MEÂLİ:
32- Şüphesiz ki, o inkâra sapanlar ve (insanları) Allah yolundan alıkoyanlar; kendilerine doğru yol belli olduktan sonra da Peygambere muhalefet edip karşı gelenler elbette Allahʹa hiç bir şekilde zarar veremezler; Allah ise, onların amellerini boşa çıkaracaktır.
33- Ey imân edenler! Allahʹa itaât edin, Peygambere itaât edin; işlediğiniz amelleri boşa çıkarmayın (buna sebep olacak söz ve davranışta bulunmayın).
34- Şüphesiz onlar ki, inkâra saptılar ve Allah yolundan alıkoydular, sonra da kâfir oldukları halde (tevbe edip dönüş yapmadan) öldüler, Allah elbette onları bağışlamıyacaktır.
35- O halde gevşemeyin. Sizler üstün iken barışa dâvet etmeyin. Allah sizinle beraberdir; iş ve gayretinizi kuvvetten düşürüp eksiltmez.
36- Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başkası değildir. Eğer dosdoğru inanır ve saygı ile sakınırsanız, O sizin için ecirlerinizi (iyi amelinizin karşılığını) verir ve sizden mallarınızı istemez.
37- Eğer sizden mallarınızı isteyip sizi (bu hususta) sıkıştıracak olsa, cimrilik edersiniz, O da (cimrilikten doğan) içinizdeki kin ve nefreti dışarı çıkarırdı.
38- İşte sizler, Allah yolunda (farz olanı) harcamanız için dâvet edilenlerdensiniz! İçinizden bir kısmı cimrilik gösteriyor. Ama kim cimrilik ederse, ancak kendine cimrilik etmiş olur. Allah, Ganî (hiçbir şeye muhtaç değil, her şey Oʹna muhtaç)dır, sizler ise fakirlersiniz (devamlı ihtiyaç içindesiniz). Eğer yüz çevirirseniz, (bilin ki) sizin yerinize başkalarını getirir de onlar size (hiç de) benzemezler.
İNİŞ SEBEBİ
Ebû Âliye diyor ki: «Ashab-ı Kirâm nasıl şirk ile birlikte hiçbir amelin fayda vermiyeceğini biliyorlardıysa, öylece imânla beraber hiçbir günahın zarar vermiyeceğini sanıyorlardı. O sebeple yukarıdaki âyetler indi. Bunun üzerine Ashab-ı Kirâm büyük günahlardan fazlasıyla korkmaya başladılar.
İlim adamları da bu âyetlere ve Zilzâl Sûresiʹne dayanarak, günah sebebiyle iyi ve yararlı amellerin boşa çıkmıyacağını İstidlâl etmişlerdir.
Nitekim İbn Ömer (R. A. ) diyor ki: «Amellerinizi boşa çıkarmayın» meâlindeki âyet inince, bizler, onları boşa çıkaran şeylerin büyük günahlar ve ahlâk dışı davranışlar olduğunu sanıyorduk. Sonra Nisâ Sûresi 48. âyet inince bu görüşten vaz geçtik. Çünkü Cenâb-ı Hak o âyetle şöyle buyurmaktadır: «Şüphesiz ki Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz, bundan başkasını dilediği kimseler için bağışlar. » (Lübabu’t-te’vîl: 4/142)
İLGİLİ HADÎS
Ashab-ı Kirâm, otuzuncu âyetin asıl delâlet ettiği mânayı öğrenmek istediler ve Hz. Peygamberʹe (A. S. ) gelip şöyle dediler:
- Ya Resûlellah! Cenâb-ı Hak: «Eğer yüz çevirirseniz (bilin ki) sizin yerinize başkalarını getirir de onlar size (hiç de) benzemezler», buyurmaktadır. Bizim yerimize getireceği insanlar kimler olabilir?
Bu sırada Selmân el-Fârisî (R. A. ) da Resûlüllahʹın (A. S. ) yanında oturuyordu. Resûlüllâh (A. S. ) elini onun dizine dokundurarak:
- «İşte bu ve arkadaşlarıdır. Canımı kudret elinde tutan Allahʹa yemin ederim ki, eğer imân Ülker yıldızına asılı olsa bile, Fâris (kavmin)den bazı adamlar ona erişecektir. » (Buharî/tefsîr: 62- Müslim/fezâil-i sahabe: 231- Tirmizî/tefsîr: 3/47, 62, menakıb: 20- Ahmed: 2/417)
ALLAHʹA VE PEYGAMBERE İTAÂT HER BAKIMDAN TESLÎMİYET İSTER
«Ey imân edenler! Allahʹa itaât edin, Peygambere itaât edin; işlediğiniz amelleri boşa çıkarmayın. »
«İtaât» terim olarak, inanıp baş eğmek, teslimiyet gösterip verilen emri aynen yerine getirmek anlamına gelir. Ancak verilen emri yerine getirmekte birtakım kusur ve ihmaller olabilir ki, temelinde inkâr ve nifak yoksa, sâlih amelleri boşa çıkarmaya neden olmaz. Çünkü insan kusur edebilir, hatâ yapabilir.
KÜFÜR ÜZERE ÖLENLER
«Şüphesiz onlar ki, inkâra saptılar ve Allah yolundan alıkoydular, sonra da kâfir oldukları halde öldüler, Allah elbette onları bağışlamıyacaktır. »
Küfür, mutlak anlamda İlâhî rahmete ve mağfirete engel bir haldır. Çünkü inkârcı her haliyle İlâhî rahmete ve mağfirete değer vermemekte, hattâ Allah’a inanmamakta ve her türlü kutsal değeri reddetmektedir. O halde inkârcı kâfire, inanmadığı, kabule yanaşmadığı şeyi lâyık görmenin ve bu hususta Allah adına cömertlik edip vermenin makul anlamı yoktur. Kitap ve Sünnet bize bu konuda hiçbir yetki tanımamıştır. Zira Cenâb-ı Hakk’ın gerek mü’minler, gerekse kâfirler hakkında koyduğu hükümler değişmez. Ölmeden, ümitsizlik kertesine gelmeden dönüş yapıp imân edenler, analarından yeni doğmuş gibi günahlarından arınırlar. Bu da Allah’ın koyduğu hükümlerden biridir. Küfür üzere ölenlerin ise bağışlanması söz konusu değildir. Ezelde hazırlanan İlâhî statü bunu kesin çizgileriyle ortaya koymuştur. Yukarıdaki âyetle bu husus açıklanmakta ve mü’minler aydınlatılırken, inkârcılar uyarılmaktadır.
SAVAŞTA, MÜSLÜMANLAR ÜSTÜNLÜK SAĞLAYINCA, ARTIK DÜŞMANI SULHA ÇAĞIRMAZLAR
«O halde gevşemeyin. Sizler üstün iken barışa dâvet etmeyin. Allah sizinle beraberdir; iş ve gayretinizi kuvvetten düşürüp eksiltmez. »
İslâm Dini savaşı, kan dökmeyi son çare olarak düşünür. Düşman sinsi plânlar hazırlayıp Müslümanları imhaya sözlü veya fiilî adım atmadıkça veya onun bu plânı kesin bilinmedikçe savaşa kapı açmaz. Savaş başlayınca da mü’minler artık Allah’a güvenip dayanarak küfrün kökünü kesmeye azmederler. Bu durumda geri dönüş -bazı istisnaî haller dışında- câiz değildir.
Müslümanların üstün durumda olması iki şekilde yorumlanabilir:
a) Müslümanlar bulundukları yerde, gelecek düşmanı savacak veya kahredecek bir güce sahip bulunuyor ve bu durumda düşman da Müslümanlara saldırmayı plânlayıp kararlı görünüyorsa, o takdirde İslâm ordusu harekete geçer ve karşı tarafı sulha dâvet etmez. Çünkü düşmanın niyeti kesin belli olmuştur. O bakımdan yılanı deliğinde öldürmek gerekir.
b) Savaş başlamış durumdadır ve Müslümanlar da az-çok üstünlük sağlama düzeyinde veya çizgisinde bulunuyorlarsa, bu durumda düşmanı barışa çağırmanın gereği yoktur. Çünkü düşman, fırsat buldukça düşmanlığını sürdürecektir.
Ancak bu iki durumda da İslâm ordusu, düşmana oranla sayı ve teçhizat bakımından çok az ve yetersizse, ordu kumandanı veya devlet reisi sulhta maslahat ve yarar görüyorsa, o takdirde bir zaaf alâmeti göstermeksizin ortam ve şartları iyi değerlendirip düşmana dolaylı şekilde sulh teklif edebilir yani sulhtan yana olduğunu açıklayabilir veya düşmanın böyle bir teklifine olumlu cevap verebilir.
Müslümanlar kendi ülkelerinde bulunur, ancak düşmanları savaş için ciddi hazırlığa başlarlarsa, müslümanlar da savaşacak durumda iseler, o takdirde gevşeklik gösterip barışa dâvet etmeleri doğru olmaz. Çünkü her geçen gün aleyhlerine gelişir ve mü’minler de savaşma azmini ve gayretini kaybedebilirler. Nitekim yukarıda meâlini verdiğimiz âyetin indiği zaman, Müslümanlar fiili bir savaş içinde bulunmuyorlardı. Düşmanları ise, sinsice plânlar hazırlıyor ve İslâmʹı bir daha dirilmemesiye yeryüzünden silmeyi düşünüyorlardı. İslâm ordusu, bir avuç Ansar ve Muhacir’den oluşuyordu. Ancak imân ve cesaretleri engel kabul etmez bir derecede idi. O bakımdan düşmanı yıldırmak, saldırısına imkân vermemek gerekiyordu. Bu nedenle, Hz. Peygamber (A. S. ) ne Mekkeli müşrikleri, ne de Medine çevresindeki Yahudi ve inkârcıları sulha dâvet etmeyi düşünmedi. Ancak Yahudilerle birtakım anlaşmalar yapmakla yetindi.
İNSAN YÜCE AMAÇLAR İÇİN YARATILMIŞTIR
«Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başkası değildir.. »
Kâinat bütün nîmetleriyle birlikte insan oğlunun hizmetine verilmiştir. Bakara Sûresi 29. âyetin tefsirinde de kısmen açıkladığımız gibi, her şeyin insan için, insanın da Allah’a ibâdet ve kulluk için yaratıldığı hikmeti ortaya çıkıyor.
İnsan hikmetin bu parlak çizgisinde Yüce Yaratan’ını bilip tanıma, anlayıp idrâk etme amacına yönelik olarak İlâhî tekliflerle hem mükellef tutulmuş, hem de sorumluluklar yüklenmiştir. Dünya hayatı bu amaca erişmek için bir vasıtadır. Onu amaç yerine geçirip asıl amacı unutmak büyük gaflet ve devamı ise dalâlettir. O halde dünya hayatı yüce amaçtan yana bir araç olarak kullanıldığı ve değerlendirildiği ölçüde anlamını koruyabilir. Zira gerçek imân ve takvâ bütün saadetlerin temeli ve iyiliklerin başı sayılır. Bunun için Cenâb-ı Hak bizim şeklimize, fiziksel yapımıza, mal ve servetimize değil, kalbimize ve amellerimize bakmakta ve ona göre bize yer ayırmaktadır.
CENÂB-I HAK MALIMIZIN TAMAMINI İSTEMİYOR
«Ve sizden mallarınızı istemez.. »
«Mal canın yongasıdır» atasözü bir bakıma geçerlidir. Servet ve makama karşı insanın doğuştan ilgi ve tutkusu vardır. Şüphesiz bu da hayata canlılık kazandırmak, rakabet duygusunu geliştirmek içindir. Meşru sınırlar içinde tutulduğu sürece faydalı kabul edilir.
Onun için İslâm Dini, önce kalbî, sonra bedenî ibâdeti emretmekte, arkasından da malî ibâdeti buna ekleyip bütünleştirmektedir. Fakat hiçbir zaman malımızın tamamını hayırlı yollarda tasadduk etmemizi emretmemiştir. Çünkü böyle bir emir, hilkat kanununun hikmetine ters düşer, nefsin varlığını bir bakıma inkâr olur. Ölmek üzere bulunan bir kişinin bile malının ancak üçte birini hayra sarfedilmek üzere vasiyyet edilebileceğini hükme bağlamış, daha fazlasına cevaz vermemiştir. Ancak vârisler rıza gösterdikleri takdirde üçte biri aşan vasiyet yerine getirilebilir.
Nitekim bu inceliklere değinilerek 37. âyette şöyle buyurulmaktadır: «Eğer sizden mallarınızı isteyip sizi (bu hususta) sıkıştıracak olsa, cimrilik edersiniz. O da (cimrilikten doğan) içinizdeki kin ve nefreti dışarı çıkarırdı. »
ALLAH YOLUNDA HARCAMAYA DAVET
«İşte sizler, Allah yolunda (farz olanı) harcamanız için dâvet edilenlerdensiniz!.. »
İslâm’ın ve insanlığın selâmeti uğruna savaşlar sürerken müʹminlerin, orduya malî yardımda da bulunması istenmektedir. Şüphesiz Allah’ın bu çağrısı, müslüman ülkenin ve milletinin huzur ve güveniyle, istiklâl ve hürriyetiyle ilgilidir. Buna rağmen hemen her çağda Müslümanlardan bir kısmı cimrilik göstererek bu dâvete olumlu cevap vermemişlerdir. Zira cimrilik, mala karşı hırs ve iştiyak insanın mayasında mevcuttur. Din onu kanalize edip bir müʹminin yalnız kendisi için yaşamadığını ve yalnız kendisi için çalışmadığını öğretir.
Farz olan yardıma gelince: Zekât başta olmak üzere, adak, keffaret ve benzeri vecibeleri içine alır. Bunları da çok görüp malî ibâdetten kaçan kimsenin, İslâm’dan adım adım uzaklaşacağı ve din kardeşlerine kötülük ettiğinden dolayı Allah yanında günahkâr durumuna düşeceği kesinlik kazanır. Nitekim Resûlüllah’ın vefatını müteakip 11 kadar Arap kabilesinin zekât vermekten kaçındıkları olayı ortaya çıkınca, Ebû Bekir Sıddîk, (R. A. ) onları tenkîl edip yola getirmek üzere Hâlid b. Velid (R. A. ) kumandasında bir ordu hazırlayıp sevketmiş ve böylece İslâm’ın omurgasını oluşturan bir farzın terkine imkân vermemiştir.
Müslüman ülkesinde yaşayan mü’minlerin çoğu bu farzdan kaçtıkları, İslâm ordusuna malî yardımda bulunmadıkları ve bu cimriliklerini sürdükdükleri takdirde, İlâhî sünnet harekete geçer de, Allah’a ve Peygambere itaât eden başkalarını getirtip onların yerine oturtur. İslâm tarihinde bunun birtakım örnekleri vardır. Selahattin Eyyûbî’nin başa geçip dağılan, bölük- pörçük olan Müslümanları toplamak suretiyle merkezî otorite sağlaması, Mısırî Fatimî’lerden kurtarıp temizlemesi bunun canlı misallerinden biridir.
Bu sûrenin de tefsîrini bize müyesser kılan Cenâb-ı Hakk’a hamd-u senâlar; sünnetiyle bize ışık tutup yol gösteren, eğitip yönlendiren Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize ve O’nun âline ve ashabına selât-ü selâmlar olsun.