MEÂLİ:
31- De ki: Gökten ve yerden size rızık veren kimdir? Kimdir kulağa ve gözlere (yaratma yönünden) sahip? Ya diriyi ölüden, ölüyü de diriden çıkaran kimdir? Kimdir işleri düzene koyan? Hemen «Allah’tır» diyecekler. O halde de ki: Artık (Allahʹtan saygı ile) korkup (fenalıklardan, putlara tapmaktan) sakınmaz mısınız?
32- İşte bu Allah, hak (olan) Rabbinizdir. Haktan sonra ancak sapıklık var. O halde nasıl (olur da Hakʹtan) döndürülüyorsunuz?!
33- Bunun gibi, İlâhî sınırların ve O’na uzanan yolun dışına çıkanlara karşı Rabbinin sözü gerçekleşti ki, onlar gerçekten imân etmezler.
GÖKTEN VE YERDEN RIZIK VEREN
«De ki: Gökten ve yerden size rızık veren kimdir? »
İnsan hayatının devamı, havaya, suya, güneşe ve toprağa bağlıdır. Biri diğerini tamamlar. Güneş saniyede 4.6 milyon ton enerji yaymaktadır. Bunun çok az bir kısmı dünya tarafından tutulur ve dünya çevresindeki atmosfer bu enerjiyi canlıların ve bitkilerin yararlanabileceği ölçü ve kıvama getirir. Ay üzerinde atmosfer bulunmadığından geceleri ısı eksi 200ʹe, gündüzleri artı 100 dereceye düşüp çıkan ısının canlılar için elverişli bir düzeyde olmadığı muhakkaktır. Dünya’nın dörtte üçünün suyla kaplı olması, yeterince yağmur almamızı sağlamaktadır. Bu oran düşük olsaydı, meselâ yarısı su ile kaplı bulunsaydı kuraklıktan ne canlı, ne de bitki yaşayabilirdi. Yer kabuğunun toprak haline gelmesi, bitkilerin yeşermesine yönelik bir düzenlemedir. Atmosfer tabakası mevcut oranın üstünde veya altında olsaydı, güneş enerjisi anormal ölçüde yeryüzüne iner ve hayatı felce uğratırdı.
Görüldüğü gibi, insanın yaşamasını ve rızkını en yararlı şekilde devam ettirmek için birçok fiziksel, kimyasal kanunlar düzenlenmiş ve hepsi de zincirleme birbirine bağlanmıştır.
Bütün bu ölçülü, dengeli ve uyumlu kanunlar bir tesadüf müdür? Bu kadar tesadüflerin açıklık ve noksanlık vermeden birbirini izlemesi, birbirine bağlı hizmet vermesi mümkün müdür? Bu plân, proğram ve düzenlemede az bir hata, ya da kopukluk hayatı alt-üst etmez mi?
İşte ilgili âyetle insan aklına ve idrâkine seslenilerek fiziksel ve kimyasal birçok kanunların mecmuuyla oluşan hayat ve onu devam ettiren rızkı gökten ve yerden oluşturup veren kimdir? diye soruluyor.
KULAĞA VE GÖZLERE KİM SAHİP?
«Kimdir kulağa ve gözlere (yaratma yönünden) sâhip? »
Beş duyu organından sadece burada kulak ve gözden, yani işitme ve görme duygusundan söz edilmesi oldukça dikkat çekicidir. Ayrıca önce kulaktan söz edilmesi, onun daha önemli olduğuna işârettir.
İnsan dış âlemle olan ilgi ve temasını daha çok bu iki organla gerçekleştirir. Beynimiz ve ondaki ilgili merkezler daha çok bu iki organ aracılığıyla gereken bilgi ve malzemeyi toplarlar. Gökten ve yerden verilen rızık daha çok sözü edilen iki organla değerlendirilip verimli hale getirilir.
Kulağın işitme, gözlerin görme sistemi ise, akıllara durgunluk verecek bir yapı ve düzenlemeye sâhiptir. Şüphesiz ki kulak, sesler dünyasına açılan bir penceredir. Vücudumuzdaki en küçük kemikler kulakta yer alır. Bunların görevi, ses dalgalarını titreşim yapan bir piston mekanizması ile işitme sisteminin iç kısımlarına iletmektir. Böyle bir sistem ve mekanizma acaba kendiliğinden mi oluşup meydana gelmiştir? Bu mümkün müdür?
Kulakta bulunan çok ince tüyler de ses tonunun alçak, ya da yüksek oluşuna göre dalgalanarak beyne uyarıları gönderir.
Dış dünyamızdan gelen sesleri bize, yani beynimize ileten kulağın belirtilen özelliklerde var kılınması çok yüksek bir kudretin eşsiz sanatını göstermekte ve sadece Oʹnun damgasını taşımaktadır. Tesadüflerin bunda az veya çok yeri yoktur. Böyle bir iddia çok gülünç ve gayr-i ilmî kabul edilir. Tesadüfler neden bugüne kadar bir fotoğraf makinası, bir teyp veya bir bilgisayar meydana getirmemiştir? Tesadüfler neden değişik yapı ve sistemde insan kulağı oluşturmamıştır? Bu soruları çoğaltmak mümkün, ama cevabını bulmak çok zor, hattâ imkânsızdır. Tesadüfler neden kulakları vücudun başka bir yerine monte etmemiştir? Anlaşıldığı gibi, işin içinde ince bir hesap, hassas bir plan ve çok mahir bir yaratan vardır.
Yaratanların en güzeli olan Allah’ın şanı çok yücedir? Ses adı verilen küçük hava basıncının değişimlerini elektrik uyarılarına çevirerek içerdikleri bilgiyi beyne ulaştıran kulağı yaratan kudret, bütün saltanat ve vahdaniyetiyle eşyada tecelli ve tezahür etmektedir. Şimdi inkârcı şaşkınlar söylesinler bakalım, kulağa ve göze (yaratma yönünden) kim sâhiptir, onların hakiki mimarı kimdir?
Gözlere gelince, onlar dünya aydınlığına, renk ve şekillerine açılan iki penceredir. Kimi zaman «ruhun aynası» olanak adlandırılan insan gözü, uzun bir süre kişinin karakterinin de anlaşılmasında güvenilir bir unsur kabul edilir.
Cenâb-ı Hak, hilkat fırçasıyla gözün plânını şöyle hazırlamıştır:
a) Gözü herhangi bir zedelenmeden, sademeden koruyan kemikten mamul göz çukuru veya yuvası,
b) Gözün içine gömülü bulunduğu ve korunmasını sağladığı yağ tabakası,
c) Merkezleri aynı olan üç kattan oluşan göz yuvarlağı ve üç boyutlu görme; ışığı düzenleme, ön yüzeyini ıslak tutan göz yaşı, boynuzsu tabakanın pürüzsüzlüğü ve saydamlığı v. b. özellikleri olan bu harika organ da kör tesadüfün eseri midir, yoksa o sonsuz kudret sâhibi Allahʹın çok mükemmel düzenlemesinin neticesi midir? Şüphesiz ki, her mükemmel ve düzenli şey, çok daha mükemmel bir düzenleyicinin, kusursuz bir proğramlayıcının eseridir.
Yaratanların en güzeli, en mükemmeli olan Allah’ın kudreti ne yücedir! O’nun varlığını, birliğini anlamak isteyenler için kulak ve göz yeterli birer belge değil midir?
DİRİYİ ÖLÜDEN, ÖLÜYÜ DİRİDEN ÇIKARAN ODUR
«Ya diriyi ölüden, ölüyü de diriden çıkaran kimdir? »
Yumurta kuluçka devresine girmeden önce bir bakıma ölü sayılır. Yumurta hücreleri hayvan üretim organında döllenince bölünmeye başlar. Dışarı çıkınca sıcaklık yetmediğinden döllenme durur. İşte bu bakımdan onun sözünü ettiğimiz dönemi, ölü devre sayılır. 37, 38 derecelik bir sıcaklık verilirse gelişme tekrar başlar ve bu bir bakıma ölüden diri civciv çıkmasını hazırlar.
Erkeğin sperması ile kadının yumurtalığının döllenme devresi bir bakıma ölü devre, ceninin oluşması ise, diri devre sayılır.
İlgili âyetle bu biyolojik olaya temas edilmekte ve üremenin şaşmayan kanunlarla gerçekleştiği hatırlatılmaktadır. Bitkilerle tohumları arasındaki ilgi de buna benzer iki dönem arzetmektedir. Bütün bunları en ince biyolojik kanunlarla ve hesaplarla düzenleyen Allahʹın kudreti çok yücedir ve sınırsızdır. Tapınmaya ancak O lâyıktır.
Konuyu önemine binaen bir de modern biyoloji açısından inceleyelim:
Canlının yine canlıdan meydana geldiği muhakkaktır. Buna «biyogenez» denilir. Yapılan deneyler bu sonucu kesinkes ortaya koymuştur. Örneğin ; suda yarım saat kaynatılan saman iki ayrı kavanoza eşit miktarda konulmuş; biri saydam bir maddeyle iyice kapatılmış, diğeri açık bırakılmış. Birkaç gün sonra açık bırakılan kapta canlılar görüldüğü halde, kapalı kaptaki suda bir tane bile canlıya rastlanmamıştır.
Kur’ân’daki tabire gelince, onu ikinci bir yorumla şöyle açıklayabiliriz: «İnsan ve hayvandaki sperm, yediğimiz besinlerden oluşmaktadır. Bu açıdan ölüden diri meydana gelmiş oluyor. Tohum ve çekirdekteki hayat da bir bakıma ölüdür; ortam bulunca dirilip yeşerir. Sonuç olarak canlı ancak canlıdan meydana gelmektedir ve başlangıçta canlı kabul ettiğimiz hücrelerin bir bakıma ölü dönemi söz konusudur.
Cenâb-ı Hak yegâne terbiyecimiz, yaratıp kemale erdiricimizdir. Hakʹtan sonra ancak sapıklık vardır. Bütün bu gerçekleri göremiyen, eserden müessire intikal sağlayamıyan ve mükemmel düzeni tesadüflere bağlayan inkârcı kişilerin artık imân etmeleri beklenebilir mi? Rabbımızın sözü, hükmü hak ile tecelli etmiştir. O’nun ilmi ve tesbiti asla yanılmaz. Allah’ın ilmi inkârcılardan kimlerin bu yüzden inanmayacaklarını önceden tesbit etmiştir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, insan aklını harekete geçirmek ve hılkatındaki azizliğini bildirmek için İlâhî kudrete delâlet eden belgeler sıralandı. Aklını, idrâkini gerçeği bulup aramada kullanmayanları elim bir sonucun beklediği haber verildi.
Aşağıdaki âyetlerle, Allahʹı bırakıp başka şeyleri ilâh edinenlerin önce duygu ve vicdanlarına, sonra akıl ve idrâklarına seslenilerek öldürüp diriltenin kim olduğu soruluyor. Diriltip geri çevirme kudretinin Allahʹa mahsus olduğu belirtilerek en sağlam kıstas ortaya konuluyor. Sonra da bâtıl ilâhlardan hakka ve gerçeğe yol gösteren birinin bulunmadığı hususu yine soru şeklinde putperestlerden soruluyor. İnkârcıların daha çok zanna uyup birtakım varsayımlar peşinde ömür tükettikleri belirtilerek zandan kopup gerçeği bulma arzusuyla yola çıkmanın olumlu sonuçlar doğuracağına işâret ediliyor.