Tevbe Suresi 30-31. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَقَالَتِ الْيَهُودُ عُزَيْرٌ ابْنُ اللّٰهِ وَقَالَتِ النَّصَارَى الْمَسِيحُ ابْنُ اللّٰهِ ذٰلِكَ قَوْلُهُمْ بِاَفْوَاهِهِمْ يُضَاهِؤُ۫نَ قَوْلَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ قَبْلُ قَاتَلَهُمُ اللّٰهُ اَنّٰى يُؤْفَكُونَ اِتَّخَذُٓوا اَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ اَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَالْمَسِيحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَمَا اُمِرُٓوا اِلَّا لِيَعْبُدُوا اِلٰهًا وَاحِدًا لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ سُبْحَانَهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ

30.

Yahudiler, "Üzeyr, Allah'ın oğludur" dediler. Hıristiyanlar ise, "İsa Mesih, Allah'ın oğludur" dediler. Bu, onların ağızlarıyla söyledikleri (gerçeği yansıtmayan) sözleridir. Onların bu sözleri daha önce inkar etmiş kimselerin söylediklerine benziyor. Allah, onları kahretsin. Nasıl da haktan çevriliyorlar!

Diyanet İşleri

31.

(Yahudiler) Allah'ı bırakıp, hahamlarını; (hıristiyanlar ise) rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih'i rab edindiler. Oysa, bunlar da ancak, bir olan Allah'a ibadet etmekle emrolunmuşlardır. O'ndan başka hiçbir ilah yoktur. O, onların ortak koştukları her şeyden uzaktır.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

30- Yahudîler, «Üzeyr, Allahʹın oğludur» dediler. Nasâra (Hıristiyan­lar) da «Mesîh (İsâ) Allahʹın oğludur» dediler. Bu daha önce inkâra sa­panların söylediklerine benzer anlamda, ağızlarında geveledikleri söz­lerdir. Allah kahredesileri Nasıl da (hak’tan saptırılıp) yüzleri çevriliyor?.

31- Bunlar Allah’ı bırakıp hahamlarını ve rahiplerini; (aynı zaman­da) Meryem oğlu Mesih’i Rabler (Tanrılar) edindiler. Halbuki ancak bir ilâha kulluk ve ibâdetle emrolunmuşlardı. Allahʹtan başka ilâh yoktur; O, onların ortak koştukları şeylerden pâk ve münezzehtir.

İNİŞ SEBEBİ

İbn Abbas (R. A. )dan yapılan rivâyete göre, Yahudilerden bir grup kalkıp Peygamber (A. S. ) Efendimize gelerek dediler ki: «Biz sana nasıl uyalım ki, sen bizim kıblemizi terkettin ve Üzeyr’in Allah’ın oğlu olduğunu kabul etmiyorsun! » Bunun üzerine yukarıdaki âyetler inmiştir. (Lübabu’t-te’vîl: 2/215)

İLGİLİ HADÎSLER

Cömertliğiyle büyük bir üne kavuşan ve Arap tarihine geçen Hatem veya Hâtim Tâî’nin oğlu Adiy, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin çağrısına olumlu cevap vermiyerek Şam’a kaçtı. Cahiliye devrinde Hıristiyanlığı se­çip tenassur etmişti. Kız kardeşi Müslümanlara esir düşünce, Sevgili Peygamberimizʹden (A. S. ) ummadığı ölçüde ilgi gördü ve kılına dokunulma­dan serbest bırakıldı. Kadın bu rahmet ve şefkat, insanlık ve adâlet yan­sıtan ilginin tesirinde kaldı. Kardeşi Adiy’e İslâm’a girmesini önerdi ve Hz. Peygamber’i (A. S. ) övmekle bitiremedi. Çok geçmeden Adiy, İslâmʹa gir­mek üzere Medine’ye döndü; Peygamber’in (A. S. ) huzuruna çıktı. Boynun­da gümüşten bir de haç bulunuyordu. O sebeple Peygamber (A. S. ) Efen­dimiz çok nazik bir ifadeyle, «bunlar Allahʹı bırakıp hahamların ve rahip­lerin peşine takılarak onları kendilerine rab edindiler!.. » meâlindeki âyeti okudu. Adiy müsaade isteyerek:

- Ey Allah’ın Peygamberi! onlar rahiplere tapmadılar, deyince, Pey­gamber (A. S. ) Efendimiz ona:

- Hahamlar ve rahipler helâli haram, haramı da helâl kılıyorlar, hal­ka yanlış bilgi veriyorlar. İşte bu, halkın onları rab edinmesi demektir, diyerek açıklamada bulundu. (Müsned-i Ahmed - Tirmizî - İbn Cerîr - İbn Kesîr)

ÜZEYR VEYA EZRA

Kitab-ı Mukaddes’te Ezra, Kur’ân-ı Kerîm’de ise Üzeyr diye anılan za­tın özellikle üzerinde durulması çok anlamlıdır. Harun Peygamberʹin toru­nu olduğu söylenir. Yahudîler onu büyük bir kâhin olarak tanır ve tanıtır­lar. Babil ve çevresinde eyleştiği bilinmektedir. Tevratʹın ortadan kaybol­masına en çok üzülenlerden biridir. O bakımdan tam bir İhlâs ve derunî istek duygusu içinde Allahʹa duâ ve niyazda bulunarak Tevratʹın olduğu gibi hafızasına nakşedilmesini dilemiş. İbn Cerîr Taberî’nin rivâyetine gö­re, onun bu dileği kabul edilmiş ve Tevratʹın tamamını hafızasında arşivlenmiş şekilde bulmuş ve öylece onu kâğıda aktarıp yazarken İbrânice alfa­beyi değil de Keldaniceyi tercîh etmiştir.

O nedenle Üzeyr veya Ezra, Yahudilerin geniş ilgi ve hayranlığını top­lamış, o kadar ki, «Ezra dönemi bahar dönemi» diye vasıflandırılmış ve bir kısmı onu Allah’ın oğlu sanacak kadar ölçüyü kaçırmışlardır.

İbn Cerîr Taberî, Üzeyr konusunda kaynağının tesbiti mümkün olma­yan geniş bilgi vermiş, içinde Levhalar bulunan Tabutʹun Allah tarafından kaldırıldığı ve başlarına indirdiği bir hastalık sebebiyle İsrâiloğulları’nın ha­fızalarındaki Tevrat’ı silip unutturduğu ve Üzeyrʹin yalvarıp yakarması üze­rine Allahʹtan inen bir nurun kalbine girmesiyle, hafızasından silinen Tev­rat’ın olduğu gibi hatırlanmasına vesile olduğu ve bir süre sonra kaldırı­lan Tabutʹun iade edilmesiyle Üzeyr’in hafızasında doğan Tevrat ile tam uyum halinde olduğunun görüldüğü, o yüzden ona «Allah’ın oğlu» denildi­ği şeklinde birtakım ifadeler kullanmıştır. (Camiu’l-beyân fi-Tefsîri’l-Kur’ân: 2/78)

Tevrat’ta Ezraʹyla ilgili bir bölüm vardır. Kur’ân, Tevrat’ın aslına ve Tevhît İnancı’na ters düşen bu iddiayı, yani Üzeyr’in Allah’ın oğlu oldu­ğuyla ilgili itikadı kökünden reddedip bunun müşriklikle eşdeğer olduğu­nu belirtmiş ve sonra da hak dini kendilerine din edinmeyenlerin ne hale düştüklerini, cadde-i hakʹtan nasıl saptıklarını hatırlatmıştır.

İbn Abbas’dan (R. A. ) yapılan rivâyette buna yakın bilgiler verilmek­tedir. (Lübabu’t-te’vîl: 2/215)

Yahudi tarihçilerin de verdiği bilgiye göre, Musa Peygamber, Tevratʹın yazılı bulunduğu Levhaları muhafaza için bir sandığa yerleştirmişti. Musa’dan sonra bu sandığın kaybolduğu, Süleyman Peygamber zamanında bulunup ortaya çıkarıldığında, içinde sadece Evamir-i aşere = On emirʹin yazılı bulunduğu levhaya rastlandığı belirtilmekte ve sonra Üzeyr tarafın­dan bugünkü muhtevaya yakın ölçüde yazıldığı sanılmaktadır. (Tefsîr-i Merağî: 10/99)

Hıristiyanların da aşırı taassuba yönelip İsâ Peygamber’i Allah’ın oğlu diye tanımaları ve tanıtmaları bir bakıma müşrikliktir. Bedeni itibarıyla in­sana, ruhu itibarıyla meleğe nisbet edilebilir, ama Allah’ın oğludur diye bir nisbette bulunmayı ne din, ne ilim, ne de akıl ve mantık kabul eder.

Şeyh Muhyiddîn Arabî (K. S. ), İsa Peygamberi en uygun anlamda va­sıflandırarak diyor ki: «İsa (A. S. ) iki ayrı âlemin imtizacından oluşmuştur. Çünkü o, melekle Meryem arasından zuhur etmiştir. O halde İsa, ruhtan meydana gelen bir ruh, beşerden meydana gelen bir beşerdir. Bu özellik başkasına verilmemiştir. İkinci semaya yükseltilmesinin de hikmeti budur. Zira bu semanın yıldızları bizden yana iki ayrı âlemden imtizaç etmişler­dir. » (Fütuhat-i Mekkiyye: 3/201)

Hak dini bozup inancı yozlaştıranlarla ciddi biçimde ölçülü ve denge­li meşgul olunması emrediliyor. Şüphesiz ki bu meşguliyet çağın özellik­lerine ve teknik imkânlarına göre olmalıdır. Her şeyden evvel, Kur’ân-ı Kerîmʹin çağın ve medeniyetin önünde yürüdüğünü, gelişen ve gelişmek­te olan ilme ışık tuttuğunu misallerle açıklamak ve bunun için birçok ya­yın organlarından yararlanmak şarttır. İslâmiyeti, onu basite irca’ edip bir sürü teferruata boğan yarım câhillerin elinden kurtarıp dinin hikmet ve amacını kavrayan, hayat damarlarını harekete geçirmenin lüzumuna ina­nan ve ilimle dini ikiz kardeş olarak neslin kafa ve kalblerine işleyen bil­gili, becerikli ellere teslim etmek son derece lüzumludur.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle Kitap ehlinin Tevhît inancını bozdukları, o neden­le hak dinin İlâhî hüviyetini değiştirdikleri konu edildi. Sonra da din adam­larının kendi mantık ve anlayışları doğrultusunda Allah’ın haram kıldığını helâl, helâl kıldığını haram saydıkları, birçok hükümleri değiştirdikleri üze­rinde durularak Allahʹı bırakıp fânileri rab edinmenin sakıncalarına atıf ya­pıldı ve dolayısıyla mü’minlerin böyle bir hataya düşmemesi için birtakım uyarılarda bulunuldu.

Aşağıdaki âyetlerle İslâmʹın Allah’ın cihanı aydınlatan, gönüllere ir­fan katan nuru olduğu belirtiliyor. Kitapsızlarla kitaplıların bu nuru söndürme basiretsizliği içinde bulundukları haber verilerek Müslümanların ona çok ciddi şekilde sarılmalarının gereği üzerinde duruluyor. Eninde so­nunda Allahʹın kendi nurunu tamamlayacağı büyük bir müjde olarak bil­diriliyor ve sözü edilen iki grup (Yahudi ve Hıristiyanlar), kabul etse de, etmese de Hz. Muhammed’in (A. S. ) hidâyet ve hak dinle gönderildiği, hak­kın mutlaka üstün geleceği açıklanıyor.