan başkası ise bu âlemin cüz’leri (parça ve bölümleri) sayılırlar.
O halde insanın Cenâb-ı Hakkʹa nisbeti, bâtınî (içyüzü) cihetiyledir ki, o bu yönüyle dünyada en mükemmel ölçü ve biçimdedir. Âhirette ise, Hakkʹa olan nisbeti, hem zahirî (dış görünüşüyle), hem de bâtınî (iç yüzüyle ve) yönüyledir.
Meleklere gelince: Onların Cenâb-ı Hakk’a olan nisbeti, sadece zahirî cihetleriyledir ve bu da tam ölçü ve anlamdadır. O bakımdan melekler için bâtın diye bir şey söz konusu değildir. » (Fütuhat-i Mekkiye: 2/67)
Görülüyor ki, Âdem (A. S. ) hem âlemin tamamını kendinde toplamıştır, hem de âlem onun için, o da Allah için yaratılmıştır. Böylece âlem, Âdem’in suretinde, Âdem de mecazî deyimle Hakkʹın suretindedir. Aynî zamanda Âdem’in hem zahirî, hem de bâtınî yönleriyle Hakk’a nisbeti vardır. Meleklerin ve cinlerin ise, sadece zahirî yönleriyle Hakk’a nisbetleri söz konusudur. O sebeple de Âdem (A. S. ) yaratılmışların en azizi ve en kâmilidir. Bu hikmete mebnidir ki, bütün meleklerin ona saygı ve taʹzîm göstermeleri emredilmiştir.
ALLAHʹIN KENDİ RUHUNDAN ÂDEMʹE ÜFLEMESİ
«Bu bakımdan onu düzenleyip ruhumdan ona üflediğimde.... »
Allah’ın yarattığı eşya, çoğu zaman Allah’a nisbet edilerek anılın Allah’ın gökleri, Allah’ın melekleri, Allah’ın peygamberi, Allahʹın ruhu gibi tabirler ve terkipler kullanılır. İlgili âyette «ruhumdan.. » sözü de bunlardan biri olabilir, olmayabilir de. Zira ruhun mahiyeti ve hakikati hakkında ciddi bir bilgimiz yoktur. İlmin bu konuda sadra şifa ciddi hiçbir tesbiti söz konusu değildir. Bildiğimiz tek şey, ruhun bütünüyle hayat ve kudret olmasıdır. Aynı zamanda o bir ilâhî sırdır da.. Girdiği yerde hayat ve hareket başlar; yerleştiği varlığın şeklini alır, tıpkı suyun doldurduğu kabın şeklini alması gibi. O bakımdan ölen kimselerin ruhları onların fiziksel yapılarının biçimini almıştır. Gerek Berzah âleminde, gerekse âhirette birbirlerini rahatlıkla tanımalarının sebebi budur. Âhirette yeni oluşup kaldırılan bedenler, dünyadaki bedenlerin suret ve şeklinde tezahür edeceklerdir.
Böylece İlâhî ruh, şekillendirilmiş balçığa girince, orada hayat ve hareket başlıyor. Çünkü ruh Allah’ın ruhu, sûret de Allahʹın suretidir, yani ikisi de O’na mecazî anlamda nisbet edilirler. O halde meleklere «Ruhumdan ona üflediğimde derhal onun için secdeye kapanın! » emredilmesi, Hakk’ın tecelli eden suret ve ruhuna yönelik bir anlam taşır. Onun için meleklerin bu secdesi, ibâdet secdesi değil, saygı, taʹzîm ve onurlandırma secdesidir. Aynı zamanda İlâhî emre itaatin ayrı bir tezahürüdür.
DÜNYA BİR BAKIMA ZITLAR (KARŞITLAR) ÂLEMİDİR
Cenâb-ı Hakk’ın ezelî ilim ve kudretiyle, Dünya denilen aşağı âlemi insanın yaşama yeri olarak plânladığı kesindir. O bakımdan vakti saati gelince Âdem’i balçıktan yaratıp önce Cennet’e koydu. Bu, ileride kafalarda doğacak soruları cevaplamaya yönelik bir tedbir sayılır. Şöyle ki: Şu dünyaya getirilmemiz de neye? Madem Cennet ve ebedî bir hayat önümüzde bizi beklemektedir, doğrudan o hayata gözlerimizi açmamız daha rahat ve huzurlu olmaz mıydı? Şeklinde birtakım istifhamlar birbirini izler. Cenâb-ı Hak, ilk insan Âdem babamızı dünyaya getirmeden Cennet’e koymak suretiyle bu kabil istifhamları cevaplamış ve şüpheleri gidermiş bulunuyor. Hayatın zevkini, anlamını, hikmetini, çilesini görmeyen, tatmayan bir kimsenin doğrudan Cennet’e girmesi fazla bir şey ifade etmez, yani o yüksek nîmetin kıymeti anlaşılmaz. Anlaşılmayınca da hem değer ölçüsü bilinmez, hem de yaratanına lâyıkıyla hamd ve şükür duygusu gelişmez.
O bakımdan Cenâb-ı Hakk’ın ezelî sünnetlerinden biri de, olayı meydana getirmeden önce sebeplerini oluşturmaktır. İblîsʹe de meleklerle birlikte Âdem’e secde etmesi için emredilmesi bu ön sebepler zincirinin bir başka halkasını oluşturuyordu. Oysa Cenâb-ı Hak, İblîsʹin hılkatındaki özelliğini ve o bakımdan secde etmiyeceğini çok iyi biliyordu. Ne var ki ileride mazeret beyânına imkân vermemek için sebep ve illetleri oluşturup meydana getirmeyi hikmeti gereği daha uygun görmüştür. Böylece Âdem’in karşısına zıddını getirip koydu ve dünyayı zıtlarla (karşıtlarla) donattı.
Böyle bir düzen kurmasaydı, Âdem’in (A. S. ) yaratılması gereksiz veya hikmetsiz kalırdı. Zira dünya hayatına canlılık kazandıran, daha doğrusu onu bayındır hale getiren daha çok birbirine zıt fikirlerin, görüşlerin, inançların sürtüşme ve tartışması; rekabet duygusunun kabarması ve öne geçme hırs ve isteğinin belirmesidir. Aynı zamanda zıtlara hareket sağlayan ve onları sonu gelmeyen rekabet havasına sokan, nefis ile İblîsʹtir. İndirilen kitap, gönderilen peygamber nefis ve İblîs’in dürtüşlerinin tehlikeli boyutlara ulaşmasını önlemeğe, insanı arzu ve hevesleriyle birlikte meşru sınırlar içine almaya, onun duygu ve düşüncelerini aklının emrine, aklını da imânının kumandasına vermeye yönelik bir başka tedbirdir.
ZITLARIN SÜRTÜŞMESİ
İblîs dumansız ateşten veya ışından ve aynı zamanda Âdem’den önce yaratıldığı için kendisinden sonra yapışkan kokuşmuş balçıktan yaratılan Âdem’i (A. S. ) kendine rakip ve karşıt görerek, ilâhî emre rağmen ona secde etmedi. Zira her iki varlıkta da nefis denilen bencil duygu bulunuyordu. Meleklerde ise bu duygu bütünüyle yoktur. Derken İblîs’te kıskançlık duygusu gittikçe kabarmaya başladı ve sonunda ardı arkası gelmiyecek bir düşmanlığa dönüştü.
İşte böylece İblîsʹin ilâhî emre muhalefet edip secdeden kaçınması, o yüzden lânete uğrayıp Cennetten kovulması, kıyâmete kadar mühlet istemesi ve isteğinin kabul edilmesi hep dünya hayatında bu iki ayrı tür arasında sonu gelmeyen mücadele ve sürtüşme ortamını hazırlamaya, hayata bir bakıma canlılık kazandırmaya yönelik ilâhî plân ve proğramın uygulama alanına yönelen bir başka bölümüdür.
Ayetler arasında bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, ilk insan Âdemʹin (A. S. ) balçıktan yaratıldığı ve meleklerin onun için secde etmesinin emrolunduğu konu edildi. İblîsʹin İlâhî proğram gereği, kıskançlık duygusunun kabardığı, o yüzden Âdemʹe secde etmiyerek İlâhî emre karşı geldiği ve kıyâmete kadar kendisine mühlet verildiği açıklandı.
Aşağıdaki âyetlerle, kendisine mühlet verilen İblîsʹin kıyâmete kadar ihlâs üzere amel eden muttaki müʹminler dışında diğer insanları azdırıp sapıttırmaya çalışacağı konu ediliyor. Sonra da İblîsʹin çağrısına kulak verip uyanlar cehennem azâbıyla tehdît edilerek gereken uyarılar yapılıyor. Arkasından imân temeli üzerinde Allahʹtan korkup kötülüklerden sakınan mü’minler için Cennet’te hazırlanan birçok nîmetlerden haber veriliyor ve Cennet’in huzur yurdu olduğu anlatılıyor.