Enbiya Suresi 30-35. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

اَوَلَمْ يَرَ الَّذِينَ كَفَرُوا اَنَّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ اَفَلَا يُؤْمِنُونَ وَجَعَلْنَا فِي الْاَرْضِ رَوَاسِيَ اَنْ تَمِيدَ بِهِمْ وَجَعَلْنَا فِيهَا فِجَاجًا سُبُلًا لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ وَجَعَلْنَا السَّمَاءَ سَقْفًا مَحْفُوظًا وَهُمْ عَنْ اٰيَاتِهَا مُعْرِضُونَ وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ فِي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ وَمَا جَعَلْنَا لِبَشَرٍ مِنْ قَبْلِكَ الْخُلْدَ اَفَا۬ئِنْ مِتَّ فَهُمُ الْخَالِدُونَ كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ وَنَبْلُوكُمْ بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ فِتْنَةً وَاِلَيْنَا تُرْجَعُونَ

34.

İnkar edenler, göklerle yer bitişikken, bizim onları ayırdığımızı ve diri olan her şeyi sudan meydana getirdiğimizi görmediler mi? Hala inanmayacaklar mı?

Diyanet İşleri

31.

Onları sarsmasın diye yere de sabit dağlar yerleştirdik ve (varacakları yere) yol bulabilsinler diye ondan geçitler, yollar meydana getirdik.

32.

Gökyüzünü de korunmuş bir tavan yaptık. Onlar ise oradaki, (Allah'ın varlığını gösteren) delillerden yüz çevirmektedirler.

33.

O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratandır. Her biri bir yörüngede yüzmektedirler.

34.

Biz, senden önce de hiçbir beşere ölümsüzlük vermedik. Şimdi sen ölürsen, onlar ebedi mi kalacaklar?

35.

Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak hayır ile de şer ile de deniyoruz. Ancak bize döndürüleceksiniz.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

30- İnkârcı sapıklar, göklerin ve yerin bitişik olduğunu, onları bizim ayırdığımızı ve her canlı olanı sudan yaratıp meydana getirdiğimizi görüp anlamıyorlar mı? Hâlâ inanmıyorlar mı?

31- Yeryüzü, insanları sarsıp çalkalar diye onda sâbit dağlar oluş­turduk (da sarsıntıyı önledik); doğru hareket edebilsinler (şaşırmadan va­racakları yere varsınlar) diye onda yollar, geçitler meydana getirdik.

32- Göğü de (bozulup dengesizliğe düşmekten) korunmuş bir tavan (gibi) yaptık. Halbuki onlar, bundaki belge ve delillerden yüzçeviriyorlar.

33- Gece ve gündüzü; Güneş ve Ayʹı yaratan O’dur. Her biri bir yörüngede yüzüp gitmektedir.

34- Senden önce de hiçbir insana (Dünyaʹda) ebedîlik vermedik. Sen ölürsün de onlar ebedî mi kalırlar?

35- Her canlı ölümü tadacaktır ve sizi imtihan olsun diye iyilik ve kötülükle mübtelâ kılarız, (yaratılışınız bu iki şeyi işlemeye müsaiddir). Sonunda bize döndürüleceksiniz.

İLGİLİ HADÎSLER

Ebû Hüreyre (R. A. ) anlatıyor:

«Peygamber (A. S. ) Efendimize dedim ki: «Ey Allahʹın Resûlü! Seni görünce gözlerim aydınlanıyor, içim rahatlıyor, huzura kavuşuyorum. Bize her şeyden haber ver. » Bunun üzerine şöyle buyurdu: «Her şey sudan ya­ratılıp meydana gelmiştir. » (Müsned-i Ahmed: 2/295, 323, 324, 493- İbn Ebî Hâtim)

İLMÎ YÖNÜ

GÖKLERLE YERİN ÖNCELERİ BİTİŞİK OLMASI

«İnkârcı sapıklar, göklerin ve yerin bitişik olduğunu, onları bizim ayırdığımızı... görüp anla­mıyorlar mı? »

Kur’ân ilgili âyetle astronomi (yıldızları konu edinen bilim) de önemli bir konuya parmak basıyor ve temel bilgi vermek suretiyle ilim adamlarına hareket noktası belirliyor. Günümüze kadar bu ilim dalındaki araştırma­larla birçok sistemler hakkında kesin bir sonuç elde edilmemişse de, ba­zı hususlarda Kur’ân’ın verdiği ana fikre yaklaşılmıştır. Şöyle ki: İlim bize Güneş Sistemi’nin nasıl meydana geldiğini kesin şekilde ortaya koyama­mıştır. Bazı ilim adamları Güneş’i çevreleyen gaz kümesinin yer yer yo­ğunlaşması sonucunda gezegenlerin meydana geldiğini ileri sürerken ve­ya varsayarken; diğer bazı ilim adamları, Dünya dahil, dokuz gezegenin Güneş’ten kopma birer parça olduklarını belirtmişlerdir.

Eğer «gökler» tabirinden maksat «Güneş Sistemi» ise, Kur’ân geze­genlerin güneşten kopma parçalar olduğunu açıklıyor demektir. Yok bu tabirden maksat bütün yıldızlar, sistemler ve galeksiler ise, hepsinin ön­celeri gaz halinde tek parça olduğunu, sonra o gazın yoğunlaşarak katı­laştığını ve arkasından bölünüp parçalandığını ve öylece bugünkü duru­mun meydana geldiğini belirtiyor demektir.

Kur’ân’ın astronomi ile ilgili verdiği bu ana fikir, diğer bir deyimle te­mel bilgiden hareketle gerçeği araştırıp bulmak, konuyla ilgili ilim adam­larına düşmektedir.

Gökten düşen meteorlar ve keşfedilen Ay üzerindeki incelemeler, yer­küreyle diğer gezegenler ve yıldızlarda aynı elementlerin bulunduğunu ve bu açıdan bakılınca hepsinin aynı bütünün bölünmüş parçaları olduğunu gösteriyor.

HER CANLI SUDAN YARATILMIŞTIR

«Ve her canlı olanı sudan yaratıp meydana getirdiğimizi görüp anlamıyorlar mı? Hâlâ inanmıyorlar mı? »

Su nedir? Su: İki molekül hidrojen ve bir molekül oksijenden oluş­muş, renksiz, kokusuz bir maddedir.

İlim adamlarının su hakkında tesbit edip verdikleri bilgileri toplayıp biraraya getirmemiz mümkün değildir. Ancak bu konu üzerinde ana fikir mahiyetinde açıklamada bulunanlardan önemli gördüğümüz bir parçayı tefsirimize almayı yararlı gördük:

«Bilindiği gibi, bütün hayat, suda, maddelerin bir eriyiği olan protop­lazma da oluşur. Bununla korunur ve sürekliliği sağlanır. Susuz hiçbir protoplazma mevcut olmayacağı gibi, protoplazmasız da hayatın oluşma­yacağı açıktır. Kuşkusuz sadece insan bünyesi değil, dünyamızda mevcut bütün bitki, hayvan ve bakteri gibi hayat şekillerinde de su mevcut olup, susuz bunlar da var olamazlardı.

Su, hayatın sadece temeli değil, aynı zamanda yaşayan varlıkların büyük bir ekseriyetinin barınağı yani bir bakıma evidir de.. Çünkü bitki ve hayvanların gerek sayısal, gerekse kütlesel olarak onda dokuzu suda ya­şamaktadır.

Hayatın önce suda doğması nedeniyle su, genel anlamda «beşiğimiz» ve karalar üzerindeki varlıkların ergeç tekrar bu atalar evine dönmeleri nedeniyle de «mezarımız» olacaktır.

Yeryüzünde sihirli bir faaliyet olarak tanımlanan «hayat» için gerek­li olan maddelerden biri de su’dur. Dünyamızda su ve hayat birbirlerin­den ayrılmayacak biçimde içiçe girmiş ve birbirine kenetlenmiştir. Hepi­mizin bünyesinde %70 oranında su bulunmakta ve etrafımızı saran mad­delerin pek çoğu suda yapılmış ürünlerden oluşmaktadır. » (Bilim ve Teknik: 165. sayı/Ağustos 1981)

Her şeyin, özellikle canlıların sudan yaratılıp meydana getirildiğine dair Kur’ânʹda üç âyet bulunmaktadır. Önce onların meâllerini, sonra da aradaki az farkı belirtelim:

«Allah hareket edip debelenen her canlıyı sudan yaratmıştır.. » (Nûr Sûresi: 45)

«O ki, sudan bir insan (türü) yarattı.. » (Furkan Sûresi: 54)

«Ve her canlı olanı sudan yaratıp meydana getirdiğimizi görüp an­lamıyorlar mı? Hâlâ inanmıyorlar mı? » (Enbiyâ Sûresi: 30)

Nur sûresinde «dabbe»nin sudan yaratıldığı, Furkan sûresinde «beşer»in sudan yaratıldığı ve Enbiya sûresinde canlı olan her şeyin sudan yaratıldığı açıklanıyor.

Dabbe: Yeryüzünde yürüyen, hareket eden her canlıyı kapsayan bir isimdir. Böylece insan başta olmak üzere bütün hayvanların sudan ya­ratılıp meydana geldiği anlaşılıyor. Sonra insanın mükerremliği dikkate alınarak Furkan sûresinde «beşer»in sudan yaratılıp meydana geldiği be­lirtilerek umumdan sonra hususa yer veriliyor. Çünkü «beşer»den mak­sat ve en yaygın olan mana, insandır. Konumuzu oluşturan Enbiyâ sûresi­nin ilgili âyetinde ise, mevzu daha kapsamlı anlatılarak hem hayvanları, hem insanları, hem bitkileri içine alacak şekilde bir tabir kullanılarak «can­lı olan her şey» deniliyor.

Görüldüğü gibi, aynı konuyla ilgili az farkla beyân edilen üç âyet bir­araya getirilince asıl maksat daha iyi anlaşılıyor ve böylece zihinlerde si­linmez izler bırakılarak idrâkler uyanık tutuluyor.

O halde İlmî araştırmalar ilerledikçe, elde edilen müsbet sonuçlar Kur’ân’ı tasdîk etmekte ve onun İlâhî olduğuna şehadet etmektedir.

SABİT DAĞLARIN OLUŞTURULMASI

«Yeryüzü, insanları sarsıp çalkar diye onda sâbit dağlar oluşturduk (da sarsıntıyı önledik).. »

Bilindiği gibi yeryüzündeki kara parçalarının dörtte birini dağlar kap­lar. Yer kabuğunu meydana getiren katmanlar, oluştukları çağlardaki esas durumlarını çok ender olarak saklarlar. Bu katmanlar, dünyanın geçirdiği jeolojik çağlar içinde zaman zaman oluşarak, yükselerek, kıvrılarak, kırı­larak türlü kıpırdamalara uğramışlardır.

İlâhî plân ve düzenleme gereği, sözü edilen şekilde dağların oluşma­sında ve sonra sabitleşip kalmasında birçok yararlar vardır. Onları şöyle özetliyebiliriz:

1- Ekvatorda dakikada 27 km. hızla kendi ekseni etrafında, saatte 110. 000 km. hızla güneşin etrafında baş döndürücü bir süratle dönen dün­yanın kara parçalarının dörtte biri dağ olmasaydı, bugünkü denge olmaz­dı. Birtakım sarsıntı ve çalkantılar meydana gelirdi. Kur’ân özellikle dağ­ların bu faydası üzerinde durmakta ve bunu tam on yerde az değişik keli­me ve anlatımla işlemektedir. (Bilgi için bak: Ra’d Sûresi: 3- Hicr Sûresi: 19- Nahl Sûresi: 15- Enbiyâ Sûresi: 31- Neml Sûresi: 61- Lukman Sûresi: 10- Fussilet Sûresi: 10- Kaf Sû­resi: 7- Murselat Sûresi: 27- Naziât Sûresi: 32. âyetlerin tefsiri) Diğer birçok önemli konularda olduğu gibi, bu konuda da Kur’ân araştırıcılara, meraklılara ana fikir ve temel bilgi vermekte ve aynı zamanda üzerinde dikkatle durulması için de on yerde zikretmektedir.

2- Şiddetli kasırga ve fırtınaları daha az zararsız hale getirir.

3- Hava akımını ayarlamada rol oynar.

4- Kaplı bulunduğu bitki örtüsüyle havayı temizleyip filitre görevini yapar.

GÖK, DENGESİZLİKTEN KORUNMUŞ BİR TAVANDIR

«Göğü de (bozulup den­gesizliğe düşmekten) korunmuş bir tavan (gibi) yaptık. Halbuki onlar bun­daki belge ve delillerden yüz çeviriyorlar. »

Fezadaki sistemler ve yıldızlar üzerinde asırlardır birçok araştırma ve incelemeler yapılmaktadır. Bu konuda bilmediklerimiz bildiklerimizden çoktur. Kurʹân bu konuda da bazı ipuçları ve ana fikirler vermekte, in­san aklına ışık tutarak yol göstermektedir. Göklerin bozulup dengesizliğe düşmekten korunması ve yeryüzüne -bizim bakış açımıza göre- bir tavan durumuna getirilmesi bize neleri hatırlatıyor veya ilhâm ediyor?

Önce şunu belirteyim ki: İlmî araştırma bize uzaydaki yıldızlar, geze­genler ve sistemler hakkında Kur’ân’ı tasdîk eder mahiyette şu bilgiyi ver­mektedir: «Gezegenler ve yıldızlar uydularını kendilerine çekerler. Güneş, dünya ve öbür gezegenler sanki görünmez bağlarla bağlıymışlar gibi uy­dularını kendileriyle birlikte onlara has yörüngeleri içinde ve doğrultu­sunda döndürürler ki buna çekim kanunu diyoruz. Bu durumda uydular neden gezegenlerin üzerine düşmezler? Çünkü gezegenlerin çevresinde hızla dönmeleri onlara santrifüj kuvveti denilen bir kuvvet vermektedir. Böylece uydular gezegenlerine çekim kanunuyla bağlanırlar, ama santri­füj kuvvetiyle onlardan uzaklaşırlar. Bu iki kuvvet birbirine eşit olduğu için uydular, gezegenlerinin üzerine düşmedikleri gibi onlardan uzaklaşıp uzayda kaybolma tehlikesiyle de karşılaşmazlar. Onlar sadece yörünge­leri içinde dönerler.

İşte kâinatı bir bütün olarak bu açıdan incelediğimizde, sistemlerinde zincirleme birbirine aynı çekim kanunuyla bağlı bulunduklarını ve bunun Arş’a kadar uzandığını, Arş-ı A’lâʹnın bütün sistemler üzerinde tarifi müm­kün olmayacak kadar büyük bir çekim kuvveti bulunduğunu söyleyebili­riz veya böyle varsayabiliriz.

İnkârcı maddeciler, Allah’ın varlığına ve birliğine delâlet eden bun­ca âyet ve belgeleri görmeyip haktan yüzçevirirler. Doğrusu şaşılacak şey!

Dünyayı hem kendi ekseni, hem de güneşin çevresinde belli kanun­larla döndüren Yüce Kudret, gece-gündüzü oluşturmakta ve güneş ile ayın her birinin kendine ait yörüngesinde yüzüp seyretmesini sağlamakta ve «gecenin de gündüzün önüne geçemiyeceğini» belirterek, dünyanın ters dönüş yapmıyacağını, yani hep batıdan doğuya doğru dönüşünü sürdüre­ceğini hatırlatmakta ve böylece kurduğu plânın kusursuz uygulandığını bize öğretmektedir.

HİÇBİR İNSANA DÜNYADA ÖLÜMSÜZLÜK VERİLMEMİŞTİR

«Senden önce hiç­bir insana (dünyada) ebedîlik vermedik. Sen ölürsün de onlar ebedi mi ka­lırlar? Her canlı ölümü tadacaktır.. »

Ölüm, değişmez bir kanundur. Her canlı mutlaka onu tadacaktır. Bun­dan kurtuluş yoktur. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ı bilip anlama, inanıp bağlan­ma, hayatın tadını alıp onu hep arzulama, nîmetin kıymetini idrâk etme, yüksek ve sonsuz nimetlere hazırlanma ancak dünyada mümkündür. O bakımdan dünya hayatı, ebedî hayata hazırlanma dönemidir.

Bunun için ikinci, fakat ebedî hayatın asıl değerini takdir edebilmek için ölmemiz gerekiyor.

Ölüm denilen geçişten ne peygamberler, ne imparatorlar, ne kahra­manlar, ne veliler, ne de âlimler kurtulabilmiştir. Yol budur; sünnetullah tahvîl ve tebdîl kabul etmez.

İsa Peygamber’in (A. S. ) diri olarak göğe yükseltilmesi ve hâlen diri olarak orada beklemesi; bir rivâyete göre, Hızır ile İlyasʹın (selât-ü selâm onlara olsun) hâlen hayatta olup İlâhî kudretin bazı tecellilerini yansıtma­ları, ölüm hakkındaki genel kaideyi bozmamaktadır. Çünkü bunlar da kı­yâmet kopmadan önce mutlaka ölüm şerbeti içeceklerdir.

İMTİHAN OLSUN DİYE İYİLİK VE KÖTÜLÜKLERİN KISTAS GÖSTERİLMESİ

«Ve sizi, imtihan ol­sun diye iyilik ve kötülükle mübtelâ kılarız, (yaratılışınız bu iki şeyi işle­meye müsaittir). Sonunda bize döndürüleceksiniz. »

Her şey zıddıyla daha iyi anlaşılır ve gelişme sağlar. Âyette bilhassa bu kurala dikkatlerimiz çekiliyor. İblîs’in Âdem’in (A. S. ) karşısına çıkması, ruh iklimine nefis denilen karşıt duygunun yerleştirilmesi, yararlı ve za­rarlı şeylerin birbirini izlemesi hep bu hikmete dayanır.

Böylece insan ömür boyunca zıtlar âleminde, zıtlarla dolu bir yolda yürür. İyilik ve kötülük, hak ve bâtıl bunların başında gelen zıtlardan iki­sidir. İnsan hangi tarafa daha çok meylederse, onunla vasıflanır, diğer bir tabirle o tarafın rengini alır. Unutmayalım ki, -peygamberler müstesnâ- hepimizin hayatında bu iki kavramın yeri ve anlamı, hükmü ve sonucu sözkonusudur. Sonunda insan hangi renge boyanırsa, o renkle Allah’a dön­dürülür.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, Allahʹın varlığına, birliğine, kudretinin erişilmezliğine delâlet eden yedi kadar belge sıralandı. Böylece insan aklına mal­zeme verilerek ışık tutuldu ve hareket noktası belirlendi. Ölümlü bir ha­yatta ömrü en iyi şekilde değerlendirmemize dikkatler çekilerek zıtlar âle­minde yaşadığımız hatırlatıldı.

Aşağıdaki âyetlerle, bunca âyet, belge ve kanıt karşısında hâlâ ger­çeği görmeyip Hz. Muhammedʹi (A. S. ) alaya alan şaşkınların yaramaz ha­li konu ediliyor. Peygamberʹin (A. S. ) haber verdiği azâbın hemen inmesini acele eden inkârcıların ne yazık ki, inanmadıkları o azâptan kurtulamıyacakları, o bakımdan acele etmenin bir anlam taşımadığı hatırlatılıyor. Son­ra da tarih boyunca inkârcı şaşkınların hakka karşı düşünce ve davranış­larının hep aynı olduğu bildirilerek Hz. Peygamber (A. S. ) ve arkadaşları teselli ediliyor.