MEÂLİ:
19- Görmeyenle gören bir değildir.
20- Karanlıklar ile aydınlık,
21- Gölge ile sıcaklık da bir değildir.
22- Dirilerle ölüler de bir değildir. Şüphesiz Allah dilediği kimselere işittirir. Sen ise kabirlerde olanlara işittirecek değilsin.
23- Sen ancak, (tuttukları yolun tehlikeli olduğuna ve gelecek olan azâba karşı) bir uyarıcısın.
24- Şüphesiz ki biz seni (rahmet) müjdecisi, (azâba karşı) uyarıcı olarak hak ile gönderdik. Hiçbir millet yoktur ki içlerinden (gelecek felâkete, inkâr ve sapıklıklarındaki inatlarına karşı) uyarıcı bir peygamber gelip geçmiş olmasın.
25- Eğer seni yalanlıyorlarsa, onlardan öncekiler de (kendilerine gönderilen peygamberleri) yalanlamışlardı. Peygamberleri, onlara açık belgelerle, muʹcizelerle, yazılı sahifelerle, aydınlatıcı kitapla gelmişlerdi.
26- Sonra o inkâr edenleri yakalayıverdim. (Bir görsünler) beni inkâr nasıl olur?
27- Görmedin mi ki, Allah gökten su indirdi de biz onunla renkleri farklı meyveler çıkardık. Dağlardan da kimi beyaz, kimi kırmızı muhtelif renklerde ve siyahımsı görünümde çeşitli yollar meydana getirdik.
28- İnsanlardan, yerde yürüyen hayvanlardan, davarlardan da bunun gibi ayrı ayrı renklerde olanlar vardır. Allahʹtan ise, Oʹnun kullarından ancak ilim sâhipleri saygı ile korkarlar. Şüphesiz ki Allah çok güçlüdür, çok üstündür, çok bağışlayandır.
29- Allahʹın kitabını okuyanlar, namazı dosdoğru kılanlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden gizli-açık harcayanlar, işte onlar kesada uğramıyacak, yok olmayacak bir ticaret umarlar.
30- Çünkü Allah onların bu harcamalarının karşılığını noksansız verir. Şüphesiz ki O çok bağışlayan ve şükredenlere nîmetini çok artırandır.
İLGİLİ HADÎSLER
İbn Abbas (R. A. ) anlatıyor:
«Bir adam, Peygamber (A. S. ) Efendimizʹe gelerek dedi ki:
- Ya Resûlellah! Rabbin renk imal edip yapar mı?
Peygamber (A. S. ) ona cevap verdi:
- Evet, solmayan, tükenmeyen renk yapıp meydana getirir: Kırmızı, sarı, beyaz.... » (Müsned-i Hâfız Bezzar)
Hz. Âişe (R. A. ) anlatıyor:
- Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bir iş işledi ve o hususta mü’minlere de ruhsat verdi. Ancak bazı kişiler o işi yapmaktan kendilerini uzak tuttular. Onların bu davranışını duyan Resûlüllâh (A. S. ) bir hutbe düzenleyip Allahʹa hamd ettikten sonra özetle şöyle buyurdu: «Benim işlediğim (ve size de o hususta ruhsat verdiğim) bir işi yapmaktan kendini uzak tutanlara da ne oluyor? And olsun ki ben onlardan daha çok Allah’ı bilirim ve hepsinden daha çok Allahʹtan saygı ile korkarım. » (Buharî/edeb: 72, i’tisam: 5- Müslim/fezâil: 128- Ahmed: 6/45)
Hz. Enes (R. A. ) anlatıyor:
- Peygamber (A. S. ) Efendimiz bir hutbe düzenledi ki (o güne kadar) öyle bir hutbe duymamıştık. Özet olarak buyurdu ki: «Benim bildiğimi bilseydiniz, az güler çok ağlardınız! »
Bunun üzerine Ashab-ı Kirâm başlarını eğip tıkanık bir sesle ağladı. (Buharî/küsuf: 2, tefsîr: 12/5, nikâh: 107- Müslim/salât: 112, küsûf: 1, fezâil: 134- Nesâî/sehv: 102, küsûf: 11, 23- Tirmizî/zühd: 9, küsûf: 1- İbn Mâce/ zühd: 19- Dâremî/rikak: 26- Ahmed: 2/257, 313, 418)
«Şüphesiz ki, âlimin âbid üzerindeki üstünlüğü, benim sizden derece bakımından en aşağınız üzerindeki üstünlüğüm gibidir. »
Resûlüllâh (A. S. ) âlimin kadrini yücelttikten sonra, «Allahʹtan ise, Oʹnun kullarından ancak ilim sâhipleri saygı ile korkarlar» meâlindeki âyeti okudu. (Dâremî)
GÖRENLE GÖRMEYEN BİR MİDİR?
«Görmeyenle gören bir değildir.. »
Cenâb-ı Hak 19. âyette, müʹminle kâfir, âlimle câhil arasındaki farkı belirtmek için nefis bir benzetmede bulunmakta ve «Görmeyenle gören bir değildir» buyurmaktadır.
Aklını imân ve irfanıyla birleştirip gerçeği araştırmak suretiyle Hakkʹı bilip anlayan ve tahkikî imânla inanan âlimin gözü açıktır. İblîs’in peşine takılıp nefis ve şehvet otlağında bir ömür tüketen inkârcı ise, gerçekte kördür. Zira küfürle imân arasındaki mesafe, kıyas kabul etmiyecek nisbettedir. O bakımdan Cenâb-ı Hak, küfrü karanlığa, imânı aydınlığa benzetmiştir. Küfür: Kalp, ruh ve vicdan karanlığıdır; imân ise, kalp, ruh ve vicdan aydınlığıdır. Kâfir, gerçek anlamda önünü görmeyendir. Müʹminin önü aydınlık, görüş mesafesi alabildiğine uzundur.
Serinlik veren gölge ile rahatsız eden sıcaklık da bir değildir. Hakk’ı red ve inkâr, kişinin vicdanını devamlı rahatsız eder, ruhunu tedirgin yapar. Böylece içinde doğan ümitsizlik ateşi onu devamlı surette yakıp rahatsız eder. Hakkʹa inanıp yönelmek, iç rahatlığı getirir, vicdanı serinletir, ruha neşe ve ümit verir. O bakımdan mü’minin kalbi yatışkanlık üzere haktan yana serinlik içindedir. Geleceğe imân ve ümitle bakmaktadır.
Dünyada Cenâb-ı Hakk’a imân ve irfanla yönelen kişiler, yaşadıkları sürece ümitsizlikten kendilerini kurtarıp gelecek günlere ve âhirete güvenle bakmaktadırlar. İnkârcı sapıklar ise, iç komaya girmiş bir halde büyük bir ümitsizlik duygusu veren ölümden kaçmaya çalışmaktadırlar.
Dirilerle ölüler de bir değildir. Müʹminler hayatın hikmet ve anlamını; ölümün sebep ve esrarını; yaratılışın mana ve gayesini idrâk içinde ebedî hayata hazırlanma çabasındadırlar. O bakımdan kalpleri hep diri, ruhları uyanık, basîretleri açıktır. Ölüm onlar için yok olup silinmek değil, küçük ve dar bir evden çok geniş ve ferah bir eve göç etmektir. Kâfirler ise, ölümü «tamamen silinip yok olma» kabul ettiklerinden, hayatın hikmet ve gayesinden habersizdirler. Ölümün verdiği ümitsizlik onları ölmeden evvel öldürmüş durumdadır. O bakımdan kâfir, yürüyen ölüdür, bakan kördür, işiten sağırdır.
Onun için Cenâb-ı Hak, onları, yaşayan ölüdür diye tanıtmakta ve mü’minleri her vesileyle müjdelemektedir.
CENÂB-I HAK, KUDRETİNİN SESİNİ DİLEDİĞİNE DUYURUR
«Şüphesiz Allah dilediği kimselere işittirir. Sen ise, kabirlerde olanlara işittirecek değilsin. »
Şüphesiz kalbi inkâr ve madde kesafetiyle kılıflanıp ölgün hale gelen kimseye hakkın sesini duyurmak çok zordur. Ancak Cenâb-ı Hak dilediği kimseye hakkın sesini işittirir. Zira O, ezelde sınırsız ilmiyle, kimin, kalbini İlâhî sese açık tutmayacağını tesbit edip yazmıştır. Oʹnun ilmi yanılmaz, tesbitinde hatâ olmaz. Bu hikmetle hakkın sesini duyamayanlar, yani kalp kulağını o sese açık tutmayanlar, hakikatte ölüp kabir hayatına kendilerini mahkûm etmişlerdir. Zira onlara göre, ölüm mutlak anlamda yok olup bir daha kalkmamasıya oluşmamasıya silinmektir. O bakımdan böyle bir düşünce ve inançta olan maddeci sapıklar ölmeden önce ölüp kendilerini yokluk karanlığına itmişlerdir.
Şüphesiz kendini böylesine karanlık bir çizgiye, ümitsizlik noktasına getirenlere, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ile Oʹnun yolunda yürüyen âlimler ve mürşitler hakkın sesini nasıl duyurabilirler. Zira inkâr ve taassup ön yargı haline gelip kişi şartlanınca, ona başka bir görüş ve inancı enjekte etmek hayli zor, bazan da imkânsızdır. Ancak Allah’ın hidâyet nasip ettikleri müstesnâ..
O bakımdan konumuzu oluşturan âyetle bu çıkmaz sokağa dikkatler çekilmekte ve insan ruhunun imân veya küfür doğrultusunda aldığı renge işâret edilmekte ve o rengi değiştirmenin güçlüğü dolaylı şekilde hatırlatılmaktadır.
Aynı zamanda Peygamber (A. S. ) Efendimiz, insanları doğru yola eriştiren bir kudret değildir, yani peygamberlere bu yetki ve kudret verilmemiştir. Peygamberʹin (A. S. ) görevi, doğru yolu göstermek, yanlış yolun tehlikesinden haber vererek sapıtanları uyarmaktır. Doğru yola eriştiren ise ancak Allahʹtır. İlgili âyette bu inceliğe de parmak basılmakta, Allah ile Peygamber arasındaki sınır belirlenmektedir.
PEYGAMBERʹİN (A. S. ) İKİ ANA GÖREVİ
«Şüphesiz ki biz seni (rahmet) müjdecisi, (azaba karşı) uyarıcı olarak hak ile gönderdik. »
Cenâb-ı Hak hidâyet konusunda kendisiyle peygamberi arasındaki sınırı belirledikten sonra, Peygamberʹin (A. S. ) iki ana görevini açıklamaktadır:
1- İmân edip iyi yararlı amellerde bulunan mü’minleri rahmet, gufran, cennet ve ridvan ile müjdelemek,
2- İnkâr ve azgınlığı seçip İblîs’in fısıltılarına kulak verenleri, tuttukları yolun mutlak felâkete gittiğinden ve âhirette İlâhî adâletin tecellisinden haberdar etmek..
Bundan sonrası, Cenâb-ı Hakk’ın hidâyette bulunma lûtfuna ve kişilerin hür düşünmelerine, irâdelerini kullanmalarına bırakılmıştır.
HER ÜMMETE UYARICI PEYGAMBER GÖNDERİLMİŞTİR
«Hiçbir millet yoktur ki, içlerinden, (gelecek felâkete, inkâr ve sapıklıklarındaki inatlarına karşı) uyarıcı bir peygamber gelip geçmiş olmasın. »
Peygamberler genellikle dünya hayatının anlamını, ölümün hikmetini, âhiretin safhalarını, Allah’ın kemâl sıfatlarını, kâinattaki câri kanunlarını, Allahʹa kulluğun mana ve lüzumunu; düzenli, disiplinli ve İlâhî rızaya uygun bir hayat sürmenin plân ve proğramını öğretirler. Bunun için de akla, düşünceye, duyguya ve idrâke seslenirler.
Bu öğreti ve eğitimden uzak kalan akıl, yalnız başına sözünü ettiğimiz gerçekleri ve hikmetleri sağlıklı ve noksansız şekilde anlayamaz.
Bunun için Kurʹân’ın birkaç yerinde her kavim ve millete mutlaka uyarıcı peygamber gönderildiği; peygamber gönderilmedikçe de onlara azap edilmiyeceği açıklanmaktadır. (Bilgi için bak: İsrâ Sûresi: 15. âyetin tefsiri)
GÖNDERİLEN HEMEN HER PEYGAMBER YALANLANMIŞTIR
«Eğer seni yalanlıyorlarsa, onlardan öncekiler de (kendilerine gönderilen peygamberleri) yalanlamışlardı.. »
Gönderilen peygambere inanmayıp onun karşısına çıkarak yalanlayanlar hiçbir dönemde sahneden eksik olmamıştır. Bunun sebebini iki madde halinde özetlemek mümkündür:
a) Her konu karşıtıyla daha çabuk tanınıp gelişme kaydedebilir. Kâinatın plânında zıtların sürtüşme ve çatışmasına geniş yer verildiğini ve çevremizde bunun misallerinin dizi dizi kendini gösterdiğini biliyoruz. O bakımdan her peygamber hakkı telkine çalışıp savunurken, hakkın karşıtı olan bâtıl bütün şiddetiyle ona karşı çıkmış, onu temsîl eden sapıklar da peygamberi yalanlamışlardır.
b) Peygamberlerin getirip teblîğe çalıştıkları İlâhî hakikatler, nefsin birçok eğilimlerine ters gelir; fakat ruh ile uyum sağlar özelliktedir. O bakımdan kötülükleri çokça telkîn ve tavsiye eden nefis, hürriyetinin kısılmasına, arzularının yerine getirilmedik bırakılmasına tahammül edemiyeceğinden, bütün hıncıyla peygamberin karşısına çıkılmasını emreder ve onu yalanlamayı telkîne çalışır.
Görüldüğü gibi, insan karakteri ve fıtrî temayülleri ile peygamberlerin getirdiği esas ve prensipler arasında geniş bir boşluk vardır; hattâ zıtlaşma söz konusudur. İşte peygamberlere karşı tepki, suçlama, yalanlama, saygısızca davranma bu boşluktan ve zıtlaşmadan kaynaklanmaktadır. O kadar ki, yuların ucunu nefis ve İblîs’in eline veren inkârcı maddeciler, sapık mideciler üzerinde İlâhî belgelerin, açık muʹcizelerin bile tesir etmediğini hem kutsal kitaplar haber vermekte, hem de günlük olaylar arasında müşahede etmekteyiz. Nitekim 25. âyetle bu husus belirtilmekte ve mü’minlere, insan karakteri ve nefsanî duyguları hakkında bilgi verilmektedir.
ALLAHʹIN KUDRETİNE DELÂLET EDEN BELGELER
«Görmedin mi ki, Allah gökten su indirdi de.. »
Kur’ân-ı Kerîm’de câri olan İlâhî metotlardan biri de, dinin lüzumu, peygamberin görevi, kulluğun mâna ve hikmeti açıklandıktan sonra, akla ve idrâke ışık tutar mahiyette bilimsel anlamda delil ve belgeleri sıralamaktır. Konumuzu oluşturan âyetlerde de aynı metot uygulanarak üç belge ardarda getirilmiştir. Şöyle ki:
1- Bitkilerdeki renk farkı,
2- Dağlardaki renk farkı,
3- İnsanda ve hayvanlarda renk farkı..
Bitkilerde renk farkı:
Aynı su ile sulanıp aynı toprakta yeşerip yetişen, aynı güneşten ışık alan bitkilerden her birinin tadı, kokusu ve özellikleri değişik olduğu gibi, renkleri de farklıdır. Biteviyelik yoktur. Cenâb-ı Hak her bitki hakkında bir defa tecellide bulunurken onun genetik yoldan karakter ve özelliklerini de formüle ederek mayasına yerleştirmiştir. Artık o mayanın değişmesi söz konusu değildir.
Bitkilerde biteviyelik, yani hepsi aynı renk, aynı özellikte bulunsaydı İlmî çalışmalar kısır kalır, yararlanma imkânları o nisbette kısırlaşırdı; aynı zamanda dünyamız bu kadar güzel ve çekici olmazdı.
Bitkilerdeki renk farkları, türlerinin özelliklerinden kaynaklanmakta ve böylece maddelerin renkleri, üzerlerine düşen ışınları yansıtmaları, kırmaları, içlerine çekmeleri, ya da geçirmeleri ile belirir. Bir cismin renkli olması, mayasındaki İlâhî formüle bağlı kalarak, üzerine düşen ışınların içinden bazı dalga boylarını emmeleri ile meydana gelir. Meselâ sarı görünen bir cisim, üzerine gelen ışınların -yine mayasına bağlı kalarak- mavi dalga boylarını emdiği için sarı görünür.
Bazı maddelerde emilen ışık yeniden yayılır, o zaman bu cisimde bir «yüzey renk», bir de «iç renk» meydana gelir. Yüzey renkle iç renk birbirini tamamlayıcıdır. Meselâ düz gümüşün yüzeyi, üzerine düşen ışıkları ilk tabakada tamamen emer, yansıtır; bundan dolayı gümüş yüzeyi renksiz parlar. Altının yüzeyi ise, sarı ışığı emip yeniden yaydığı halde öteki ışınları biraz daha içeri çeker, bu yüzden altın sarı görünür.
Şüphesiz bu misalleri çoğaltmak mümkündür. Önemli olan ise, her bitkinin mayasına enjekte edilen renk alma özelliğidir. Yeşil bitkilerin fotosentez yapması da bu ışınlara ve bağlı bulunduğu kanuna bağlıdır. Klorofil denilen yeşil renk maddesi, toprağın, suyun, havanın karbondioksitini emer, güneş ışığından enerji alır. Bazı kimyasal değişiklikler sonunda karbondioksitle su, karbonhidrata dönüşür, oksijen serbest kalır.
Bütün bu sentezler, değişmeler ve ortaya çıkan renkler İlâhî kudretin birer açık belgeleri sayılır.
Dağlarda renk farkı:
Şüphesiz yeryüzünün hem engebeli olması, hem de dağlarla süslenmesi denizlerin belli sınırda kalmasını sağlamaktadır. Yeryüzü bir bilya gibi pürüzsüz olsaydı, denizlerdeki su en az iki kilometrelik bir yükseklikte her tarafı kaplardı.
Dağlar dahil, yeryüzü örtüsünü meydana getiren toprak tabaka, çeşitli renkte kütlelerin kırılıp ufalması ve bunlara çürümüş bitki, hayvan gibi cisimlerin karışmasıyla meydana gelmiş ve kırılıp ufalan kütlelerin türüne ve özelliğine göre renk almıştır.
Ayrıca jeolojik olaylarla hem dağlar oluşmuş, hem de dağlarda hatlar, yollar, değişik dekor ve görüntüler meydana gelmiştir. Bütün bu oluşumlar, belli bir plânı, kusursuz düzeni ve şaşmayan kanunları yansıtır.
RENK VE IRKLAR
«İnsanlardan, yerde yürüyen hayvanlardan, davarlardan da bunun gibi ayrı ayrı renklerde olanlar vardır. » 28. âyetle, İlâhî kudrete delâlet eden belgelerden biri açıklanıyor: Hayvanların ve insanların ırk ve bölgelere göre renk bakımından farklı olduğu belirtiliyor. Hayvan ve insan derisinde rengi meydana getiren nedir? Bu daha çok fizyolojik bir konudur. Bilimsel araştırma ile, normal deri rengini, hemoglobin, karoten ve melanin pigmenti (maddesi)nin verdiği anlaşılmıştır. Ve asıl rengi veren «melanin»dir. Derinin rengindeki ırksal ve etnik farklılıklar, «melanin» ihtiva eden melonoson ismindeki hücre içi organellerin sayısı, büyüklüğü ve dağılışı ile yakından ilişkilidir. (Bilgi için bak: Rum Sûresi: 22. âyetin tefsîri)
Hücre içi organellerin sayısını, büyüklüğünü ve dağılışını ırkın özelliğine göre proğramlayıp ayarlayan Yüce Kudretin önünde eğilip secde etmekten ve O’na teslîmiyet göstermekten başka ne söyleyebiliriz?
ALLAHʹTAN ANCAK ÂLİMLER SAYGI İLE KORKAR
«Allahʹtan ise, Oʹnun kullarından ancak ilim sahipleri saygı ile korkarlar. Şüphesiz ki Allah çok güçlüdür, çok üstündür, çok bağışlayandır. »
Kur’ân her vesileyle ilme, ilim adamına ışık tutmakta, ipucu vermekte, bilimsel anlamda ana fikir, temel bilgi sergilemektedir. Böylece insan aklına ışık tutup İlâhî kudrete delâlet eden belgeleri sıralamakta ve gerçekçi olan âlimlere, eşyadaki İlâhî damgayı görmeye çalışmalarını tavsiye etmektedir.
Buna bir misal verelim: Edisonʹun, kendi yakın arkadaşı Andre Rozonoffiʹa şöyle dediği nakledilmiştir: «İnsanlar beni büyük bir dâhi görüp hayranlık duymaktadırlar. Aslında ben bir hiçim. Benim buluşlarımın hepsi dünyada mevcut olan şeylerdir. O bakımdan, «bunu ben yaptım, ben vücuda getirdim» diyen insan en büyük yalancıdır. Gerçek mucit ve dâhi, asıl yaratıcı Allah’tır. O, dünyaya bu kanunları, özellikleri, nesneleri koymasaydı, biz mevcut olmayanı nasıl bulup icat edebilirdik? Bu mümkün müdür?. »
Görüldüğü gibi, ilim adamı taklît çemberinden kurtulup gerçekçi olduğu zaman elde ettiği bilimsel sonuçlarla Allahʹa daha çok yaklaştığını anlamakta ve Oʹna üstün saygı duyup teslimiyet göstermektedir.
GERÇEĞİ ARAYAN ÂLİM ÜÇ ŞEY İLE UYUM SAĞLAR
İlim adamı buluş ve tesbitlerinde daha çok gözlem ve deneye dayanır; ama sadece bu açıdan ip uçları elde etmek, birtakım fiziksel, kimyasal kanunları bulmak yeterli değildir. İlim adamı, bu doğrultuda hareket edip deney ve gözlemini sürdürürken, varlık âlemine bu kanunları ve temaları yerleştiren, varlığa birtakım özellikler veren kudreti ve o kudretin ortaya koyduğu sebepleri düşünmesi; eserden, eseri yaratanı keşfederek anlayıp inanması gerekir.
Konumuzu oluşturan âyetle, gerçekçi ilim adamı tanıtılırken, ondan şöyle söz edilmektedir: Keşfettiği element ve kanunlarda Cenâb-ı Hakk’ın kudret fırçasını görür; görünce de Oʹnun kitabına sarılır. Kulluğunun gereği olan namazı vaktinde kılar, sosyal adâletin gereği olan harcamayı yapar. Zira Kur’ân’ı okudukça bilgisi artar ve mevcut bilgileri imân ve irfanla birleşip bütünleşir. Böylece basîreti daha da açılır. Namaz onun ruhuna gıda verip iç huzuru sağlayınca, Allahʹın hoşnutluğunu umarak yapacağı harcama, onu toplumun kopmaz parçası haline getirir ve yalnız kendisi için var olmadığını kalp ve kafasına işler. Böylece kesada uğramayan mânevî bir kazanca yönelmiş olur.
Şüphesiz kendini böylesine aydınlık bir düzeye getiren ilim adamı ve diğer müʹminler dünyada toplumun güven ve huzur kaynağı; kardeşliğin simgesi olurlarken, âhirette bu iyiliklerine ve fazîletlerine karşılık kat kat mükâfatları verilir. Zira mutlak anlamda Cenâb-ı Hak, çok bağışlayandır ve şükredenlerin şükrünü yeterince kabul buyurandır.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, mü’minle kâfirin; hakka yönelen ile bâtılın peşine takılanın bir olamıyacağı konu edilerek birtakım misaller verildi. Peygamber’in (A. S. ) görevinin sınırına dikkat çekildi. Arkasından İlâhî kudretin yüceliğine ve sınırsızlığına delâlet eden bilimsel belgelere yer verilerek insan aklına ışık tutuldu. Kesada uğramayan bir ticareti benimseyen müʹminlerin üç özelliğine parmak basılarak aydınlatıcı ve yönlendirici bilgi verildi.
Aşağıdaki âyetlerle, kendisinden önceki semavî kitapları tasdîk eden Kur’ân’ın hak olduğu belirtiliyor. Sonra da kitaba vâris kılınanların üç gruba ayrıldığı konu ediliyor. Bu konuda hayır ve iyiliklerde öne geçenlerin âhiretteki mükâfatları tasvîr edilerek gönüllere huzur verecek bir hava estiriliyor. Bunun aksine bir yol tutan inkârcılara hazırlanan cehennem ateşi hatırlatılıyor ve Allah’ın her şeyi lâyıkıyla bildiğine değinilerek ona göre bir dünya hayatı düzenlememiz isteniliyor.