MEÂLİ:
28-29- Allahʹın nîmetini küfre-nankörlüğe değiştirenleri ve milletlerini de helâk yurduna (sürükleyip) sokanları görmedin mi? Cehennemʹe yaslanırlar; orası ne kötü karargâh!
30- (Halkı) Allah’ın yolundan saptırmak için Oʹna ortaklar, benzerler koştular. De ki: Bir süre keyfinize bakıp yararlanın; elbette varacağınız yer Cehennemʹdir.
31- İmân eden kullarıma de ki: İçinde alım-satım, dostluk bulunmayan gün gelmeden önce namazı kılsınlar, kendilerine rızık olarak sunduğumuz şeylerden gizli-açık (Allah için) harcasınlar.
İLGİLİ RİVÂYETLER
Allah’ın nîmetinden maksat nedir veya ne kasdediliyor? Müfessirlerimiz birkaç yorumda bulunmuşlardır ki, hepsinde de isâbet vardır. Şöyle ki:
a) Hz. Muhammed (A. S. ) ve Ona indirilen Kurʹânʹdır.
b) İnsanların dünya ve âhiretini selâmete erdirecek olan İslâm dinidir.
c) İslâm’ın, esaslarını belirttiği imândır.
Bu nimetleri küfre değişenlere gelince: İlim adamlarının az farklı yorum ve tesbitleri söz konusudur. Şöyle ki:
İbn Abbas’a (R. A. ) göre, Mekke kâfirleri kasdedilmiştir. Sonra da yeryüzünde yaşayan bütün inkârcı azgınlardır. Çünkü Hz. Muhammed (A. S. ) kıyâmet kopuncaya kadar bütün insanlara, milletlere rahmet peygamberi olarak gönderilmiştir.
İbn Ebî Hâtim’e göre, Bedir savaşına katılan Kureyş kabilesinin azgın inkârcıları kasdedilmiştir.
Hz. Ali’ye (R. A. ) göre, Kureyş kabilesinde kümelenen münafıklar kasdedilmiştir. Nitekim Maʹkalʹın İbn Ebî Hüseyn’den yaptığı rivâyete göre, Hz. Ali (R. A. ) bir gün ayağa kalkıp dedi ki: «İçinizde benden Kur’ânʹla ilgili bir şey soran bir kimse yok mudur? Allah’a yemin ederim ki, bugün Kurʹânʹı benden daha çok bilen bir kimse tanımış olsaydım, denizlerin ötesinde de olsa herhalde ona giderdim! » Bunun üzerine orada hazır bulunanlardan Abdullah b. Küvâ’: «Allahʹın nîmetini küfre değiştirip milletini helâk yurduna sürükleyip sokanlar kimlerdir? » diye sordu. Hz. Ali (R. A. ) şu cevabı verdi: «Onlar Kureyş müşrikleridir. Allah’ın nîmeti olan imân onlara geldi, fakat onu beğenmediler, küfrü tercîh ettiler ve böylece kendi kavimlerini helâk yurduna sürükleyip soktular. »
Aynı konuyu bir başka zaman Hz. Ali (R. A. ) de değişik bir yorumda bulunarak şöyle açıklamıştır: «Onlar Kureyş kabilesinde iki fâcir ailedir: Umeyye oğulları ile Muğîre oğulları,. Muğîre oğulları Bedir savaşında öldürüldüler. Umeyye oğulları ise, hâlâ keyifle yaşamaktadırlar. »
İbn Abbas (R. A. ), Hz. Ömer’e (R. A. ) bu âyetin açıklanması hakkında ricada bulundu. Ömer (R. A. ) de ona şöyle dedi: «Bunlar, Kureyş kabilesinden iki fâcir ailedir: Benim dayılarım ve senin amcalarındır. Benim dayılarımı Allah Bedir günü helâk etti. Senin amcalarına ise, Allah bugüne kadar mühlet vermiştir. »
Tabiînden Mücâhid ve Saîd b. Cübeyrʹe, Dahhak, Katade ve İbn Zeyd’e göre, âyette Allah’ın nîmetini küfre değiştirenlerden maksat, Bedir savaşında öldürülen kâfirlerdir. (Bilgi için bak: Lübabü’t-teʹvîl: 2/79- Tefsîr-i Kurtubî: 9/364, 365)
NÎMETİ KÜFRE DEĞİŞTİRMEK
«Allahʹın nîmetini küfre, nankörlüğe değiştirenleri… görmedin mi? »
Bu âyetin iniş sebebi bir özellik taşıyorsa da, inkârcı olan bütün nankör insanları kapsamaktadır.
Kuşkusuz Allah’ın nîmetleri o kadar çoktur ki, onları saymak mümkün değildir. Ama unutmayalım ki, insanlara verdiği en büyük nîmeti, muhakkak ki Kur’ân ve Hz. Muhammed’dir (A. S. ). İslâmiyet, imân dahil, bu ikisini içerdiğinden, Allah’ın en büyük nîmeti, en son mesajıdır diyebiliriz.
Önce bu büyük nîmet Mekkeli’lere verildi. Doktorun şifa olarak verdiği acı ilâçtan tiksinip kaçan çocuklar gibi, Mekke’nin ileri gelenleri de bu rahmet ve şifa veren nîmetten sadece tiksinmekle kalmayıp, onu yok etmek için olanca güçlerini kullandılar.
Ama neden, ileri gelen, sözde aklı eren o kimseler böylesine sakıncalı bir yolu tercîh ettiler? Önce insana tuhaf geliyorsa da, düşünüldüğünde cevabı çok açık olarak karşımıza çıkmaktadır. Şöyle ki:
a) Hz. Muhammed’in (A. S. ) son peygamber olarak ortaya çıkmasıyla, o ileri gelenlerin makam ve itibarlarının sarsılması söz konusu idi.
b) Zayıf ve kimsesiz, aynı zamanda fakir halk tabakasını bir sürü halinde kullanma imkânının yok olacağı, otoritelerinin sarsılacağı endişesi mevcuttu.
c) Çevrelerinden gördükleri saygı ve itibarın kalkacağını hesaplıyor, buna sebep olacak hiçbir hareket ve düşünceyi, inanç ve iddiayı kesinlikle kabul etmek istemiyorlardı.
d) Kutsal Kâbe’ye hizmet etme, gelen hacıları ağırlama şeref ve imtiyazından mahrum kalacakları korkusu ise, daha iyi ve etraflı düşünmelerine imkân vermiyordu.
e) Ümeyye oğulları ile Hâşim oğulları arasındaki rekabet ve Hz. Muhammed’in (A. S. ) peygamberliğiyle Hâşim oğullarının yükseleceği ve Ümeyye oğullarının eski itibarlarını kaybedeceği düşüncesi hâkim idi.
Şüphesiz ki, bu saydıklarımız, nîmeti küfre değiştirmelerinin sebeplerinden bir kısmıdır. Birkaç günlük baş olma, otoriteyi elde tutma, rakiplerine üstünlük sağlama pahasına en büyük nîmeti teptiler de kendilerini saadet güneşinden mahrum bıraktılar.
Kur’ân diğer yandan bu âyet ile İslâm nîmetine lâyık görülen milletlere sesleniyor: Allah birçok milletler arasından sizleri seçip İslâm nîmetine lâyık gördü. Bu nîmete eriştikten sonra başka milletlerin kültür istilâsına kapılarınızı açık tutmak suretiyle sakın nankörlük etmeyin; nîmeti küfre değiştirmeyin; sonra bunun cezası hem dünyada, hem de âhirette çok şiddetli olur ve çok ağır yüklü bir fatura ödemek zorunda kalırsınız. En azından İslâm ile küfür, hak ile bâtıl arasında bocalayan nesillerin ortaya çıkmasına sebep olursunuz ki bu sonunuzu tehlikeye sürükler.
Üçüncü bir şık olarak, Kur’ân ilgili âyetiyle bütün milletlere sesleniyor. Şöyle ki: Dinler tekâmül basamaklarında yükselirken, sonra indirilenler önce indirilenleri yürürlükten kaldırma doğrultusunda gelişip son kertesine dayanmış, peygamberlik Hz. Muhammed (A. S. ) ile, kitaplar Kur’ân ile, dinler İslâmiyet ile mühürlenmiştir. Geliniz size sunulan bu yüksek nîmeti severek, inanarak araştırma, mukayese etme külfetine katlanınız. Gerçeği araştırmak, bulmak insanın hakkı değil midir? Sığ, basit, kulaktan dolma bilgilerle yetinmeyin. Zaten ciddi hiçbir konu hakkında kulaktan dolma sığ bilgiler aydınlatıcı, olumlu sonuca götürücü değildir. Korkup kaçtığınız İslâm, aslında bütünüyle rahmettir, kolaylıktır, kardeşliktir, güvendir, huzurdur, adâlettir ve hakseverliktir. Denize düşüp kurtulmaya çalışan ve fakat kurtulma şansı olmayan kimseyi kurtarmak için kendisine yaklaşan Yunus balığından ürküp kaçan kimse gibi olmayın. Oysa o bir köpek balığı değil, kurtarıcı bir melektir.
HALKI ALLAH YOLUNDAN ALIKOYMAK
«Allahʹın nîmetini küfre, nankörlüğe değiştirenleri ve milletlerini de helâk yurduna (sürükleyip) sokanları görmedin mi? »
İslâm’ı, dejenere olmuş yaşantılarını frenleyecek bir kuvvet olarak gördükleri için ondan devamlı kurtulmaya çalışanlar, bununla da yetinmeyip halkı Allah yolundan, İslâm nîmetinden alıkoymayı kendi çıkarlarından yana tercîh etmişlerdir. Alternatif olarak da başka şeyleri kutsallaştırmayı veya ilâhlaştırmayı uygun görüp Allah’a ortak koşmaktan çekinmemişlerdir. Elleriyle yontup şekillendirdikleri putları kâh ilâh kabul etmişler, kâh kendileriyle Allah arasında şefaatçi görerek çok sakıncalı bir inanç sistemi meydana getirmişlerdir. Çünkü putperest müşrikler ne ise, bugünkü inkârcı maddeciler de odur.
İlgili âyetle bunun ölçü ve anlamı açıklanıyor ve sonucun sabırla beklenmesi tavsiye ediliyor. Sonra da inkâr ve ahlâksızlık bataklığını gülşen sanıp keyif çıkaranlara sesleniliyor: Siz de bir süre keyfinize bakın, nefsinizin arzularına baş eğip o bataklıktan yararlanın, sünnetullah, haddi aşıp belli kerteye gelmenizi bekler. O kerteye geldiğiniz gün İlâhî hüküm iner, gereğini yerine getirir.
DOSTLUKLARIN SONA ERECEĞİ GÜN
Allah için kurulan dostluk dışındaki bütün dostlukların sona ereceği gün hatırlatılıyor. Neden? Çünkü dünya denilen bu aşağı âlemde çok aşağılık dostlar da vardır. Onları birkaç madde halinde şöyle sıralayabiliriz:
a) Makam ve ikbal günlerinin dostları,
b) Servetten yararlanmak için dostluk kuranlar,
c) Şehvetten yana dostluk kuranlar,
d) Mideci dostlar, sofra dostları..
Allah’a ve Âhiret’e dosdoğru inanmayan bir toplumun bünyesinde oluşan sün’î dostlukların temel taşları ancak bu gibi şeylerdir. Diğer bir tabirle o gibi dostluk çatısını ayakta tutan ana direkler bunlardır. Her an yıkılıp dağılmaya mahkûmdur. En geç Âhiret’te bu tür dostluklardan eser kalmaz. Çünkü orada makam, servet, şehvet, mide ve sofra söz konusu değildir; herkesi meşgul eden yeterli dert ve sıkıntı, hesap ve sonuçları vardır. Söz sâhibi sadece Allah’tır. Başkalarının konuşma hakkı ve yetkileri yoktur.
İşte İslâm insanı bu fasit perdenin arkasından çekip, ruhlara ışık ve gıda veren Allah için dostluğa ve kardeşliğe eriştirmek istiyor ve bunun için de önce şu iki hususun arızasız yerine getirilmesini öneriyor:
1- Namaz kılmak,
2- Verilen nîmetleri (Allah için) gizli ve açık harcamak..
Denilebilir ki, Allah için dostlukla bu iki ibâdetin ilgisi nedir? Unutmayalım ki, namaz insanı günde birkaç defa en yüce dosta çekip götürmekte, aradaki engelleri kaldırıp insanı ruhen arındırmakta ve diğer bütün dostlukları bu dostlukla değerlendirmemizi ilhâm etmektedir. Allah için, O’nun rızasına erişmek için gizli-açık hallerde harcamak, insanı, kişisel çıkarlarını ön plâna almaktan uzaklaştırır; başkalarını sömürme duygusunu köreltir; mal ve makam gibi ârızî sebepler dolayısıyla dostluk kurmanın anlamsız olduğunu ilhâm eder.
Böylece Cenâb-ı Hak, kendi rızasına uygun bir dostluk kurabilmemiz için bize, imân temeli üzerinde filizlenecek iki önemli ibâdeti yerine getirmemizi emrediyor.
Ayetler arasında bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, güzel ve kötü sözler üzerinde durularak nefis bir benzetme yapıldı. Allahʹı inkâr eden nankör kimseler, kökleri kopuk kuru bir ağaca benzetilerek, öylelerinin ancak cehenneme yakıt olabileceklerine işâret edildi. Sonra da insanı kadirbilir yapan, imân temeli üzerinde filizlenerek İnsanî duyguları geliştiren ve topluma rahmet havası estiren iki önemli ibâdetten söz edildi.
Aşağıdaki âyetlerle Allah’ın geniş rahmetine, birliğine ve kudretinin sınırsızlığına delâlet eden yedi belgeye dikkatler çekiliyor. Böylece Allahʹın insandan yana hazırlayıp hizmete sevkettiği nîmetlerin sayılmayacak kadar çok olduğu hatırlatılıyor. Bununla beraber insanların çoğunun haksızlık ve nankörlük içinde bulunduğu konu ediliyor.