MEÂLİ:
23-24- And olsun ki, biz, Musa’yı muʹcizelerle ve açık belgelerle Firʹavn’a, Hâmânʹa ve Karûn’a peygamber olarak gönderdik. Onlar ise, «bu çok yalancı bir sihirbazdır» dediler.
25- Ne vakit ki, Musa onlara bizden (kendisine verilen) hak ile geldi, onlar: «Musa ile beraber imân edenlerin erkek çocuklarını öldürün, kız çocuklarını diri bırakın! » dediler. Kâfirlerin hile ve düzeni mutlaka boştur, neticesizdir.
26- Fir’avn, «beni bırakın da Musaʹyı öldüreyim, varsın o Rabbına yalvara dursun. Doğrusu ben onun dininizi değiştirmesinden veya yeryüzünde fesâd çıkarmasından korkuyorum» dedi.
27- Musa dedi ki: «Şüphesiz ben, hesap gününe inanmayan her kendini beğenmişten, Rabbim ve Rabbiniz (olan Allah)a sığınırım! »
28- Fir’avn hânedanından imânını gizleyen müʹmin bir adam, «siz, Rabbim Allah’tır, diyen bir adamı mı öldüreceksiniz? Halbuki o size Rabbınızdan açık belgeler, kesin deliller, mu’cizeler getirdi. Eğer o yalancı ise, yalanının vebâli kendisine; doğru ise, size vaʹdettiği (azâbın) bir kısmı olsun size dokunur. Şüphesiz ki Allah, elbette ölçüsünü aşan ve taşan, yalanı huy edinen kimseyi doğru yola eriştirmez.
29- Ey milletim! Bugün için mülk ve saltanat sizindir. (Bulunduğunuz) yerde üstünsünüzdür. Peki ama Allahʹtan bize bir kahredici azâp gelecek olursa, kim bize yardım eder? » dedi. Firʹavn ise şöyle dedi: «Ben size ancak uygun gördüğümü ve kendi görüşümü aksettiriyorum ve ben size ancak doğru ve isâbetli yolu gösteriyorum.. »
30- 31- İmân eden adam ise: «Ey milletim! dedi, şüphesiz ben o sürü sürü toplulukların birleştiği gündeki gibi bir durumun; Nûh kavminin, Âd ve Semûd kavminin ve onlardan sonraki kavimlerin durumu gibi bir durumun sizin de başınıza gelmesinden korkuyorum. Allah, kullarına zulüm (etmek) istemez. »
32- «Ey milletim! Doğrusu ben sizin için bağrış-çağrış (seslerinin yükseldiği bir) günden korkuyorum.
33- O gün arka çevirip kaçarsınız da Allahʹa (Oʹnun azabına) karşı sizi koruyan bir kimse bulunmaz. Allah kimi şaşırtıp saptırırsa, onu doğru yola eriştiren bulunmaz.
34- And olsun ki, daha önce Yusuf da size açık belgeler, kesin delillerle gelmişti. Siz onun getirdiğinde hep şüphe edip durmuştunuz. O vefat edince (umutsuzlandınız) ve «Allah ondan sonra herhalde peygamber göndermiyecek» dediniz. İşte böylece Allah, ölçüyü kaçırıp şüphe içinde bocalayan kimseyi saptırır.
35- O şüpheciler ki, kendilerine gelmiş bir delîl ve belge olmaksızın Allahʹın âyetleri hakkında tartışıp durdular. Allah yanında da, imân edenler yanında da (bu) büyük bir öfke ve nefrettir! İşte Allah, kendini beğenmiş her zorbanın kalbini böyle mühürler. »
İLGİLİ HADÎSLER
«Cihâdın en fazîletlisi, zâlim bir hükümdarın yanında hak olan sözü söylemektir. » (Ebû Dâvud/Melâhim: 17- Tirmizi/fiten: 13- İbn Mâce/fiten: 20- Ahmed: 3/19)
Urve b. Zübeyr (R. A. ) anlatıyor:
- Abdullah b. Amrʹe (R. A. ) dedim ki: «Bana, müşriklerin Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize yaptıkları en kötü şeyden haber ver. » Bunun üzerine Hz. Abdullah bana şu olayı anlattı: «Bir ara Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Kâbeʹnin avlusunda namaz kılıyordu; derken Ukbe b. Ebî Muayt çıkageldi, Resûlüllahʹın (A. S. ) omuzundan tutup elbisesini boynuna dolayarak onu boğmaya çalıştı. Arkasından Ebû Bekir (R. A. ) çıkageldi ve Ukbeʹnin omuzundan tutup çekerek şöyle dedi: «Siz, Rabbiniz Allah’tır diyen bir adamı mı öldürmek istiyorsunuz?! Halbuki O size Rabbından açık belgeler, kesin deliller ve muʹcizeler getirdi. » (Buhari/tefsir: 1/40- Ahmed: 2/204)
MUSA (A. S. )IN, ÜLKEYİ İDARE EDEN ÜÇ ÖNEMLİ KİŞİYE GÖNDERİLMESİ
«And olsun ki biz, Musaʹyı muʹcizelerle ve açık belgelerle Fir’avnʹa, Hâmanʹa ve Karunʹa peygamber olarak gönderdik.. »
Kur’ân bu âyetle, halkı iyiye, ya da kötüye yönlendiren; iyi veya kötü örnek olan üç ayrı kişiden söz etmektedir: Fir’avn, Hâman, Karûn. Birincisi, ülkenin mukadderatına el koyan diktatör hükümdar; İkincisi, ülkeyi diktatörün arzusu doğrultusunda idare eden dalkavuk vezir; Üçüncüsü, geniş servet ve nüfuza sahip bulunan şımarık zengin..
Tarihte gelip geçen milletlerin hayatı iyice incelendiğinde, ülkelerine rahmet veya azap inmesine sebep olan bu üç sınıf insanın nazım rol oynadığı görülür. Halkı iyiye, doğruya ve fazîlete veya bâtıla, fenalığa ve haksızlığa yönlendiren daha çok bunlardır.
Kur’ân-ı Kerîm, Musa (A. S. ) kıssasını misâl verirken bu üç sınıf insanın karakter yapısını, aynı çağda yaşamış üç insandan söz ederek belirtmekte ve böylece Mekke’de cereyan eden olaylara ışık tutmakta; Hz. Muhammedʹi (A. S. ) öldürmeye kalkışıp mü’minlere eza ve cefada bulunanların sosyal durumlarının ve karakter yapılarının Fir’avn, Hâman ve Karûn’un durumuna benzerlik gösterdiğine dikkatleri çekmekte ve dolayısıyla her çağda dine, sağlam örfe, güzel ahlâka ve fazîlete karşı olanların aynı karakterdeki sapıklardan oluştuğuna ve oluşacağına atıfta bulunmaktadır.
YALANCI SİHİRBAZ DAMGASINI YAKIŞTIRANLAR
«Bu çok yalancı bir sihirbazdır, dediler. »
Sözü edilen üç tip insan, hakkı reddedip tesirini gidermek için Musa (A. S. )ın getirdiği açık belge ve mu’cizelere sihir damgası vurmak suretiyle onu yalancılıkla suçladılar.
Mekkeli ileri gelen zorbalar, inkârcı sapıklar da aynı yola baş vurmuş; insanlığın ufkunu aydınlatan İlâhî nurun tesirini giderebilmenin yol ve yöntemini araştırarak her çareyi denemekten geri kalmamışlardı. En çok yakıştırmaya çalıştıkları sıfat ise «mecnûn» ve «sâhir» idi. Bununla hâşâ Onun dengesiz bir sihirbaz olduğunu iddia ediyorlar, ama aklı eren ve o büyük peygamberin kişiliğini az-çok bilen kimseyi inandıramıyorlardı.
Anlaşıldığı üzere, inkârcı sapıkların hakka karşı gelmeleri arasında her zaman benzerlik görülmüş ve böylece olaylar tekerrür ettikçe, tarih de tekerrür etmekten geri kalmamıştır.
BÂTIL UĞRUNA SOYKIRIM POLİTİKASI
«Ne vakit ki Musa onlara bizden (kendisine verilen) hak ile geldi; onlar: «Musa ile beraber imân edenlerin erkek çocuklarını öldürüp, kız çocuklarını diri bırakın» dediler. »
Fir’avn, Hz. Musa’daki kudreti seziyor, yakın gelecekte Mısır’a sahip olabileceğinden ciddi şekilde endişe duyuyordu. O nedenle ikinci tedbir olarak İsrâil oğulları’nın doğacak olan erkek çocuklarını imhaya karar verdi. Ama Kur’ânʹın buyurduğu gibi, bu plân ve kararı onları istedikleri neticeye ulaştıramadı. Çünkü hakka baş kaldıran azgın kâfirlerin hile ve düzeni sonuç vermez. Nitekim öyle oldu; o, İsrail oğulları’nı imha etmeden Cenâb-ı Hakk’ın hükmü indi, hem can düşmanını ona besletti, hem de günü gelince o azgın zâlimleri Kızıldeniz’de boğup lâyık oldukları cezayı vermek suretiyle kudretini izhâr etti.
Mekkeli müşrikler de, Müslümanların çoğalmasından ciddi endişe duyup onları azaltmanın, hiç değilse başkalarının onlara katılmasını önlemenin çarelerini arıyor ve her fırsatı zamanında değerlendiriyorlardı. Ne var ki, yok etmek istedikleri ve küçümseyip hor gördükleri o faziletli cefakâr insanlar çeyrek yüzyıl geçmeden şan ve şerefle Mekke’yi, arkasından Arap Yarımadası’nı fethettiler.
Görüldüğü gibi, Cenâb-ı Hak bu bölümde Musa ve Fir’avn kıssasından birkaç önemli safhayı açıklarken hem mü’minleri teselli etmekte, hem de bâtılın pâyidar olamıyacağını misallendirmektedir. Yeter ki, Hakk’a gönül verenler birlik ve beraberlik içinde hareket ederek kendilerine düşen hizmeti sabırla sürdürsünler.. Zira kâfirlerin hile ve düzeni mutlaka boştur, neticesizdir.
MUSA PEYGAMERʹİN ÖLDÜRÜLMESİNİ İSTEYENLER
«Firʹavn, beni bırakın da Musaʹyı öldüreyim.... dedi. »
Firʹavn, Musa (A. S. )ın yüksek şahsiyeti karşısında küçülüyor; halk üzerindeki tesir ve nüfuzunun azalmasından, Musaʹnın da itibar görmesinden endişeleniyordu. Sihirbazlar vasıtasıyla onu gözlerden ve gönüllerden düşürmeyi denedi, sonuç alamadı; hattâ arzusu hilâfına sihirbazlar Musaʹnın (A. S. ) Rabbına imân ettiler.
Bunun gibi, Mekkeli müşrikler de Hz. Muhammedʹin (A. S. ) bir şâir olduğunu iddia ederek karşısına ünlü şâirlerini çıkardılar. Ne var ki, silâh geri tepti; Tufayl gibi ünlü şâirler İslâm’a girmekten başka bir yol seçmenin saçmalığını ilân ettiler.
Firʹavn, son çare olarak Musa Peygamberʹi (A. S. ) öldürmeyi düşündü ve bu amaçla devlet ricalini toplayıp konuyu müzakere safhasına getirdi. Âyette ifade edildiği gibi, ileri gelenlerin çoğu buna muhalif bulunduğundan Firʹavnʹı dolaylı şekilde engellemek istiyorlardı. Musa (A. S. ) da onların böyle bir konuyu müzakere ettiklerini öğrenince, karşı koyacak maddî bir güce sahip olmadığını düşünerek Allahʹa sığındı ve şu tarihî sözleriyle, kendisinden sonraki müʹminlere böyle anlarda Allahʹa sığınmanın en geçerli yol ve çare olduğunu sünnet olarak bıraktı: «Şüphesiz ben, hesap gününe inanmayan her kendini beğenmişten Rabbim ve Rabbiniz (olan Allah)a sığınırım! » dedi.
Kıssanın bu bölümünün nakledilmesinin hikmeti, şudur: Mekke’de çok zor durumda kalan mü’minlerin, saldırıları devam eden azgın kâfirlerin şerrinden Allahʹa sığınmaları öğütleniyor ve bu işin sonunun zaferle noktalanacağına işâret ediliyor.
İMANINI GİZLEYEN KAHRAMAN BİR MÜ’MİN
«Firʹavn hanedanından imanını gizleyen mü’min bir adam, «siz, Rabbim Allahʹtır diyen bir adamı mı öldüreceksiniz… » dedi. »
Hadîs-i Şerifte ifadesini bulduğu üzere, cihâdın en üstünü, zâlim hükümdarın yanında hakkı söylemektir. Nitekim Firʹavn, Musa (A. S. )ın vücudunu ortadan kaldırmak için devlet konseyinin oy birliğiyle karar vermesini sağlamaya çalışırken, hem konseyde üye, hem de Firʹavn hanedanından olduğu anlaşılan, ama gerçekte Allahʹa ve Peygamberine olan imânını gizli tutan kahraman bir mü’min bütün cesaretiyle ortaya atılıp, «Siz, Rabbim Allahʹtır diyen bir adamı mı öldüreceksiniz? Halbuki o size Rabbınızdan açık belgeler, kesin deliller, muʹcizeler getirdi. Eğer o yalancı ise, yalanının vebali kendisine; doğru ise, size vaʹdettiği (azabın) bir kısmı olsun size dokunur. Şüphesiz ki Allah, elbette ölçüsünü aşan ve taşan, yalanı huy edinen kimseyi doğru yola eriştirmez.
Ey milletim, bugün için mülk ve saltanat sizindir. (Bulunduğunuz) yerde üstünsünüzdür. Peki ama Allah’tan bize kahredici azap gelecek olursa, kim bize yardım eder? » dedi.
Bu uyarı üzerine Fir’avn’ın şöyle dediğini yine Kur’ân bize haber vermektedir:
«Ben size ancak uygun gördüğümü ve kendi görüşümü aksettiriyorum ve ben size ancak doğru ve isabetli yolu gösteriyorum. »
Kahraman mü’min yine bütün cesaretini toplayarak son uyarıda bulunmayı uygun gördü ve sözlerini şöyle tamamladı: «Ey milletim, elbette ben o sürü sürü toplulukların birleştiği gündeki gibi bir durumun; Nuh kavminin, Âd ve Semûd kavminin ve onlardan sonraki kavimlerin durumu gibi bir durumun sizin de başınıza gelmesinden korkuyorum. Allah, kullarına zulüm (etmek) istemez.
Ey Milletim, doğrusu ben sizin için bağrış çağrış (seslerinin yükseldiği bir) günden korkuyorum. O gün arka çevirip kaçarsınız da Allah’a (O’nun azabına) karşı sizi koruyan bir kimse bulunmaz. Allah kimi şaşırtıp saptırırsa, onu doğru yola eriştiren bulunmaz. »
Şüphesiz haktan yana olan bu sözler hem büyük bir cesaret meselesidir, hem de Yusuf Peygamber’in sulh-u selâmetle hükmettiği bir ülkede, görevli bir peygamberin öldürülmesinin reddi mümkün olmayan felâkete yol açacağını hatırlatmayı ve din, ibâdet hürriyetine zincir vurmanın hiçbir hükümdara ve idareye rahmet ve fazilet kapılarını açmadığını ve açmayacağını dolaylı şekilde anlatmayı amaçlamaktaydı.
Böylece sözü edilen Kahraman müʹminin hakkı Hak adına söylemeyi, ölüm pahasına da olsa, göze aldığı anlaşılmakta ve böylece kahramanlara her zaman toplumun muhtaç olduğuna işâret edilmektedir.
Mükâfat olarak da Cenâb-ı Hak o kahraman müʹmini hem misâl gösteriyor, hem de onun kadrini yücelterek Kur’ân’daki bu sûreye «mü’min» ismini veriyor.
GÖZLERİ YAŞARTAN TARİHİ BİR OLAY
Bu konuda gözleri yaşartan tarihî bir olayı, muhaddis Bezzar ve Ebû Nuaym, Hz. Ali (R. A. )den naklen şöyle rivâyet etmişlerdir:
- Bir gün Hz. Ali (R. A. ), biraraya gelip büyükçe bir cemaat oluşturan müʹminlere şunu sordu:
- Bana insanların en kahramanının kim olduğunu haber verir misiniz?
Onlar da hep bir ağızdan:
- Sensin... diye cevap verdiler ve aralarındaki konuşma şöyle devam etti:
- Ben bugüne kadar kiminle vuruşmak üzere karşılaştımsa, mutlaka intikam almak istedim. O bakımdan siz bana en kahraman kişinin kim olduğunu haber verin.
- Bilmiyoruz, lütfen en kahramanın kim olduğunu siz söyleyin?
- Ebû Bekir (R. A. )dır. Çünkü o sıkıntılı günlerde Kureyş müşrikleri Resûlüllahʹın (A. S. ) etrafını çevirip kimi itip kakıyor, kimi eteğini çekip «İlâhlarımızı tek ilâh yapan sen misin? » diyor ve bir sürü zorluk öne sürüyorlardı. Allahʹa and olsun ki, Ebû Bekir (R. A. )den başka bizden hiç birimiz müdahale edemiyorduk. O tek başına koştu, kimini vurup itti, kimini bir tarafa çekti, kiminin önüne geçip engel oldu ve sesini şöyle yükseltti: «Yazıklar olsun size! Rabbim Allahʹtır diyen bir adamı mı öldürüyorsunuz?! » Hz. Ali (R. A. ) bu olayı anlatırken hırkasının bir ucunu kaldırıp yüzüne doğru götürdü ve sakalı ıslanıncaya kadar ağladı ve arkasından şunu sordu:
- Şimdi Allah için söyleyin, Fir’avn hanedanından olan o kahraman müʹmin mi, yoksa Ebû Bekir (R. A. ) mı daha hayırlıdır?
Kimse cevap vermedi. Hz. Ali (R. A. ) kendi sorusunu şöyle cevapladı:
- Cevap versenize! Allahʹa yemin ederim ki Ebû Bekir (R. A. )ın bir saati, imanını gizleyen o kahraman müʹminin -ki Allah onu kendi kitabında övüyor- bütün vakitlerinden daha hayırlıdır. Zira Ebû Bekir (R. A. ) imânını açıklayıp bütün malını ve gücünü Allah ve Peygamberi yolunda harcamıştır.
GEÇİCİ KUDRET VE SALTANATA ALDANMAMAK
«Ey milletim, bugün için mülk ve saltanat sizindir. (Bulunduğunuz) yerde üstünsünüzdür. Peki ama Allah’tan bize kahredici bir azap gelecek olursa, kim bize yardım eder? dedi. »
O kahraman mü’min, konseyin dikkatini ikinci bir hususa çekerek, bugünkü geçici saltanata bakıp geleceği unutmamalarını öğütledi ve nice saltanatların yerle bir edildiğine dolaylı şekilde atıfta bulundu. Bir yandan da Fir’avn’ın hiçbir zaman ilâh olamıyacağına, ama her şeyi kahr-u saltanatı altında tutan Allahʹın varlığına değinerek üyelerin dalkavukluk yapmalarının doğru bir hareket olmadığına işârette bulundu. Şüphesiz kendini ilâhlaştırıp halka zulmeden ve Allah’ın rahmet olarak gönderdiği peygamberi öldürmeye yönelen zâlim bir hükümdarın önünde bundan daha tesirli ve uyarıcı ne söylenebilirdi? Kurʹân-ı Kerîm, kıyâmete kadar gerçek mü’minlere misâl teşkil edecek bu kahraman müʹminin yaptığı o müstesnâ uyarısını dokuz madde halinde açıklarken, hakkı savunmanın ne büyük fazilet olduğunu ilhâm etmektedir. Şöyle ki:
1- «Rabbim Allah»tır diyen bir adamı mı öldürmek istiyorsunuz?! Bunda ne gibi suç ve düzene karşı gelmeklik vardır?
2- Öldürmek istediğiniz adam, Rabbından size, beşer kudretini aşan, aklı harekete geçiren, vicdanı berraklaştıran belge ve muʹcizeyle gelmiş bulunuyor. Bu, iyi düşünüp gerçeği anlamanıza yetmiyor mu?
3- Sözünü ettiğim adam, bir an varsayalım ki yalan söylüyor, bunun vebâli sadece kendisine döner ve o bu davranışıyla kendini halkın gözünden düşürmüş olur.
4- Ama o yalnız doğruyu söylüyor ve gerçekten haber veriyorsa ve siz de buna rağmen onu reddedip öldürmeyi kararlaştırıyorsanız, Onun Allah’tan alıp size haber verdiği elim azaba, yok edici felâkete katlanmanız gerekir.
5- Şüphesiz Cenâb-ı Hak ölçüsünü aşan ve taşan, yalanı huy edinen kimseyi doğru yola eriştirmez.
6- Bugünkü geçici kudret ve saltanata güvenip birtakım haksızlıklarda bulunmanın mâkul hiçbir yanı yoktur. Kaldı ki, zulüm ve azgınlıkta bulunan bir kavim ve milleti Cenâb-ı Hakkʹın hükmünden hiç kimse kurtaramamıştır.
7- Misal olarak Nuh Kavmi, Âd ve Semûd Kavimlerini bir hatırlayınız. İlâhî hüküm indiği zaman onları yerle bir etmedi mi? Bugün sadece kalıntılarını görebilmekte ve yıkılıp yok edilme sebepleri üzerinde kafamızı yormamaktayız. İşte sizin hakkınızda da böyle bir azabın inmesinden endişe ederim.
8- Unutmayın ki, Cenâb-ı Hak mutlak anlamda âdildir, O hiçbir zaman kullarına zulmetmez, ama onlar kendilerine zulmederler.
9- İlâhî hüküm inip felâket sizi her yanınızdan çevirince, bağrış ve çağrışların hiçbir yararı olmaz ve işte ben sizin hakkınızda öyle bir günün geleceğinden korkuyorum ve bir mü’min olarak son uyarımı yapıyorum.
İşte o kahraman mü’min her şeye rağmen bu hakikatleri dile getirerek kendine düşen uyarı görevini yerine getirmiş ve kendisinden sonrakilere örnek edinilecek bir mücadele metodu mirâs bırakmıştır.
HAK ADINA YÜKSELEN SES, FİRʹAVNʹI SARSTI
Kendini ilâhlaştıracak kadar şımaran, insanları kul köle edinecek kadar İlâhî sınırları çiğneyen, büyük bir peygamberi öldürmeye kalkışacak kadar şuursuzlaşan Fir’avn’ı yanlış bir karar almanın eşiğinden ancak konsey üyelerinden imanını düne kadar gizleyen bir kahraman hak adına sesini yükselterek çevirdi. Onun o tok ve samimi sesi Fir’avn’ı sarstı ve haddini bilmeye dâvet etti. Diğer üyeler, bu cesaret yansıtan uyarıya pek itiraz edemediler..
Böylece Fir’avn, karşısında muhalif görünce rotayı değiştirmek, yelkenleri indirmek zorunda kaldı ve: «Ben size ancak uygun gördüğümü ve kendi görüşümü aksettiriyorum ve ben size ancak doğru ve isabetli yolu gösteriyorum» diyerek konunun bir çıkmaza sokulmasını ve prestijinin iyice sarsılmasını önlemeye çalıştı.
Resûlüllahʹın (A. S. ) Mekke döneminde buna benzer cesaret ve kahramanlığı Ebû Bekir Sıddîk (R. A. ), Ömer (R. A. ) ve Hz. Ali (R. A. ) göstermemişler miydi? Ebû Zer el-Gıffarî benzeri bir cesaretle sesini yükseltirken komaya sokuluncaya kadar dövülmemiş miydi? Bilâl Habeşî, Yâsir ve Eşi Sümeyye, oğlu Ammar daha ileri giderek ölüm pahasına «Allah birdir, Muhammed (A. S. ) Oʹnun peygamberidir» diyerek her türlü övgünün üstünde bir imân celâdetiyle ortaya çıkmamışlar mıydı?
Cenâb-ı Hak, Musa (A. S. ) kıssasında yer alan bu müstesnâ olayı açıklarken, zaferin çok yakın olduğunu, Firʹavn’ın İlâhî hışma uğrayarak yok edilmesinin misâl teşkil ettiğini haber veriyor. Nitekim çok geçmeden bu âyetlerin işârette bulunduğu zafer gerçekleşti ve azgın kâfirler baş eğmek zorunda kaldı.
ALLAHʹIN ÂYETLERİ ÜZERİNDE BİLGİSİZ VE BELGESİZ TARTIŞANLAR
«O şüpheciler ki, kendilerine gelmiş bir delil ve belge olmaksızın Allahʹın âyetleri hakkında tartışıp dururlar.. »
İlgili âyetlerle hem Mekkeli müşriklere hem de kıyâmete kadar ortaya çıkacak olan inkârcı maddecilere hakkın sesi, mü’min bir kulun dilinde tecelli edip duyurulduktan sonra, ellerinde isbatlayıcı bir delil ve belge olmadığı halde Allahʹın âyetlerini reddetmek için tartışan sapıklarla ilgili İlâhî hüküm bildirilmektedir:
«Kendilerine gelmiş bir delil ve belge olmaksızın Allahʹın âyetleri hakkında tartışıp durdular. (Şüphesiz bu), Allah yanında da, imân edenler yanında da büyük bir öfke ve nefrettir. İşte Allah, kendini beğenmiş her zorbanın kalbini böyle mühürler. »
Nitekim Cenâb-ı Hak, Firʹavn’ın, Ebû Cehlʹin ve emsali azgınların kalplerini mühürleyip onları sapıklıklarıyla başbaşa bırakmış ve arkasından İlâhî hükmünü indirip yerine getirmişti. Dün böyle olduğu gibi, yarın da, yarından sonra da böyle olacak; sünnetullah azgın inkârcılar hakkında hükmünü kusursuz yürütecektir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, tarihin ibretli olaylarına dikkatler çekildi ve Musa (A. S. ) ile Fir’avn kıssasının önemli birkaç safhası misâl verildi. İmanını gizleyen kahraman bir müʹminin hakkı nasıl dile getirdiğine atıf yapılarak örnek bir tablo ortaya konuldu.
Aşağıdaki âyetlerle, Fir’avnʹın mantık dışı birtakım çarelere baş vurma isteği konu ediliyor ve arkasından o kahraman müʹminin yaptığı uyarı ve irşada yer verilerek, hakkın sesine kulaklarını tıkayan bir milletin hazin akıbetine dikkat çekiliyor ve böylece Hakkʹı red ve inkâr edenler bir defa daha uyarılıyor.