MEÂLİ:
33- Onların söylediklerinin seni üzdüğünü çok iyi biliyoruz. Gerçekte onlar seni yalanlamıyorlar, fakat o zâlimler bile bile Allahʹın âyetlerini inkâr ediyorlar.
34- And olsun ki, senden önce gönderilen nice peygamberler de yalanlanmıştır, ama onlar bizim yardımımız kendilerine gelinceye kadar yalanlandıkları şeylere ve kendilerine yapılan eziyetlere katlanıp sabrettiler. Allahʹın (va’dettiği) sözlerini değiştirecek (hiçbir kuvvet) yoktur. Hem and olsun ki, sana o peygamberlerin haberinden bazı bölümler de geldi.
35- Ama eğer onların yüzçevirdikleri sana ağır geliyorsa; hemen onlara daha başka bir âyet (benzeri olmayan bir muʹcize) getirmen için yerin derinliklerine bir tünel veya göğe (yükselmeğe) bir merdiven aramaya koyul, güç getirebilirsen (durma, gerçekleştir). Eğer Allah dileseydi onları doğru yol üzerinde toplayıp biraraya getirirdi. Sakın sen bilgisizlerden olma!.
36- (Hakkʹa çağrıya) olumlu cevap verenler, ancak (seni gönülden) dinleyip kulak verenlerdir. Ölüleri ise ancak Allah diriltir; sonra da hepsi Oʹna döndürülürler.
İNİŞ SEBEBİ
Müfessir Süddî’ye göre, el-Ahmes ile Ebû Cehl karşılaştılar. el-Ahmes ona dedi ki:
- Ya Ebaʹl-Hakem! Şu anda burada ikimizden başkası bulunmuyor. Muhammed hakkında ne dersin, O doğru sözlü müdür, yoksa yalancı mıdır?
Ebû Cehl şu cevabı verdi:
- And olsun ki, Muhammed doğrudur ve doğru sözlüdür. O, hayatında hiç yalan söylemedi, diyebilirim. Ne var ki, KUSAY Oğulları (Peygamberin soyu ve hanedanı) sancağı, gelen hacılara su dağıtmayı, Kâbeʹnin hâcipliğini, toplanan şûrâyı, ve peygamberliği kendi ellerinde toplayıp tutarlarsa geriye ne kalır? Biz Kureyşliler Ona uydu olmaktan başka bir yol bulamayız. Muhammed’e karşı çıkmamın ve Onu yalanlamamın sebebi işte budur!.
Bu nedenle yukarıdaki âyetler indi. (Esbâb-ı Nüzul/Nisaburî - Lübab - Kurtubî - İbn Kesîr - İbn Cerîr)
Diğer bir rivâyet:
Ebû Cehl bir gün Peygambere, «Seni ne suçluyor, ne de yalanlıyoruz; ancak getirdiğin şeyi kabul etmiyoruz. » demişti. Bunun üzerine yukarıdaki âyetler inmiştir. (Lübab - Tirmizî: Hz. Ali (R. A. )den. İbn Kesîr - Esbâb-ı Nüzûl)
Başka bir rivâyet :
Hars b. Âmir, Kureyşlilerden birkaç adamla birlikte Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize gelip dediler ki: «Senden önceki peygamberler nasıl kendi kavmlerine birtakım mu’cizeler göstermişlerse, sen de bize (bizim arzu ettiğimiz) bir muʹcizeyi göster, o takdirde sana imân ederiz. »
Bu sebeple yukarıdaki âyetler inmiştir. (Lübab)
İLGİLİ HADÎSLER
«En şiddetli belâ peygamberleredir. Sonra da derece derece değişir. Kişi dinine bağlı bulunduğu oranda belâ ile karşılaşır. Dinine sıkı sıkıya bağlanmışsa, belâsı şiddetli olur; dininde gevşek ise, ona göre belâya (çetin sınava) uğrar. Böylece belâ (çetin sınav) kuldan hiç ayrılmaz, O, yeryüzünde hatâsız (günahsız) gezinceye kadar onu terketmez. » (Buharî/merzâ: 3 - Tirmizî/zühd: 57 - İbn Mâce/fiten: 23 Ahmed: 1/172, 174, 180, 185 - 6/369 - Dâremî/rikak: 67)
PEYGAMBERİ YALANLAMIYORLARDI
«Gerçekte onlar seni yalanlamıyorlar, fakat o zalimler bile bile Allahʹın âyetlerini inkâr ediyorlar. » Âyetin iniş sebeplerinden de anlaşıldığı gibi, Mekke ileri gelenleri Peygamber (A. S. ) Efendimize, yalancı, diyemiyorlardı. Ancak kişisel çıkarlarına, biraz da onurlarına ve baş olma sevdalarına dokunduğu için getirdiği, ortaya koyduğu dini hayal ürünü sayıyor, Muhammedʹin (A. S. ) ister istemez böyle bir hayale kapıldığını iddia ediyorlardı. Bazan bu iddiaları büsbütün ölçüsünü kaçırıp iyice saçmalıyorlar; Peygambere, sihirbaz, eskilerin masallarını anlatan hikâyeci, şâir ve benzeri şeyleri yakıştırmaya çalışıyorlardı.
Ama her şeyden önce, onların bu tuğyan ve hakka karşı başkaldırmalarında haset ve baş olma arzusunun payı çok büyüktür.
Peygamberimiz (A. S. ) için «Yalan söylüyor» diyemiyorlardı, çünkü Mekke ve çevresi Muhammed’in (A. S. ) doğru bir insan olduğunu biliyor ve hiç tereddüt göstermeden kabul ediyorlardı. el-Emîn = Güvenilir adam denilmesi de bundandır.
Kâbe’nin hâcipliğini yapmak, gelen hacılara su dağıtmak, toplanan şûrâya başkanlık etmek onlar için başlıbaşına bir şerefti. Bir de peygamberlik payesini buna eklersek, karşı gruba bir paye kalmıyordu. Çünkü Hz. Muhammedʹi (A. S. ) hak peygamber kabul ettikleri takdirde ister istemez bütün bu şeref ve payeler Ona ve hanedanına geçecekti.
İşte Kureyş ileri gelenlerinin asıl endişesi bu idi.
Aşk insanı nasıl kör ederse, kin ve haset de insanı öylece kör ve sağır yapar. Gerçek bu olunca, kin ve haset ateşinin önünde ne kadar ahlâk, fazîlet ve hakseverlik varsa hepsi çiğnenip yakılır.
Başta Ebû Cehl olmak üzere Mekke müşriklerinin son dine ve son nebiye karşı tutumları bu idi. Kur’ân onların psikolojik yapılarını bu doğrultuda tasvir etmektedir. Çünkü her derdin bir devâsı vardır. Ama haset, makam hırsı, şan ve şeref ihtirasının devâsı yoktur. Ancak haset edilen, kin beslenen adamın yükseldiği makam ve mertebeden başaşağı düşmesi veya ölmesi bu derdin ilâcı olabilir.
İNSAN YÜKSELDİKÇE DÜŞMANI ÇOĞALIR
«And olsun ki, senden önce gönderilen peygamberler de yalanlanmıştır. »
Kur’ân ilgili âyetle, Peygamber (A. S. ) Efendimizi teselli ederken, daha önce gelip geçen her peygamberin bu tür yalanlama, tehdît, eziyet ve kara sürme, çamur atma gibi saldırılara mâruz kaldığını hatırlatıyor. Bunun böyle olmasında başlıca üç sebep vardır:
1. Büyük dâvaların, yüce amaçların ancak büyük himmetlerle, çetin mücadelelerle, üstün fedakârlık ve ferağat-i nefs ile gerçekleşebileceğinde şüphe yoktur.
2. İnsanlar yükseldikçe düşmanları da o nisbette çoğalır. Peygamber en büyük insan ve yüce makam sahibi olduğuna göre, ona düşmanlık edenlerin de o nisbette azgın, inatçı, hilekâr, kinci ve hasetçi olması normalde
3. Kişisel çıkarların ön plâna alındığı bir ülke veya toplumda fazîletin ortam bulması çok zor, hattâ bazan imkânsızdır. O gibi toplumlarda rezîlet önde gider.
Günümüzde de post kavgasına tutuşanların bitip tükenmiyen tartışma ve sürtüşmeleri -hiçbir fazîlet kıstası tanımaksızın- gemi azıya alıp gitmektedir. Kişisel çıkarların ön plânda tutulduğu her ülkede durum bundan farksızdır. Ama neticesi çok tehlikeli ve üzücüdür. Frenlenmediği takdirde ülkeye pek pahalıya mal olur.
ALLAH VAʹDİNDEN DÖNMEZ
«Allahʹın (vaʹdettiği) sözlerini değiştirecek (hiçbir kuvvet) yoktur. »
Haktan yana olup, sebepler zincirine tutunarak insanlığın saadeti için Allah isminin daha yüce olması amacıyla bâtıl ve küfürle mücadele edenlere, Allahʹın yardım edeceği vaʹdedilmiştir. Bu Onun sünneti gereğidir. Allah verdiği sözünden aslâ dönmez. Kendisiyle kulları arasındaki imkân sınırı, değişmiyen sünnetidir. Bu sınıra gelebilen müʹminlere mutlaka yardım ve rahmet kapıları açılır. Gelemiyenlerin şikâyetçi olmalarına gerek yoktur; kendilerini kınamaları daha uygun olur. Çünkü Allah’ın kanunları değişmez. O kanunlara uyanlar mutlu, uymayanlar mutsuz olurlar.
O halde müʹminler dış görünüşüyle ne kadar hizmet verirlerse versinler, eğer nefsleri önde gidiyorsa veya belirtilen sınıra kendilerini sistemli biçimde getirememişlerse, o takdirde Allah’ın yardımına mazhar olmaları düşünülemez.
Özetliyecek olursak, Sünnetullah gereği, Allahʹın yardımı şartlıdır. Müʹminlerin tutumu, hizmeti ve mücadelesi şartlarla uyum halinde ise, yardıma erişirler; değilse erişemezler. Kur’ân bunu bir cümle ile özetlerken şöyle diyor: «Ey iman edenler! Eğer siz Allahʹa (Onun dinine, peygamberine ve Oʹnun yolunda olanlara) yardım ederseniz, o da size yardım eder de ayaklarınızı sâbit kılıp kaydırmaz. » (Muhammed sûresi: 7)
BEYNİ YIKANMIŞ İNKÂRCILARA MUʹCİZE GÖSTERMEK
Mekke ileri gelenlerinin çoğu, belirttiğimiz gibi, Muhammedʹe (A. S. ) inanıp uyacak olursak şeref ve itibarımız düşer, artık baş değil uydu oluruz, ister istemez Onun emirleri altına gireriz, diye düşünüyorlar ve bu duruma düşmemek için de şiddetli muhalefet gösteriyorlar, düşmanlıkta çok ileri gidiyorlardı. Ama hepsi de Muhammed (A. S. )ın yalan söylemediğini çok iyi biliyor, ancak peygamberlik iddiasında yanıldığına, bazı hayallere kapıldığına hükmediyorlardı. Hedef; makam, şeref, söz sahibi olmak gibi geçici ve ârızî sıfatlar olunca, ara yerde hak ve fazîlet çiğnenir, ölçü ve ahlâk diye bir şey kalmaz; bu açıdan bakınca Mekkelilerin o günkü tutumları daha iyi anlaşılır.
Her şeye rağmen inananların her geçen gün artması onları çileden çıkarıyor, Muhammed (A. S. ) sevgisini gönüllerden silmek için hileli yollara başvuruyor, akla gelmedik âyetler, muʹcizeler istiyorlardı. Halbuki Hz. Peygamberin (A. S. ) kendisi, inen vahiy ve okunan Kur’ân başlıbaşına birer büyük mu’cize idi. Okur-yazar olmayan bir kimsenin, çok koyu cehaletin hüküm sürdüğü bir ülkede ortaya çıkıp en büyük edipleri susturacak, dünyanın hareket halinde olduğunu, ay ve güneşin birer hesap dahilinde hareket ettiklerini söyleyerek ilim adamlarını derin uykudan uyandıracak, şahıs, âile ve amme hukukunu bütün ayrıntılarıyla koyacak, çok mükemmel âyetler, sûreler yazdırıp okuyanları hayran bırakacak.. Bu, mümkün mü? Tarihte, bunun bir benzeri var mıdır? Gerçek bu olunca, Hz. Muhammed (A. S. )ın kendisi büyük bir muʹcize ve İlâhî âyet değil de nedir? Kin ve ihtiraslarından bu muʹcizeyi göremiyenlere başka muʹcize göstermenin ne yararı olabilirdi?
Bugün de Peygamber ve Kur’ân mu’cizeleri bütün tazeliğiyle daha belirgin bir halde ortada durmuyor mu? Onbeş asır geçtiği, ilim ve teknikte akıllara durgunluk veren başarılar sağlandığı halde Kurʹân’ın tıp, astronomi, biyoloji, zooloji, anatomi ve benzeri konularda getirmiş olduğu ana fikirlerin yanlış olduğunu ortaya koyan bir belge var mıdır? Her geçen gün gelişen ilim Kurʹânʹı tasdik etmiyor mu? Bu büyük muʹcizeyi göremiyen inkârcılara, materyalistlere, komünistlere başka muʹcize göstermenin bir yararı olur mu? Olmaz; çünkü beyinler iyice yıkanmış, kalblerden kutsal hava alınmış, ruhlar katledilmiş, vicdanlar silik hale getirilmiştir. Onlar için hareket noktası ya düşünce, ya da maddedir. O halde yerin derinliklerine inmek veya göğe yükselmek için bir merdiven koymak, meseleye çözüm getirmiyecektir. Günümüzün insanı bu iki hususu biraz gerçekleştirmiştir; ama çoğu hâlâ Allahʹın kudretini tanımamakta, Oʹna şükretmemektedir.
ALLAH DİLESEYDİ ONLARI DOĞRU YOL ÜZERİNDE TOPLARDI
«Eğer Allah dileseydi, onları doğru yol üzerinde toplayıp biraraya getirirdi. »
Allah dileseydi bütün insanları, hakkı hiç tereddüt etmeden kabul edecek özellikte yaratırdı. O zaman ne inkâr, ne de imân bilinirdi. Kimin ne olduğu ayırt edilmez, yeryüzü melekleşmiş insanların eyleştiği bir dünya olurdu.
İlk hatıra gelen, böyle bir dünya yaratmak mümkün iken neden kavgalı, elemli, fırtınalı, inkârcı, tuğyan edici bir dünya yaratılmıştır, hususudur. Cidden bu, insana çok çekici gelmekte ve âdeta özlemini duymaktayız. Ama iyice düşündüğümüzde, gerçeğin hiç de öyle olmadığını anlar ve Yaratan’ın yüksek hikmeti karşısında secde etmekten başka bir şey düşünemeyiz.
Eğer hayal ettiğimiz biçim ve ölçüde bir dünya yaratılsaydı, hayat ne bu kadar hareketli ve hızlı olur, ne yeryüzü bayındır hale gelir, ne ilmî araştırmalar yapılırdı. Tartışma, sürtüşme, inceleme, savaş, sanayi diye bir canlılık görülmezdi. Bir bakıma hayat durur, atalet hüküm sürerdi.
O zaman melekler varken insanların yaratılmasına gerek kalmazdı. Bir an hikmetin gereği kabul etsek bile, peygambere, kitaba ihtiyaç kalmaz, kıyâmette hesap, adâlet ve şefaatin yeri olmazdı.
Çünkü insanı harekete geçiren, zıtların çatışması, muhaliflerin karşı çıkması, ihtiyaçların ardarda kendini hissettirmesidir. Hareketsiz, ilimsiz, tartışmasız, mücadelesiz bir dünya hayatının hiç bir anlamı yoktur; kısacası, dünyanın yaratılması hikmet dışı kalırdı.
İşte bu hikmetlerle, Allah insanların hepsini doğru yol üzerinde biraraya getirip toplamadı. Her insanı donattığı akıl, zekâ, hafıza, anlayış, idrâk ve irâdesiyle bulunduğu ortamla başbaşa bıraktı. İçinde fırtına koparacak zıt kuvvetleri yerleştirdi. Dış âleminde de zıt kuvvetler meydana getirdi. Böylece insan hayatına canlılık, hareket, hız kazandırdı, İhtiraslar yarışına kapıları açık tuttu. Aşırı gitmelerini önlemek, zulüm ve tuğyanı durdurmak için yardımcı unsurlar gönderdi. Kendisini tanıtmak suretiyle dengeyi sağlamayı murat etti.
Bütün bu hakikatleri kavrayamıyan ölülere Hakkʹın sesini duyurmak, İlâhî âyet ve muʹcizeleri göstermek çok zor, bazan imkânsızdır... İnanmak için her türlü araç-gereç hazır, ama onun çatısını kuracak usta ellere ihtiyaç var. Yani köklü ve ciddi bir eğitime -suya ekmeğe ve havaya olan ihtiyaç kadar- ihtiyaç var..
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıda geçen âyetlerle inkârcıların son dine karşı tutumları belirtildi. Nasıl bir hırçınlık içinde kin beslediklerine işâret edilerek her gelen peygamberin buna benzer pürüzlerle karşılaştıkları hatırlatıldı ve Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bir bakıma teselli edildi.
Aşağıdaki âyetlerle, inkârcıların başka bir taktiğe başvurdukları, apayrı bir mu’cize istedikleri, amaçlarının inanmak değil, Peygamberin âciz olduğunu ortaya koyup inananların ona olan bağlılığını sarsmayı plânladıkları hatırlatılıyor. Yeryüzünde debelenen hayvanlarla, havada uçan kuşların da birer ümmet olduklarına dikkatler çekilerek aklını kullanabilen kişiler için bu canlıların her birinin bir mu’cize olduğuna işâret ediliyor. Ne var ki inkârcı ve maddecilerin görecek gözü, işitecek kulağı bulunmadığı, bu yüzden kesif karanlıklar içinde kaldıkları açıklanıyor. Çünkü cehalet, inkâr, inat ve hasedden daha kötü karanlık yoktur.