MEÂLİ:
270- Nafakadan ne harcadınız veya adaktan ne adadınızsa herhalde Allah onu bilir. Zâlimlerin yardımcıları yoktur.
271- Sadakaları açıkça verirseniz o ne güzel! Eğer onu gizler de öylece fakirlere verirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır ve (Allah bu sebeple) günahlarınızdan bir kısmını örter (de bağışlar). Allah yaptıklarınızdan elbette haberlidir, (onları yeterince bilir).
272- Onları doğru yola iletip eriştirmek sana gerekmez, (senin görev sınırına girmez). Ama Allah dilediği kimseyi doğru yola eriştirir. Hayır (ve iylik)den ne harcarsanız bunun yararı kendinizedir. Zaten siz ancak Allah rızasını gözeterek harcarsınız. Hayırdan ne harcarsanız karşılığı tastamam verilir ve siz haksızlığa uğramış olmazsınız.
273- (Sadakalarınızı), kendilerini Allah yoluna adayıp yeryüzünde dolaşmayan (kapı kapı gezmiyen) fakirlere (verin) ki, onlar yüzsuyu dökmediklerinden, durumlarını bilmeyen, onları zengin sanır. Onları (siz Allah yolunda olanlar) çehrelerinden tanırsınız; insanlardan yüzsüzlük ederek istemezler. (Evet) hayırdan ne harcarsanız şüphesiz ki Allah onu bilir.
274- Onlar ki, mallarını gece, gündüz; gizli ve açık (hayır işleyerek) harcarlar, işte onların ecir (karşılık verilecek mükâfat)ları Rabları katındadır. Onlar üzerine bir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de..
İNİŞ SEBEBİ
Ashab-ı Kirâmʹdan birkaç zat Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize, açık ve gizli verilen sadakadan hangisinin daha iyi olduğunu sordu. Bunun üzerine yukarıdaki âyetler indi.
Diğer bir rivâyete göre:
Hazreti Ali (R. A. )nin dört dirhemi vardı; birini gece, birini gündüz, birini gizli, birini de açık olarak fakirlere harcadı. Bu sebeple yukarıdaki ilgili âyet indi. (Esbabü’n-Nüzul/Nisaburî - Kurtubî ve İbn Cerir tefsirleri.)
Ayrıca Kurtubî’nin tesbitine göre, 272. âyet şu sebebe bağlı olarak inmiştir:
Önceleri Müslümanlar, inanırlar da İslâm’a girerler umuduyla gayr-i müslimlere de sadaka verirlerdi. Sonra «Onları doğru yola iletip eriştirmek sana gerekmez» uyarısı indi. Yani verdiğiniz sadaka ile böyle bir sonuç beklemenize gerek yoktur. Çünkü Allah dilediğini doğru yola eriştirir. Size düşen görev, doğru yola irşâd etmektir.
Nitekim Ebûbekir Sıddîk (R. A. )ın kızı Esmâ (R. A. ) bir ara kâfir olan dedesi Ebû Kuhafe’ye sadaka vermek istedi, fakat küfür üzere olduğunu düşünerek vazgeçti. Bunun üzerine yukarıdaki ilgili âyet indi. Böylece gayr-i müslimlere de -muhtaç durumda bulunuyorlarsa- sadaka verilebileceği anlaşılıyor. Tabii zekât, Müslüman fakirlerin hakkıdır, başkasına verilmez.
İbn Ebî Hâtim’in rivâyetine göre, İbn Abbas (R. A. )ın şöyle dediği tesbit edilmiştir:
«Peygamber (A. S. ) Efendimiz bize ancak Müslüman halka sadaka vermemizi emretti. Sonra bu (ilgili) âyet inince gayr-i müslimlere de sadaka vermemize cevâz kapısı açılmış oldu. »
İbn Ebî Şeybeʹnin tesbitine göre ise, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Ashabına: «Ancak sizin dininizden olanlara sadaka verin! » diye emretmiştir. Bunun üzerine 272. âyet inmiştir.
Bütün bu rivayetlerden şu sonucu çıkarabiliriz:
Zekât sadece Müslüman fakirlerine ve Kur’ân’ın belirttiği Müslümanlardan sekiz sınıfa verilebilir. Sadaka ise hem Müslüman fakirlere, hem de gayr-i müslim fakirlere verilebilir.
İLGİLİ HADÎSLER
Sadaka ile ilgili âyetler ardarda inmeye başlayınca Hz. Ömer (R. A. ) servetinin yarısını, Hz. Ebûbekir Sıddîk (R. A. ) ise tamamını alıp Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize getirdiler ve fakirlerle Allah yolunda savaşan muhtaçlara dağıtılmasını dilediler. Bunun üzerine Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Ömerʹe sordu:
- Ya Ömer! geriye çocukların için ne bıraktın?
Ömer (R. A. ) şu cevabı verdi:
- Yarısını onlara bıraktım..
Sonra Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Ebûbekir Sıddîkʹa sordu:
- Ya Ebûbekir! geriye çocukların için ne bıraktın?
- Allah ve Resûlünün (müjdeleyici anlamda) verdikleri sözü bıraktım, diye cevap verdi. Bu sınırsız cömertlik karşısında Hz. Ömer fazlasıyla duygulandı ve nemli gözlerini Ebûbekirʹe çevirerek şöyle demekten kendini alamadı: «Evet, ya Ebâbekir! ne kadar bir hayır kapısını açmada yola çıkıldıysa, mutlaka sen daha erken oraya vardın. » (İbn Kesîr tefsiri: 1/323 Mısır baskı?)
«Yedi kimse vardır ki, Allah onları kendi gölgesinden başka bir gölgenin bulunmayacağı günde gölgelendirecektir:
1. Âdil hükümdar,
2. Allahʹa ibâdet ve kulluğun (derin mânası) içinde gelişen genç,
3. Allah için sevişen, bu sevgi üzere biraraya gelip bu sevgiyle ayrılan iki adam,
4. Câmiʹden çıktıktan sonra tekrar oraya dönünceye kadar kalbi câmiye bağlı kalan kimse,
5. Yalnız başına bulunduğunda Allah’ı anıp gözleri yaşaran kimse,
6. Soylu güzel bir kadın kendine çağırdığında, «Ben, âlemlerin Rabbinden korkarım» diyen adam,
7. Bir sadaka verirken onu sağ elinin verdiğini sol eli bilmiyecek biçimde gizli tutan kimse.. (Buharî - Müslim: Ebu Hüreyre (R. A. )den.)
«Yanında kendini doygun kılacak kadar malı bulunan kimse, buna rağmen dilenirse, o ancak Cehennemden bir kor (ateş parçası) istemiş olur. » (Ebu Dâvud - Ahmed b, Hanbel.)
«Kur’ân’ı açıktan okuyan, açıktan sadaka veren gibidir. Kur’ân’ı gizli (içinden) okuyan, gizli sadaka veren gibidir. » (Tirmizî - Nesâi - Ahmed b. Hanbel)
«Zengine ve bir de güçlü, azası sağlam sıhhatli olana sadaka helâl olmaz. » (Ebu Dâvud - Tirmizî)
«Yoksul, kapı kapı dolaşıp bir iki hurma, bir iki lokmayla, bir iki yemekle (ilgi gösterip) çevirdiğin kimse değildir. Ama yoksul, kendini doygun kılacak bir şey bulamıyan ve farkedilip tanınmadığı için de kendisine sadaka verilmiyen, (aynı zamanda bu durumuna rağmen) insanlardan bir şey istemiyen kimsedir. » (Ahmed b. Hanbel)
«Kimin kırk dirhemi olduğu halde dilenirse yüzsüzlük etmiş olur. » (Ahmed b. Hanbel.)
İSLÂM SINIF KAVGASINA KAPI AÇMAZ
«Hayır ve iyilikten ne harcarsanız bunun yararı kendinizedir. »
İslâm, kapitalist ülkelerde olduğu gibi emek-sermaye çatışmasına neden olan grev ve lokavta yer vermemiştir. İşçinin hakkının korunmasını, işverenin malına haksız tecavüzün önlenmesini devletin yetki ve otoritesine bırakmıştır. Bunun yanısıra sermayenin mahdut ellerde birikmesini, vergi, zekât ve benzen sosyal yardımlaşma kurumlarını harekete geçirerek önler. Üretici, tüketici ve işçiyi olumsuz yönde etkiliyen grev ve lokavta kapı açmadan, meseleyi iki tarafın hakları zedelenmeden çözer. Bunun aksine günümüzde kapitalist ülkelerde emek-sermaye çatışması devlet otoritesinin dışına çıktığı ve böylece grev ve lokavt sonucu üretici ve tüketicinin çıkarları zedelendiği için çözümü çok zor sosyo-ekonomik tepkilere yol açmıştır. Kısacası emekle sermaye arasında uzun vadeli bir uzlaşma sağlamak başlıbaşına bir ülke meselesi haline gelmiştir.
İslâm sınıf kavgasına, hiç olmazsa sürtüşmesine kapı açan bu tür yolları kapamış, zenginle fakir, işverenle işçiyi makul şartlarla kardeş yapmıştır. «Yanınızda çalışanlar sizin kardeşlerinizdir, Allah onları sizin elinizin altında bulunduruyor: Yediğinizden onlara yedirin, giydiğinizden onlara giydirin. Güç getiremiyecekleri yükü onlara yüklemeye kalkışmayın, böyle bir durum meydana gelirse onlara yardımcı olun.. » (Buharî / iman: 22, ıtık: 15. - Müslim / Eyman: 40.) meâlindeki hadîs-i şerîf, bu iki sınıf arasındaki kardeşlik bağının en güzel ve anlamlı ölçüsünü sunmaktadır.
Konumuzu oluşturan âyetlerle de yapılan iyiliklerin, onur kırıcı biçimde olması önlenmekte, böylece fakirle zengin arasındaki mesafe bir bakıma kaldırılmaktadır.
Sınıflar arasındaki sürtüşmeye kapı açmayı önleyen bu âyetlerin yorumunu yaparken önemli noktaları sıralamakta yarar vardır:
1. Yapılan her iyiliğin, adanan her adağın ne için ve ne amaçla yapıldığını Allah bilir ve ancak Allah rızası gözetilerek ve fakirden, muhtaçtan bir karşılık beklenmiyerek yapılan hayrı, iyiliği ve adağı kabul eder ve bunun karşılığını hem dünyada, hem âhirette noksansız verir. Dünyadaki karşılığı, üretimin durmaması ve tarafların olumsuz yönde etkilenmemesi, fiatların artıp tüketiciyi zor duruma düşürmemesi ile yorumlanabilir. Ahiretteki karşılığı mutlak saadettir.
Gösteriş için, halkın övgüsünü kazanmayı amaç edinilerek yapılan iyilik ve hayrı kabul etmez. Çünkü bu tür davranış ve düşüncede hem gizli bir şirk yatmakta, hem de fakir ve muhtacın onuru zedelenmektedir.
2. Elindeki mal ve servetini Allah yolunda harcamıyarak, toplum yapısında sosyal adâletin sağlanmasına bu açıdan darbe indirenleri, Allah, İlâhî sünnete uymadıkları için hem dünyada, hem âhirette cezâlandırır; O’nun kanunları değişmez. Servet biriktirmeyi tek amaç olarak seçen maddeciler böylece hem kendilerine, hem bağlı bulundukları topluluk ve millete büyük bir haksızlık etmiş sayılırlar. Bu yüzden sosyal yapıda bir dengesizlik meydana gelir; sınıflar arasında çetin bir sürtüşme başlar, üretici ve tüketici büyük kayıplara uğrarsa, artık Allah o haksızlara yardım etmez. Çünkü: «Zalimlerin yardımcıları yoktur.. »
3. Onur kırıcı, haysiyet zedeleyici olmaması, muhtaçların gönül rahatlığıyla yapılan yardımı yiyebilmeleri için sadakaları (zekât ve benzeri yardımları) gizlilik ölçüleri içinde fakirlere vermek çok daha hayırlıdır. Hem güzel ahlâkın iyi örneklerinden biridir. Başkası da yardımda bulunsun diye bir teşvîk anlam ve niyeti taşıyorsa, açıkça verilmesi de iyi olur.
4. Hidâyet genellikle iki kısma ayrılır: Biri, hayır ve saadet yoluna ulaşmada başarılı kılmaktır ki bu, Allah’a aittir. Diğeri, hayır ve saadet yolunu göstermektir ki bu, Peygamber (A. S. ) Efendimiz ile ümmetinden irşât etme yetkisinde olanların görevidir.
Bundan çıkarılan sonuç şudur:
Peygamberin ve O’nun yolunda bulunan mürşitlerin asıl görevi, toplumun kültürel, sosyo-ekonomik, psikolojik ve âile yapılarını, millî duygularını dikkate alarak onlara iyilik ve saadet yolunu göstermek, kul ile Allah arasındaki caddeyi onlara gösterip belirlemektir.
İşte hidayete ulaştırmada insana tanınan sınır buraya kadardır. Şöyleki: Allah için, Oʹnun rızasını elde etmek niyetiyle hizmete atılan mürşitler, beşerî bütün güç ve yeteneklerini ortaya koyarak insanları hakka irşâd ederler. Ama doğru yola, hakka ve saadete ulaştırmak (hidâyet) Allahʹa aittir. Çünkü Kur’ân: «Onları doğru yola iletip eriştirmek sana gerekmez, (senin görev sınırına girmez). Ama Allah dilediği kimseyi doğru yola eriştirir. » buyuruyor. Başka bir âyetle de şöyle hatırlatılıyor: «Rabbin dileseydi yeryüzünde kim varsa hepsi de imân ederdi. Hal böyle iken mü’min olsunlar diye sen mi insanları zorlayacaksın?! Allah’ın izni olmadıkça hiçbir kimse imân etmez. » (Yunus sûresi: 99, 100.)
5. Bu sınırı ve anlamını bilen, inceliğini imân ve akıl ölçüleri içinde kavrayan mü’minler Allah rızasını gözeterek harcarlar da içlerinde bir sıkıntı duymazlar; gerekirse gayr-i müslimlerden fakir ve muhtaç vatandaşlara sadaka verir, fakat bununla onları hidâyete (hak dine) eriştireceğini düşünmez, sadece doğru yolu gösterme niyetiyle hareket ederler. Çünkü hayır ve iyilikten ne harcarlarsa bunun yararını hem dünyada, hem âhirette göreceklerine inanırlar.
6. Toplum yapısında insan olmanın anlamını kavramış, imân terbiyesiyle ruhunu geliştirmiş nice fakirler var ki, bu niteliklerinden dolayı hiç kimseye durumlarından söz etmezler, yüzsüzlük yapmazlar. Onların çehresinde imân, irfan, kanaat, sabır ve Allah’a kul olmanın belirtileri her zaman belirgindir. Böylelerini, daha çok oluşturulan hayır kurumlarıyla tesbit edip yardımda bulunmak, yine topluma verilen bir görevdir. Ayrıca Resûlüllâh (A. S. ) devrinde bu husus bir yandan da devletin görevleri arasında bulunuyordu. Toplanılan zekâtı ayrı bir fon meydana getirerek fakirlere zamanında ulaştırırdı.
«(Sadakalarınızı) kendilerini Allah yoluna adayıp yeryüzünde dolaşamıyan fakirlere (verin).. »
Meâlindeki âyette sözü edilen bu fakirler kimlerdir?
a) Kendilerini savaş için Allah yoluna vakfeden ve bu yüzden ticaret ve sanatla uğraşmaya vakit bulamıyan kahraman gazilerdir. Onları her bakımdan, özellikle maddî yönden desteklemek Müslüman zenginlerin görevidir.
b) Allah yolunda savaştan savaşa koşup yaralanan ve bu yüzden iş göremiyecek duruma gelen mâlûl gazilerdir. Müslüman zenginler ya doğrudan, ya da devlet eliyle açılan bir fon aracılığıyla bunlara yardım elini uzatmalıdırlar.
c) İslâm uğrunda yurdunu, malını ve yakınlarını terkedip Medineʹye gelerek yerleşen ve fakat ev bulamayıp Mescid-i Saadetin bitişiğindeki hurma dallarından yapılan gölgeliğin altında toplanan ve asıl görevleri, Peygamber (A. S. ) Efendimizin Sünnetini, emir ve yasaklarını tesbit edip öğrenmek olan Ashab-ı Suffadır. (Fazla bilgi için bak: Fethülkadir / Şevkanî - Mefatihülgayb / Fahrüddîn Râzi tefsirlerine.)
7. Mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık harcayanların, mükâfatları Rableri katindadır. Kur’ân bu mükâfatı iki biçimde noktalıyor:
a) «Onlar üzerinde bir korku yoktur,
b) Ve onlar üzülmeyeceklerdir.. »
Sözü edilen korku, biri dünyada, diğeri âhirette olmak üzere iki kısımdır: Dünyadaki korku, fakirle zengin arasındaki mesafeyi açmak, sınıf kavgasına ortam hazırlamak ve böylece materyalizm belâsı ve komünizm fırtınası ile yüzyüze gelmektir. O halde kendi ülkesinde sağlam ölçüler içinde dinî ve millî bir eğitim süzgecinden geçtikten sonra sınıflar arasındaki açıklığı bir uçurum haline gelmeden kapatan inanmış zenginlere ve orta hallilere korku yoktur. Çünkü sosyal adâletin gerçek ve vazgeçilmez elementleri harekete geçirilmiştir.
Âhiretteki korku, dünyada iken görevini yerine getirmemenin, kişisel çıkarını her şeyin üstünde tutmanın doğurduğu elim sonuçların hazırladığı, İlâhî adâlete uygun bir azâbdır.
Bunun gibi sözü edilen üzüntü de, biri dünyada, diğeri âhirette olmak üzere iki kısımdır: Dünyadaki üzüntü, mevcut nîmetin elden gitmesi, insanların birbirine düşman kesilip saldırması ve huzurlu bir hayatı va’deden kapıların kapanmasıdır. Çünkü dünyadaki ıstırapların en kötülerinden biri, mevcut nîmetin elden gitmesinden doğan üzüntüdür. Hele bir de, kişide sağlam bir imân ve arınmış bir ruh yoksa, neticesi ya kalp krizi, ya da intihar olur.
Âhiretteki üzüntü, Allah’ın verdiği araçları yerinde, amacında kullanmamanın ve bu yüzden insanlara yararlı bir kişi olamamanın sürüklediği bataklığın bütün açıklığıyla ortaya çıkmasıdır.
FIKHÎ YÖNÜ
«Eğer onu gizler de öylece fakirlere verirseniz o ne güzel! »
Yukarıdaki âyette geçen sadakadan maksad, tetavvu’ olanıdır. Çünkü zekât gayr-i müslimlere verilmez. İlim adamlarımız bu konuda görüş birliği halindedir. Dayanak ve dilleri ise, şu hadîstir: Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Müslüman cemaate hitap ederek:
«Zekâtı zenginlerinizden alıp fakirlerinize vermekle emrolundum. » buyurmuştur. (Buharî / zekat: 1, 63, Magazi: 60, Müslim / İmân: 29 - Ebû Dâvud: 5 - Tirmizî / zekat: 6 - Nesa’i / zekat: 1, 46 - İbn Mâce / zekat: 1 - Dâremî / zekat: l Ahmed: 1/223)
O halde gayr-i müslimlere sadece yardım olarak sadaka verilir. Müslüman fakirlerin hakkı olan zekât ve fitre verilmez.
Nitekim Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, Muâz’ı (R. A. ) Yemen’e gönderdiğinde ona: «Zekâtı onların (Müslümanların) zenginlerinden al, fakirlerine dağıt. » buyurmuştu. (Buharî / zekat: 6 - Nesa’i / zekat: 1, 46 - İbn Mâce / zekat 1 _ Dâremî / zekat: 1 - Ahmed: 1/233)
İTİKADÎ YÖNÜ
1. Dilencilik:
Ahmed bin Hanbel’den, «Ne zaman dilenmek mubahtır? » diye sorulduğunda, şu cevabı vermiştir: «Kişinin yanında gıdasını ve yaşamasını karşılayacak bir şey bulunmadığı zaman... »
İlim adamlarından Ebû Abdullah’a soruldu:
- Bir kimse sıkıntıya düşer, muztar durumda kalırsa dilenebilir mi?
- Evet, diye cevap vermiştir.
Soran devam etmiş:
- Peki ama yüzsuyu dökmek, onurunu kırmak istemezse?..
- Bu onun için daha hayırlıdır. Çünkü Müslüman bir ülkede bir kişinin açlıktan öldüğünü sanmıyorum. Allah onun rızkına herhalde bir sebep yaratır. Çünkü Peygamber (A. S. ): «Kim iffetli olur, yüzsüzlük etmezse Allah onun iffet ve onurunu korur. » buyurmuştur. (Müsned-İ Ahmed: 3/3, 9, 12, 44 - Buharî / zekat: 18 - Müslim / zekat: 124)
Ebûbekir (R. A. ) diyor ki:
Peygamber (A. S. ) Efendimizden soruldu:
- Yiyecek bir şey bulamıyan kimse dilenir mi, yoksa ölmüş hayvan etini mi yer?
Buyurdu k;:
- Birisinden bir şey isteme imkânı varken ölü hayvan etinden hiç yenilir mi?
Yüzsuyu dökemiyen fakirleri tesbit edip onların halini Müslüman zenginlere duyurmak sünnettir. Nitekim yalınayak, yarı çıplak bir vaziyetteki bir topluluk Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize gelmişti. Onların bu acıklı halini gören Peygamber, Ashabına: «Bunlara zekât ve sadaka verin» diye emretmişti.
Ebû Ömer (R. A. ) bu konuda Resûlüllâh (A. S. )ın şöyle buyurduğunu da kaydediyor: «Fakirler için şefaatçi olun ki sevâp kazanasınız. »
Ahmed bin Hanbel de buna cevaz vermiş ve rivâyetleri doğrulamıştır. Ebû Dâvud ve Nesâîʹnin yaptıkları rivâyete göre: Firâs oğullarından bir adam, Peygamber (A. S. ) Efendimize geldi ve:
- Dilenebilir miyim?
Diye sordu. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ona:
- Hayır, rasgele değil, ancak sâlih kişilerden iste, buyurdu.
Muhtaç durumda olup dilenmiyen bir fakire yardım gönderilince reddetmesi doğru olur mu? Hayır, kabul etmesi Sünnete uygundur. Nitekim Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, Hazreti Ömerʹe bir şeyler göndermişti. Ömer (R. A. ) onu kabul etmiyerek geri çevirmişti. Resûlüllâh (A. S. ) ona:
- Ya Ömer! neden geri çevirdin?
Diye sorunca, o şu cevabı vermişti:
- Siz bize, bir şey almamanız daha hayırlıdır, buyurmadınız mı?
Bunun üzerine Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz:
- Evet, ama benim dediğim dilencilik yoluyla ilgilidir. Dilenmeksizin birisinin gönderdiği yardımı kabul edersin. Çünkü bu Allah’ın sana ayırdığı bir rızıktır.
Hz. Ömer (R. A. ) bu açıklamayı dinledikten sonra şöyle yemin etti:
- Vallahi, bundan böyle kimseden bir şey dilenmiyeceğim ve bana gönderilen hiçbir yardımı da geri çevirmiyeceğim. (Malik: Zeyd b. Eslem’den. Sahihtir)
Yine bu konuda diğer sahih bir rivâyete göre, Hz. Ömer (R. A. ) diyor ki: Peygamber (A. S. ) bana bazen bağışta bulunurdu. Ben de: «Bunu daha fakire verseniz ya?, derdim. Bir gün yine bana bir mal bağışladı. Ben de: «Benden daha fakire verseniz ya? » dediğimde şöyle buyurdu: «İstemeye kalkışmadığın halde sana şu maldan bir şeyler gelirse, onu al; gelmeyenin peşine nefsini takma! » (Müslim - Nesâî: İbn Ömer (R, A. )den.)
Durumu iyi olduğu halde yüzsüzlük edip ısrarla istemek haramdır. Ama kişi sıkıntıda olursa, ısrar etmek iyi olmamakla beraber dilenebilir. (Fazla bilgi için bak: Kurtubî - İbn Cerîr ve İbn Kesir, tefsirleri.)
DOĞRU YOLA ERİŞTİRMEK (Hidâyet)
«Ama Allah dilediği kimseyi doğru yola eriştirir. »
Doğru yola eriştirmekle çevirisini yaptığımız «hidâyet» iki anlam taşır: Biri, hayır ve saadet yoluna iletip başarıya eriştirmektir ki Ebû Suud Efendinin deyimiyle, «Arzulanan şeye ulaştırıcı olan özel hidâyet»tir. Bu anlamdaki hidâyet Allahʹa aittir; beşer yetkisinin sınırı dışında kalır. Çünkü mürşit ancak hayır ve saadet yoluna irşât etmekle yükümlü ve görevlidir ki, hidâyetin ikinci anlamı budur.
Hayır ve saadet yoluna eriştiren ve eriştirici olan ancak Allah olduğuna göre, mürşidin bu konudaki irşadının yeri ve anlamı ne olabilir? Buna daha çok pratikten bir örnek verelim: Büyük bir kentin istasyonuna gelen yabancı, kentin hiçbir semtini bilmiyor, yol gösteren bir kimse arıyor. Hayırhahlardan ya da görevlilerden biri ona kenti tarif ediyor ve aynı zamanda eline o kentin haritasını da veriyor. Böylece yol göstericinin görevi bitmiş oluyor. Kentte arzuladığı yeri bulup gitmesi için bu kez aklını, zekâsını ve yeteneğini kullanması gerekiyor. O takdirde Allah da ona yardımcı olur.
İşte Peygamber ve O’nun yolundaki mürşitlerin görevi, insan aklını, zekâ ve yeteneğini harekete geçirmek, saadet caddesini göstermek ve yoldaki engellerden, tehlikelerden, konaklama yerlerinden haber vermektir. Artık yolu bulup yürümek, engel ve tehlikeleri bir bir düşünüp tedbir almak, yolcuya düşer. Bu da ancak İlâhî kanuna uyarak aklı, zekâyı ve bütün yetenekleri kullanmaya bağlıdır. Çünkü bunları kullanmak İlâhî sünnete uymak demektir. O’nun sünnetine uyulunca da hidâyet bulmaya namzet olmaktır. Böylece Allahʹın has inâyet ve hidâyeti tecelli eder de o kulu doğru yola eriştirir. Tabii dilediği kimse için bu böyledir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Geçen âyetlerle Allah rızası için harcanan sadakadan ve onun fazîletinden, topluma sağlayacağı yararlardan sözedildi. Aşağıdaki âyetlerle, fakiri çok fakir, zengini çok zengin eden, alın teri döküp kazananın kazancının, hiç çalışmayıp sadece parasını kullanan tefeciye ulaşmasını sağlayan ribâ (faiz) in zararlarından, fert ve toplumu nasıl kemirdiğinden, dengeyi bozucu, her şeyi maddeye bağlayıcı bir nitelik taşıdığından, sömürücü bir sistemin tuzağı ve kapitalizmin sosyal adâleti yıkan bir oyunu bulunduğundan önemli fakat uyarıcı biçimde bahsedilmektedir.