MEÂLİ:
30- İnkârcı sapıklar, göklerin ve yerin bitişik olduğunu, onları bizim ayırdığımızı ve her canlı olanı sudan yaratıp meydana getirdiğimizi görüp anlamıyorlar mı? Hâlâ inanmıyorlar mı?
31- Yeryüzü, insanları sarsıp çalkalar diye onda sâbit dağlar oluşturduk (da sarsıntıyı önledik); doğru hareket edebilsinler (şaşırmadan varacakları yere varsınlar) diye onda yollar, geçitler meydana getirdik.
32- Göğü de (bozulup dengesizliğe düşmekten) korunmuş bir tavan (gibi) yaptık. Halbuki onlar, bundaki belge ve delillerden yüzçeviriyorlar.
33- Gece ve gündüzü; Güneş ve Ayʹı yaratan O’dur. Her biri bir yörüngede yüzüp gitmektedir.
34- Senden önce de hiçbir insana (Dünyaʹda) ebedîlik vermedik. Sen ölürsün de onlar ebedî mi kalırlar?
35- Her canlı ölümü tadacaktır ve sizi imtihan olsun diye iyilik ve kötülükle mübtelâ kılarız, (yaratılışınız bu iki şeyi işlemeye müsaiddir). Sonunda bize döndürüleceksiniz.
İLGİLİ HADÎSLER
Ebû Hüreyre (R. A. ) anlatıyor:
«Peygamber (A. S. ) Efendimize dedim ki: «Ey Allahʹın Resûlü! Seni görünce gözlerim aydınlanıyor, içim rahatlıyor, huzura kavuşuyorum. Bize her şeyden haber ver. » Bunun üzerine şöyle buyurdu: «Her şey sudan yaratılıp meydana gelmiştir. » (Müsned-i Ahmed: 2/295, 323, 324, 493- İbn Ebî Hâtim)
İLMÎ YÖNÜ
GÖKLERLE YERİN ÖNCELERİ BİTİŞİK OLMASI
«İnkârcı sapıklar, göklerin ve yerin bitişik olduğunu, onları bizim ayırdığımızı... görüp anlamıyorlar mı? »
Kur’ân ilgili âyetle astronomi (yıldızları konu edinen bilim) de önemli bir konuya parmak basıyor ve temel bilgi vermek suretiyle ilim adamlarına hareket noktası belirliyor. Günümüze kadar bu ilim dalındaki araştırmalarla birçok sistemler hakkında kesin bir sonuç elde edilmemişse de, bazı hususlarda Kur’ân’ın verdiği ana fikre yaklaşılmıştır. Şöyle ki: İlim bize Güneş Sistemi’nin nasıl meydana geldiğini kesin şekilde ortaya koyamamıştır. Bazı ilim adamları Güneş’i çevreleyen gaz kümesinin yer yer yoğunlaşması sonucunda gezegenlerin meydana geldiğini ileri sürerken veya varsayarken; diğer bazı ilim adamları, Dünya dahil, dokuz gezegenin Güneş’ten kopma birer parça olduklarını belirtmişlerdir.
Eğer «gökler» tabirinden maksat «Güneş Sistemi» ise, Kur’ân gezegenlerin güneşten kopma parçalar olduğunu açıklıyor demektir. Yok bu tabirden maksat bütün yıldızlar, sistemler ve galeksiler ise, hepsinin önceleri gaz halinde tek parça olduğunu, sonra o gazın yoğunlaşarak katılaştığını ve arkasından bölünüp parçalandığını ve öylece bugünkü durumun meydana geldiğini belirtiyor demektir.
Kur’ân’ın astronomi ile ilgili verdiği bu ana fikir, diğer bir deyimle temel bilgiden hareketle gerçeği araştırıp bulmak, konuyla ilgili ilim adamlarına düşmektedir.
Gökten düşen meteorlar ve keşfedilen Ay üzerindeki incelemeler, yerküreyle diğer gezegenler ve yıldızlarda aynı elementlerin bulunduğunu ve bu açıdan bakılınca hepsinin aynı bütünün bölünmüş parçaları olduğunu gösteriyor.
HER CANLI SUDAN YARATILMIŞTIR
«Ve her canlı olanı sudan yaratıp meydana getirdiğimizi görüp anlamıyorlar mı? Hâlâ inanmıyorlar mı? »
Su nedir? Su: İki molekül hidrojen ve bir molekül oksijenden oluşmuş, renksiz, kokusuz bir maddedir.
İlim adamlarının su hakkında tesbit edip verdikleri bilgileri toplayıp biraraya getirmemiz mümkün değildir. Ancak bu konu üzerinde ana fikir mahiyetinde açıklamada bulunanlardan önemli gördüğümüz bir parçayı tefsirimize almayı yararlı gördük:
«Bilindiği gibi, bütün hayat, suda, maddelerin bir eriyiği olan protoplazma da oluşur. Bununla korunur ve sürekliliği sağlanır. Susuz hiçbir protoplazma mevcut olmayacağı gibi, protoplazmasız da hayatın oluşmayacağı açıktır. Kuşkusuz sadece insan bünyesi değil, dünyamızda mevcut bütün bitki, hayvan ve bakteri gibi hayat şekillerinde de su mevcut olup, susuz bunlar da var olamazlardı.
Su, hayatın sadece temeli değil, aynı zamanda yaşayan varlıkların büyük bir ekseriyetinin barınağı yani bir bakıma evidir de.. Çünkü bitki ve hayvanların gerek sayısal, gerekse kütlesel olarak onda dokuzu suda yaşamaktadır.
Hayatın önce suda doğması nedeniyle su, genel anlamda «beşiğimiz» ve karalar üzerindeki varlıkların ergeç tekrar bu atalar evine dönmeleri nedeniyle de «mezarımız» olacaktır.
Yeryüzünde sihirli bir faaliyet olarak tanımlanan «hayat» için gerekli olan maddelerden biri de su’dur. Dünyamızda su ve hayat birbirlerinden ayrılmayacak biçimde içiçe girmiş ve birbirine kenetlenmiştir. Hepimizin bünyesinde %70 oranında su bulunmakta ve etrafımızı saran maddelerin pek çoğu suda yapılmış ürünlerden oluşmaktadır. » (Bilim ve Teknik: 165. sayı/Ağustos 1981)
Her şeyin, özellikle canlıların sudan yaratılıp meydana getirildiğine dair Kur’ânʹda üç âyet bulunmaktadır. Önce onların meâllerini, sonra da aradaki az farkı belirtelim:
«Allah hareket edip debelenen her canlıyı sudan yaratmıştır.. » (Nûr Sûresi: 45)
«O ki, sudan bir insan (türü) yarattı.. » (Furkan Sûresi: 54)
«Ve her canlı olanı sudan yaratıp meydana getirdiğimizi görüp anlamıyorlar mı? Hâlâ inanmıyorlar mı? » (Enbiyâ Sûresi: 30)
Nur sûresinde «dabbe»nin sudan yaratıldığı, Furkan sûresinde «beşer»in sudan yaratıldığı ve Enbiya sûresinde canlı olan her şeyin sudan yaratıldığı açıklanıyor.
Dabbe: Yeryüzünde yürüyen, hareket eden her canlıyı kapsayan bir isimdir. Böylece insan başta olmak üzere bütün hayvanların sudan yaratılıp meydana geldiği anlaşılıyor. Sonra insanın mükerremliği dikkate alınarak Furkan sûresinde «beşer»in sudan yaratılıp meydana geldiği belirtilerek umumdan sonra hususa yer veriliyor. Çünkü «beşer»den maksat ve en yaygın olan mana, insandır. Konumuzu oluşturan Enbiyâ sûresinin ilgili âyetinde ise, mevzu daha kapsamlı anlatılarak hem hayvanları, hem insanları, hem bitkileri içine alacak şekilde bir tabir kullanılarak «canlı olan her şey» deniliyor.
Görüldüğü gibi, aynı konuyla ilgili az farkla beyân edilen üç âyet biraraya getirilince asıl maksat daha iyi anlaşılıyor ve böylece zihinlerde silinmez izler bırakılarak idrâkler uyanık tutuluyor.
O halde İlmî araştırmalar ilerledikçe, elde edilen müsbet sonuçlar Kur’ân’ı tasdîk etmekte ve onun İlâhî olduğuna şehadet etmektedir.
SABİT DAĞLARIN OLUŞTURULMASI
«Yeryüzü, insanları sarsıp çalkar diye onda sâbit dağlar oluşturduk (da sarsıntıyı önledik).. »
Bilindiği gibi yeryüzündeki kara parçalarının dörtte birini dağlar kaplar. Yer kabuğunu meydana getiren katmanlar, oluştukları çağlardaki esas durumlarını çok ender olarak saklarlar. Bu katmanlar, dünyanın geçirdiği jeolojik çağlar içinde zaman zaman oluşarak, yükselerek, kıvrılarak, kırılarak türlü kıpırdamalara uğramışlardır.
İlâhî plân ve düzenleme gereği, sözü edilen şekilde dağların oluşmasında ve sonra sabitleşip kalmasında birçok yararlar vardır. Onları şöyle özetliyebiliriz:
1- Ekvatorda dakikada 27 km. hızla kendi ekseni etrafında, saatte 110. 000 km. hızla güneşin etrafında baş döndürücü bir süratle dönen dünyanın kara parçalarının dörtte biri dağ olmasaydı, bugünkü denge olmazdı. Birtakım sarsıntı ve çalkantılar meydana gelirdi. Kur’ân özellikle dağların bu faydası üzerinde durmakta ve bunu tam on yerde az değişik kelime ve anlatımla işlemektedir. (Bilgi için bak: Ra’d Sûresi: 3- Hicr Sûresi: 19- Nahl Sûresi: 15- Enbiyâ Sûresi: 31- Neml Sûresi: 61- Lukman Sûresi: 10- Fussilet Sûresi: 10- Kaf Sûresi: 7- Murselat Sûresi: 27- Naziât Sûresi: 32. âyetlerin tefsiri) Diğer birçok önemli konularda olduğu gibi, bu konuda da Kur’ân araştırıcılara, meraklılara ana fikir ve temel bilgi vermekte ve aynı zamanda üzerinde dikkatle durulması için de on yerde zikretmektedir.
2- Şiddetli kasırga ve fırtınaları daha az zararsız hale getirir.
3- Hava akımını ayarlamada rol oynar.
4- Kaplı bulunduğu bitki örtüsüyle havayı temizleyip filitre görevini yapar.
GÖK, DENGESİZLİKTEN KORUNMUŞ BİR TAVANDIR
«Göğü de (bozulup dengesizliğe düşmekten) korunmuş bir tavan (gibi) yaptık. Halbuki onlar bundaki belge ve delillerden yüz çeviriyorlar. »
Fezadaki sistemler ve yıldızlar üzerinde asırlardır birçok araştırma ve incelemeler yapılmaktadır. Bu konuda bilmediklerimiz bildiklerimizden çoktur. Kurʹân bu konuda da bazı ipuçları ve ana fikirler vermekte, insan aklına ışık tutarak yol göstermektedir. Göklerin bozulup dengesizliğe düşmekten korunması ve yeryüzüne -bizim bakış açımıza göre- bir tavan durumuna getirilmesi bize neleri hatırlatıyor veya ilhâm ediyor?
Önce şunu belirteyim ki: İlmî araştırma bize uzaydaki yıldızlar, gezegenler ve sistemler hakkında Kur’ân’ı tasdîk eder mahiyette şu bilgiyi vermektedir: «Gezegenler ve yıldızlar uydularını kendilerine çekerler. Güneş, dünya ve öbür gezegenler sanki görünmez bağlarla bağlıymışlar gibi uydularını kendileriyle birlikte onlara has yörüngeleri içinde ve doğrultusunda döndürürler ki buna çekim kanunu diyoruz. Bu durumda uydular neden gezegenlerin üzerine düşmezler? Çünkü gezegenlerin çevresinde hızla dönmeleri onlara santrifüj kuvveti denilen bir kuvvet vermektedir. Böylece uydular gezegenlerine çekim kanunuyla bağlanırlar, ama santrifüj kuvvetiyle onlardan uzaklaşırlar. Bu iki kuvvet birbirine eşit olduğu için uydular, gezegenlerinin üzerine düşmedikleri gibi onlardan uzaklaşıp uzayda kaybolma tehlikesiyle de karşılaşmazlar. Onlar sadece yörüngeleri içinde dönerler.
İşte kâinatı bir bütün olarak bu açıdan incelediğimizde, sistemlerinde zincirleme birbirine aynı çekim kanunuyla bağlı bulunduklarını ve bunun Arş’a kadar uzandığını, Arş-ı A’lâʹnın bütün sistemler üzerinde tarifi mümkün olmayacak kadar büyük bir çekim kuvveti bulunduğunu söyleyebiliriz veya böyle varsayabiliriz.
İnkârcı maddeciler, Allah’ın varlığına ve birliğine delâlet eden bunca âyet ve belgeleri görmeyip haktan yüzçevirirler. Doğrusu şaşılacak şey!
Dünyayı hem kendi ekseni, hem de güneşin çevresinde belli kanunlarla döndüren Yüce Kudret, gece-gündüzü oluşturmakta ve güneş ile ayın her birinin kendine ait yörüngesinde yüzüp seyretmesini sağlamakta ve «gecenin de gündüzün önüne geçemiyeceğini» belirterek, dünyanın ters dönüş yapmıyacağını, yani hep batıdan doğuya doğru dönüşünü sürdüreceğini hatırlatmakta ve böylece kurduğu plânın kusursuz uygulandığını bize öğretmektedir.
HİÇBİR İNSANA DÜNYADA ÖLÜMSÜZLÜK VERİLMEMİŞTİR
«Senden önce hiçbir insana (dünyada) ebedîlik vermedik. Sen ölürsün de onlar ebedi mi kalırlar? Her canlı ölümü tadacaktır.. »
Ölüm, değişmez bir kanundur. Her canlı mutlaka onu tadacaktır. Bundan kurtuluş yoktur. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ı bilip anlama, inanıp bağlanma, hayatın tadını alıp onu hep arzulama, nîmetin kıymetini idrâk etme, yüksek ve sonsuz nimetlere hazırlanma ancak dünyada mümkündür. O bakımdan dünya hayatı, ebedî hayata hazırlanma dönemidir.
Bunun için ikinci, fakat ebedî hayatın asıl değerini takdir edebilmek için ölmemiz gerekiyor.
Ölüm denilen geçişten ne peygamberler, ne imparatorlar, ne kahramanlar, ne veliler, ne de âlimler kurtulabilmiştir. Yol budur; sünnetullah tahvîl ve tebdîl kabul etmez.
İsa Peygamber’in (A. S. ) diri olarak göğe yükseltilmesi ve hâlen diri olarak orada beklemesi; bir rivâyete göre, Hızır ile İlyasʹın (selât-ü selâm onlara olsun) hâlen hayatta olup İlâhî kudretin bazı tecellilerini yansıtmaları, ölüm hakkındaki genel kaideyi bozmamaktadır. Çünkü bunlar da kıyâmet kopmadan önce mutlaka ölüm şerbeti içeceklerdir.
İMTİHAN OLSUN DİYE İYİLİK VE KÖTÜLÜKLERİN KISTAS GÖSTERİLMESİ
«Ve sizi, imtihan olsun diye iyilik ve kötülükle mübtelâ kılarız, (yaratılışınız bu iki şeyi işlemeye müsaittir). Sonunda bize döndürüleceksiniz. »
Her şey zıddıyla daha iyi anlaşılır ve gelişme sağlar. Âyette bilhassa bu kurala dikkatlerimiz çekiliyor. İblîs’in Âdem’in (A. S. ) karşısına çıkması, ruh iklimine nefis denilen karşıt duygunun yerleştirilmesi, yararlı ve zararlı şeylerin birbirini izlemesi hep bu hikmete dayanır.
Böylece insan ömür boyunca zıtlar âleminde, zıtlarla dolu bir yolda yürür. İyilik ve kötülük, hak ve bâtıl bunların başında gelen zıtlardan ikisidir. İnsan hangi tarafa daha çok meylederse, onunla vasıflanır, diğer bir tabirle o tarafın rengini alır. Unutmayalım ki, -peygamberler müstesnâ- hepimizin hayatında bu iki kavramın yeri ve anlamı, hükmü ve sonucu sözkonusudur. Sonunda insan hangi renge boyanırsa, o renkle Allah’a döndürülür.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, Allahʹın varlığına, birliğine, kudretinin erişilmezliğine delâlet eden yedi kadar belge sıralandı. Böylece insan aklına malzeme verilerek ışık tutuldu ve hareket noktası belirlendi. Ölümlü bir hayatta ömrü en iyi şekilde değerlendirmemize dikkatler çekilerek zıtlar âleminde yaşadığımız hatırlatıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, bunca âyet, belge ve kanıt karşısında hâlâ gerçeği görmeyip Hz. Muhammedʹi (A. S. ) alaya alan şaşkınların yaramaz hali konu ediliyor. Peygamberʹin (A. S. ) haber verdiği azâbın hemen inmesini acele eden inkârcıların ne yazık ki, inanmadıkları o azâptan kurtulamıyacakları, o bakımdan acele etmenin bir anlam taşımadığı hatırlatılıyor. Sonra da tarih boyunca inkârcı şaşkınların hakka karşı düşünce ve davranışlarının hep aynı olduğu bildirilerek Hz. Peygamber (A. S. ) ve arkadaşları teselli ediliyor.