Rum Suresi 20-27. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَمِنْ اٰيَاتِهِٓ اَنْ خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ اِذَٓا اَنْتُمْ بَشَرٌ تَنْتَشِرُونَ وَمِنْ اٰيَاتِهِٓ اَنْ خَلَقَ لَكُمْ مِنْ اَنْفُسِكُمْ اَزْوَاجًا لِتَسْكُنُوا اِلَيْهَا وَجَعَلَ بَيْنَكُمْ مَوَدَّةً وَرَحْمَةً اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ وَمِنْ اٰيَاتِهِ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِلْعَالِمِينَ وَمِنْ اٰيَاتِهِ مَنَامُكُمْ بِالَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَابْتِغَاؤُكُمْ مِنْ فَضْلِهِ اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَسْمَعُونَ وَمِنْ اٰيَاتِهِ يُرِيكُمُ الْبَرْقَ خَوْفًا وَطَمَعًا وَيُنَزِّلُ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَيُحْيِ بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ وَمِنْ اٰيَاتِهِٓ اَنْ تَقُومَ السَّمَاءُ وَالْاَرْضُ بِاَمْرِهِ ثُمَّ اِذَا دَعَاكُمْ دَعْوَةً مِنَ الْاَرْضِ اِذَٓا اَنْتُمْ تَخْرُجُونَ وَلَهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ كُلٌّ لَهُ قَانِتُونَ وَهُوَ الَّذِي يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ وَهُوَ اَهْوَنُ عَلَيْهِ وَلَهُ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

26.

Sizi topraktan yaratması, O'nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Sonra bir de gördünüz ki siz beşer olmuş (çoğalıp) yayılıyorsunuz.

Diyanet İşleri

21.

Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de O'nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.

22.

Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O'nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için elbette ibretler vardır.

23.

Geceleyin uyumanız ve gündüzün O'nun lütfundan istemeniz de O'nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda işiten bir toplum için ibretler vardır.

24.

Korku ve ümit kaynağı olarak şimşeği size göstermesi, gökten yağmur indirip onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltmesi, O'nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda aklını kullanan bir toplum için elbette ibretler vardır.

25.

Emriyle göğün ve yerin (kendi düzenlerinde) durması da O'nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Sonra sizi yerden (kalkmaya) bir çağırdı mı, bir de bakarsınız ki (dirilmiş olarak) çıkıyorsunuz.

26.

Göklerde ve yerde kim varsa yalnızca O'na aittir. Hepsi O'na boyun eğmektedirler.

27.

O, başlangıçta yaratmayı yapan, sonra onu tekrarlayacak olandır. Bu, O'na göre (ilk yaratmadan) daha kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce ve eşsiz sıfatlar O'nundur. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

20- O’nun (varlığına ve kudretinin yüceliğine delâlet eden) açık bel­gelerinden biri de, sizi topraktan yaratmasıdır. Sonra da siz insan olarak (yeryüzüne) yayılırsınız.

21- Oʹnun açık belgelerinden biri de, size kendinizden eşler yarat­masıdır ki, onlarla sükûnet bulup huzura kavuşursunuz. Aranızda sevgi ve rahmet meydana getirmiştir. Şüphesiz ki bunda düşünebilen bir millet için öğütler, ibretler ve deliller vardır.

22- Oʹnun açık belgelerinden biri de, gökleri ve yeri yaratması, dil­lerinizin ve renklerinizin farklı olmasıdır. Şüphesiz ki bunda ilim adamları için deliller, ibretler vardır.

23- Oʹnun açık belgelerinden biri de, gece ve gündüz (gerektiğin­de) uyumanız ve Oʹnun geniş lûtfundan (geçiminizi) arzulayıp aramanızdır. Şüphesiz ki bunda işitebilen bir millet için öğütler ve ibretler vardır.

24- Oʹnun açık belgelerinden biri de, size korku ve umut vermek için şimşeği göstermesi ve gökten su indirip öldükten sonra yeryüzüne ha­yat vermesidir. Doğrusu bunda aklını kullanan bir millet için deliller ve ib­retler vardır.

25- O’nun açık belgelerinden biri de, göğün ve yerin Oʹnun buyru­ğuyla (yörüngelerinde hareketlerini sağlayıp) durmasıdır. Sonra da sizi bir defa çağırınca hemen yerden çıkarsınız.

26- Göklerde ve yerde bulunan (her şey) Oʹna âittir. Hepsi de (ister istemez) Oʹnun buyruğuna boyun eğip itaât etmektedir.

27- Önce halkı yaratan, (öldürdükten) sonra da diriltip (hayata) çe­viren O’dur. Bu da Oʹna göre pek kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce mi­saller, en bediʹ sıfatlar Oʹnundur. O çok güçlüdür, çok üstündür ve hikmet sâhibidir.

İLGİLİ HADÎSLER

«Şüphesiz ki Allah (c. c. ) Âdem’i, yeryüzünün her tarafından aldığı bir avuç topraktan yaratmıştır. O sebeple insanlar yeryüzünün (rengine göre) oluşmuşlardır: Kimi kızıl, kimi beyaz, kimi siyah renkte; kimi de bu renk­ler arasında bir renktedir. Kimi murdar, kimi temiz, kimi de bu ikisi arası nitelikte bulunuyor. » (Ebû Dâvud/sünnet: 16- Tirmizî/tefsîr: 1, 2- Ahmed: 4/400, 406)

«Şanı yüce Allah buyuruyor: Âdemoğlu beni yalanladı. Oysa bu onun hakkı değildir ve bana dil uzattı, bu da onun hakkı değildir. Onun beni ya­lanlaması, «Beni ilk yaratıp meydana getirdiği gibi, öldüğümden sonra tek­rar diriltip hayata çevirmez» demesidir. Oysa ilk yaratma, öleni hayata çe­virmekten bana daha kolay değildir... Bana dil uzatması ise, «Allah evlât edindi» demesidir. Oysa ben birim, hiçbir şeye muhtaç değilim; her şey bana muhtaçtır; öyle bir samedʹim ki doğurmadım, doğurulmadım ve hiç­bir şey bana denk olamaz. » (Buharî/tefsîr: 2, 8. 112- Nesâî/cenâiz: 117- Müsned-i Ahmed: 2/317, 350)

İNSANIN TOPRAKTAN YARATILMASI

«Oʹnun (varlığına ve kudretinin yüceliğine delâlet eden) açık belgelerden biri de, sizi topraktan yaratmasıdır. Sonra da siz insan olarak (yeryüzüne) yayılırsınız. »

İlk insan Âdem (A. S. ) topraktan yaratıldığı gibi, onun nesli de bir ba­kıma topraktan yaratılmaktadır. Konumuzu oluşturan âyetle bu husus, Al­lah’ın varlığına ve birliğine delâlet eden bir belge olarak takdîm ediliyor.

İnsanın, şu hayvanın veya bu hayvanın gelişip tekâmül etmesiyle bu­günkü duruma geldiğini iddia etmek, yani Darvinizmʹi benimseyip insan ve diğer canlıların doğrudan doğruya yaratılmadığını, ancak bir gelişme so­nunda bugünkü hallerini aldıklarını söylemek, bir çırpıda kutsal sayılan her şeyi inkâr etmek ve semavî dinlerin getirdiği bütün esasları kökünden yıkmak ve dolayısıyla kâinatı çok mükemmel bir plânla yaratıp her canlı hakkında bir defa tecelli etmek suretiyle başlangıç noktasını belirleyen Al­lah’ı tanımamak olur. (Bilgi için bak: Zümer Sûresi: 5-6. âyetlerin tefsiri)

Cenâb-ı Hak bu gibi sakat görüşleri, saptırıcı nazariyeleri temelinden yıkmakta ve gerçekçi ilim adamlarına hareket noktasını gösterip temel bilgi vermektedir.

İnsanın topraktan yaratıldığı iki ayrı durumuyla, yani ilk insan Âdem’in doğrudan, neslinin ise dolaylı şekilde menşeʹlerinin toprak olduğu kesinlik arzediyor. Şöyle ki: Bütün canlıların menşei su ve topraktır. İlk insanın ya­ratıldığı toprak nasıl su ile hamur edilip yapışkan bir sıvı haline ve ondan da insan suretine geçiş sağlanmışsa, Âdem’den üreyen insanlar da yine toprak ve sudan nemalanıp vücut bulmaktadırlar. Toprak ve suyun yeşer­tip yetiştirdiği bitkiler baba sulbunda spermaya, ana rahminde yumurtaya dönüşmekte ve sonra belli ortam ve şartlarda gelişip oğulcuk (rüşeym) şekline gelerek insan denilen canlı meydana gelmektedir.

Ne var ki biz, doğrudan doğruya topraktan yaratılan ilk insan hakkın­da tecelli eden «kün emri»ne inanıyoruz, keyfiyetini bilmiyoruz. Şüphesiz ki bu emrin tecellîsiyle belli kanunlar harekete geçirilerek sebepler oluştu­rulmuş ve Âdem (A. S. ) vücut bulup hayata adımını atmıştır. Bu olayla il­gili kanunların mahiyeti bizim deney ve gözlem sınırının ötesinde kalmak­tadır. Âdem’den üretilen insanlar hakkındaki hilkat kanununun önemli bir kısmını biliyoruz; çünkü deney ve gözlemimizin sınırları içinde bulunmak­tadır.

İNSANA, KENDİSİNDEN EŞLER YARATILMASI

«Oʹnun açık belgelerinden biri de, size kendi­nizden eşler yaratmasıdır ki onlarla sükûnet bulup huzura kavuşursunuz. Aranızda sevgi ve rahmet meydana getirmiştir. Şüphesiz bunda düşünebi­len bir millet için öğütler, ibretler ve deliller vardır. »

Kur’ân-ı Kerîm ve sahîh hadîslerde açıklandığına göre, ilk kadın Hav­va, Âdem Peygamber’den yaratılmıştır. Hadîslerde bu cümle biraz daha açıklığa kavuşturularak, Havva’nın Âdem Peygamber’in kaburgasından ya­ratıldığı belirtilir. Şüphesiz hilkat kanununun bu tarz işleyişinin birtakım sır ve hikmetleri vardır. Onları şöyle sıraya koyup özetliyebiliriz:

a) Cenâb-ı Hak canlılardan her birini yaratırken, kudreti o surette bir defa tecelli etmiştir. Aynı canlı hakkında ikinci bir surette tecelli söz konu­su değildir. Âdem Peygamberʹi yaratmayı murad ettiğinde, kudreti o suret­te tecelli etmiştir. Böylece Âdem denilen insan hakkında İlâhî kudretin te­cellisi belli surette bir defa gerçekleşmiş bulunuyor. O bakımdan ona zev­ce olarak yaratacağı Havva hakkında, belirtilen anlamda ikinci bir tecelli düşünülemiyeceğinden, Havva’yı Âdem’in suretinde onun kaburgasından yaratmıştır.

b) Kadınla erkek arasında, asılla fer’i arasındaki ilginin sağlanması prensibi irâde edilmiştir. Böylece erkek asıl, kadın onun suretinde ona fer mahiyetinde, yani o gövdenin dalı olarak yaratılmıştır.

c) Erkekle kadın arasında köklü bir sevgi, ilgi ve rahmetin kurulması istenmiştir. Zira her şey kendi cinsine, türünün özelliğine meyleder de onun­la sükûnet ve huzur bulur.

d) Neslin devamını sağlamaya yönelik bir tecelli söz konusudur. Öyle ki: Kadının erkekten yaratılması, erkeğin ona asıl durumuna geçmesini ve kendinden bir parça olan kadına sıcak ilgi duymasını kolaylaştırmış ve in­san bu duyguyu taşıyarak gözlerini dünyaya açma düzeyinde oluşturul­muştur. O bakımdan sözü edilen sıcak ilgi ilk insanla başladığından dolayı genetik bir olay olarak fıtrîdir, irsîdir.

İşte dosdoğru düşünebilen bir kavim ve millet için bunda açık ve açık­layıcı belgeler, öğütler ve deliller vardır.

DİLLERİN VE RENKLERİN DEĞİŞİK OLMASI

«Oʹnun açık belgelerinden biri de, gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olmasıdır. Şüphesiz ki bunda ilim adamları için deliller, ibretler vardır. »

Allah’ın yaratıcı kudretinin açık delillerinden biri de, göklerin ve yerin şaşmaz bir plâna göre yaratılması ve mükemmel bir düzen ve dengede tu­tulmasıdır. Ayrıca yeryüzüne yayılan insanların dillerinin ve renklerinin farklı olmasıdır. Yukarıdaki âyetle bilhassa İlâhî kudretin bu tecelli ve te­zahürüne değinilerek konu üzerinde ciddi düşünüp araştırma yapmamız il­hâm ediliyor.

Aynı asıldan, yani kök ve gövdeden üreyip türeyen insanların cilt ren­ginin beyaz, siyah, sarı, kızıl ve bileşik olması başlıbaşına bir araştırma ve inceleme konusudur. Nitekim yapılan istatistiklere göre, genel olarak dün­ya nüfusunun %43’nün sarı, %33’nün beyaz, %24’nün siyah ırka mensup olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca ilim adamları ırkların birinin diğerinden üs­tün oldukları iddiasını anlamsız sayıp bu konuda Resûlüllâh (A. S. ) Efendi­miz’in şu açıklamasını tasdîk ederler:

«Hiçbir kimsenin diğeri üzerine -dindarlık ve salih amel dışında- bir üstünlüğü yoktur. » (Müsned-i Ahmed: 4/145, 158)

«Allah yanında, İslâmiyette tekbiriyle, tahmidiyle, tesbîh ve tehliliyle ömür süren mü’minden daha üstün kimse yoktur. » (Müsned-i Ahmed: 1/163)

«Haberiniz olsun ki, ne Arabın Arap olmayana, ne de Arap olmayanın Araba: ne beyazın siyaha, ne de siyahın beyaza bir üstünlüğü vardır. Üs­tünlük takvâ (Allah’tan korkup kötülüklerden sakınma) iledir. » (Müsned-i Ahmed: 5/411- Ayrıca bilgi için bak: Nisa Sûresi: 1. âyetin tefsiri)

Böylece Kitap ve Sünnetʹe göre: Üstünlük ırkta, renkte ve dilde değil: dindarlık, sâlih amel ve takvâ (Allah’tan korkup kötülüklerden sakınma) iledir, yani kim daha çok imân temeli üzerinde sâlih amellerde bulunur ve Allahʹtan korkup fenalıklardan sakınırsa, Allah yanında o daha üstündür.

Nitekim biyologlar mikroskop altında baktıkları bir hücrenin hayvan hücresi mi, yoksa insan hücresi mi olduğunu ayırt edebiliyorlar; ama o hüc­renin hangi renkte olan ırka ait olduğunu bilemiyorlar, yani bu inceliği tes­bit edemiyorlar. Yine aynı şekilde insan kanı hayvanların kanından kesin­likle ayırt edilebiliyor; ama kan bütün insanlarda aynıdır, yani bü­tün insanların kanı birbirine benzemekle beraber, grup olarak tamamen birbirinin aynı değildir. Sürekli çalışmalar sonunda insanların kanlarını bir­birinden ayıran özellikleri incelenerek dört ana grupta toplandığı görül­müştür.

İşte bu gerçeğe dayanarak antropologlar yalnız bir ırkın bulunduğunu, yani insanların tek ırktan geldiğini söylemişlerdir.

İNSAN DERİSİNİN DÖRT FARKLI RENGİ

İlâhî sanat ve kudretin yüceliğine delâlet eden olaylardan biri de, insan derisinin rengini meydana getiren mekanizmadır. Şöyle ki: Normal deri rengini hemoglobin, karoten ve melanin pigmenti (maddesi) verir. Asıl ren­gi veren melanindir. Deri rengindeki ırksal ve etnik farklılıklar, melanin ih­tiva eden melenosom ismindeki hücre içi organellerin sayısı, büyüklüğü ve dağılışı ile yakından ilişkilidir. Bu madde melonist ismi verilen deri yüzün­den biraz derindeki hücrelerde yapıldıktan sonra deri yüzeyindeki keratin hücrelerine sevk edilir ve bu hücreler derinin rengini ortaya koyar. (Textbook Of Dermatology)

Şüphesiz ki bu fizyolojik ve biyo-kimyasal ameliye ile farklı deri renkle­rinin ortaya çıkması, çok ince bir hesap ve sağlam plânın neticesidir. İlgi­li âyetle bu inceliğe dikkatlerimiz çekilerek, olay üzerinde İlâhî damgayı görmemiz tavsiye ediliyor.

DİLLERİN FARKLI OLMASI

Bakara Sûresi 31. âyetin tefsirinde açıklandığı gibi, dil de ilk insan Âdem’le başlamış ve zamanla gelişme göstererek gruplara ayrılmıştır. Zi­ra Cenâb-ı Hak, Âdem Peygamber’e lüzumlu olan eşyanın isimlerini öğret­miştir. Böylece ilk insanın konuşma nîmetine eriştirildiği ve eşyanın isim­leri öğretilerek kendi aralarında anlaşma ve konuşma imkânlarının doğdu­ğu kesinlik kazanıyor.

Filologların ve diğer alâkalı ilim adamlarının araştırmaları henüz bu sonuca varmışa benzemiyor. Onlara göre: Yazı ancak Milat’tan 4. 000 yıl önce icad edildiği için dillerin daha önceki gelişmesi hakkında kesin bir bilgi vermenin mümkün olmadığı neticesi doğuyor.

Yine ilgili uzmanların yaptığı araştırma neticesi, dillerin genellikle tek heceli, çok heceli ve bükümlü olmak üzere başlıca üç gruba ayrıldığını or­taya koymuştur. Bize göre, bu üç grubun tek menşei vardır, o da Âdem Pey­gamber’e öğretilen ilk dildir. Zamanla gelişme ve asıldan sapma ile bu gruplar oluşup meydana gelmiştir. Şüphesiz bu gelişme ve gruplara ayrıl­manın birtakım faydaları söz konusudur. Kurʹân-ı Kerîm bu inceliğe işâret­te bulunarak araştırıcılara hareket noktasını göstermektedir.

Diyebiliriz ki: Her milletin kendi bünyesinde kültür birliği sağlaması bakımından ayrı bir dil konuşması yararlıdır. Aynı zamanda milletler ara­sında bilimsel, ekonomik ve kültürel yönlerden alış-verişin sağlanması, her milletin kendi diliyle geliştirdiğini bir diğerine aktarması ve o sebeple bir­birlerinin dilini öğrenmeleri gereği doğuyor ve bu da her bakımdan millet­ler için başka başka faydaların doğmasına yardımcı oluyor.

Bütün insanlar, diğer bir anlatımla, bütün milletler aynı dili konuşsay­dı ne olurdu? Bunun cevabını birkaç madde halinde şöyle verebiliriz: ʹ

a) Günümüze kadar gelişme kaydedip gelen bilimsel araştırmalar bu kadar hızlı ve başarılı olmazdı.

b) Aynı dil, ülkelerin uzaklığına ve farklı kültür yapısına göre, çok farklı lehçe ve telâffuzlarla karmaşık bir hal alır ve o sebeple toplum ve fertlerin birbirleriyle anlaşmaları zorlaşırdı.

c) Her millet kendi lehçe ve telâffuzunun doğruluğunu savunur ve böylece dil konusu bir çıkmaza girmiş olurdu.

d) Millî duygular cılız kalır, rekabet duygusu azalabilirdi.

O halde dillerin farklı olması, ilâhî irâdeye dayalı sünnetullah doğ­rultusundaki takdîrin tabii sonucudur diyebiliriz. İnsan zekâ ve irâdesini farklı diller icat etmeye yatkın kılan Allah’ın şanı elbette ki çok yücedir. O sebeple 22. âyetin sonunda renklerin ve dillerin ayrı olmasında ilim adam­ları için deliller ve ana fikirler bulunduğu belirtilerek başlıbaşına bir araş­tırma ve inceleme konusu olduğuna, aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın in­sanlardan yana güzel bir tecellisi bulunduğuna işâret edilmektedir.

GECE VE GÜNDÜZ UYKUSU

«Oʹnun açık belgelerinden biri de, gece ve gündüz (gerektiğinde) uyuma­nız ve Oʹnun geniş lûtfundan (geçiminizi) arzulayıp aramanızdır. Şüphesiz ki bunda işitebilen bir millet için öğütler ve ibretler vardır. »

Bu âyetle de Allah’ın mutlak düzenine ve insanlardan yana sağladığı rahmetinin bir başka tecellisine; aynı zamanda sanatının eşsizliğine deği­nilmekte ve isbatlayıcı bir delil olarak gözler önüne serilmektedir. Allahʹın bu rahmeti, gece ve gündüz uykusuyla ilgili olup, beynimizin ve vücudumu­zun dinlenmesi bakımından onun önemine işâret edilmektedir.

Bilindiği gibi, uyku vücut için gerekli dinlenmeyi sağlayan fizyolojik bir olaydır. Ancak bu dinlenme, yalnız zaman değil, uykunun o zaman için­deki derinliğiyle de yakından ilgilidir. Diğer bir anlatımla sözü edilen din­lenme, zaman ve derinliği çarpımına bağlıdır ki bu çarpıma uyku miktarı denir. Çok yorulan insanlarda uyku zamanı daha kısadır, ama uyku derin­liği daha büyüktür. Böylece uyku miktarı yine de yeter dereceyi bulur.

Özellikle uzun günlerde, sıcak mevsimlerde gece uykusu hem pek de­rin olmaz, hem de uzun sürmez. O bakımdan az da olsa gündüz uykusuna ihtiyaç vardır. Çünkü vücut yeterince dinlenmemiş, merkez sinir sistemine gerekli olan dinlenmeyi sağlayamamıştır.

İşte insanı dinlendiren, ertesi günkü hayata hazırlayan; sinir sistemini yatıştıran; kalbin ve diğer birçok organların dinlenmesini sağlayan uyku, işitebilen, işitip de anlayabilenler için Cenâb-ı Hakk’ın bir lûtfu ve aynı za­manda kudretinin bir başka delilidir.

ŞİMŞEĞİN ÇAKMASI VE YAĞMUR YAĞMASI

«O’nun açık belgelerinden biri de, size korku ve umut vermek için şimşe­ği göstermesi ve gökten su indirip öldükten sonra yeryüzüne hayat ver­mesidir.. »

Bilindiği gibi, şimşek, yıldırım sırasında meydana gelen çok parlak bir ışıktır. Büyük bir elektrik akımının meydana gelmesiyle oluşur. Zira bulut­ların elektrik taşıma gücü çok yüksektir. Havada daima bir miktar elektrik vardır. Bu elektrik, bir kondansatör işi gören bulutlarda toplanır. Fırtınalı, kuru, sıcak havalarda nemli bulutlarda toplanan elektrik, buluttan buluta, ya da yere geçerken şimşek dediğimiz ışıklı bir iz bırakarak şiddetle patlar. İşte bu patlama «gökgürültüsü», çakma ise «şimşek», yere düşen elektrik yükü de «yıldırım»dır.

Genellikle yıldırım çarpmasında, vücuttan milyonlarca voltluk, binler­ce amperlik akım geçtiğinden birden kömürleşme olur, insan ölür.

O bakımdan bulutlu bir havada şimşeğin çakması, insanlara hem kor­ku verir, hem de susuz kalan arazinin muhtaç olduğu yağmura kavuşma ümidini doğurur. Fiziksel anlamda meydana gelen bu olay hem tesadüfî değildir, hem de yararları söz konusudur. Kur’ân, İlâhî düzene bağlı olan bu önemli olayı da Allahʹın varlığına ve kurduğu düzeninin kusursuzluğuna delil göstermekte ve bu açıdan insan aklına seslenmektedir. (Bilgi için bak: Bakara Sûresi: 18, 19. âyetlerin tefsiri)

Kur’ân-ı Kerîm, Allah’ın insan hayatını düzenlemede birçok olaylardan üç ayrı olayı sıralarken önce düşünmeye, sonra ilme ve âlime, sonra işit­me ve anlamaya, sonra da aklı kullanmaya yer vererek müstesnâ bir sıra­lamada bulunmaktadır. Öyle ki:

Düşünme araştırmaya ve gerçeği bulmaya sevkeder. Araştırma İlmî gerçekleri bulmaya yarar. Düşünme ve araştırma aynı zamanda işitme ve anlamayı yönlendirir ve onu bilimsel ölçülerle birleştirir.

Bunların hepsi aklı imânla birleştirip lâyık olduğu yere oturtur.

Aynı zamanda:

Kadının erkekten yaratılması ve onun için var kılınması, üzerinde du­rup dikkatle düşünmeye değer bir olaydır.

Göklerin ve yerin yaratılması ve dillerin, renklerin farklı bulunması İl­mî araştırmayı gerektiren bir olaydır.

Geceleyin ve gündüzün bir bölümünde uyuma, kalbi ve kulağı İlâhî dü­zenlemenin mükemmelliğine çeviren önemli bir olaydır.

Yıldırım, gökgürültüsü, şimşeğin çakması ve bunun neticesi yağmu­run yağıp ölü araziyi diriltmesi ise, akla malzeme veren birer fiziksel olay­dır. Hiç biri kendiliğinden veya tesadüflerle meydana gelmemekte, kâinat plânında proğramlandığı şekilde cereyan etmektedir. O bakımdan tabiatta meydana gelen bu tür fiziksel olaylardan her biri O Yüce Kudretʹin varlığı­na delâlet etmekte ve her olay O’nun damgasını taşımaktadır.

KONUNUN İLMÎ AÇIKLAMASI

Yağmurlu havada yıldırım ve şimşeklerin tesiriyle havadaki oksijen ve azot birleşerek renksiz azot-monoksit gazını oluşturmaktadır. Bu gaz da tekrar oksijenle birleşerek turuncu renkli azot-dioksit meydana gelmekte ve yine yıldırım ve şimşeklerin tesiriyle havadaki nemlik ve azottan amon­yak meydana gelmektedir. Azot-dioksit ise nemliliğin tesiriyle nitrik-asite dönüşmekte, böylece nitrik-asit ile amonyak havada bulunan karbonik asit­le birleşerek amonyum-nitrat ve amonyum-karbonat oluşmaktadır.

İşte oluşup meydana gelen bütün bu tuzlar yağmurla birlikte yeryü­züne inmekte, yerdeki mevcut kalsiyum tuzları ile birleşerek kalsiyum- nitratı meydana getirmektedir. Bitkiler de bu tuzu emerek gelişme imkânı bulmaktadır.

Böylece bitkileri yeyip beslenen hayvanlar çeşitli proteinler oluştur­makta ve bu hayvanların etini, sütünü, yumurtasını yiyen insanlar yete­rince gıdasını alıp beslenmektedir.

Cenâb-ı Hak, «Onun açık belgelerinden biri de, size korku ve umut vermek için şimşeği göstermesi ve gökten su indirip öldükten sonra yer­yüzüne hayat vermesidir» buyurarak böyle bir havada yağan yağmurun na­sıl bir hayatı birlikte getirdiğine işârette bulunuyor ve Müʹmin Sûresi 13. âyetle bunu biraz daha açıklayarak ilim adamlarına ışık tutuyor: «O Allah ki, size açık belgelerini ve delillerini göstermekte ve üzerinize gökten rızık indirmektedir. Ancak Oʹna yönelip gönül verenler öğüt ve ibret alırlar. »

YERİN VE GÖKTEKİ SİSTEM VE GEZEGENLERİN KENDİ YÖRÜNGELERİNDE ŞAŞMADAN HAREKETLERİNİ SÜRDÜRMESİ

«Oʹnun açık belgelerinden biri de, göğün ve yerin Oʹnun buyruğuyla (yörüngelerinde hareketlerini sağlayıp) durmasıdır.. »

İlâhî düzenleme, belli bir plân çerçevesinde yaratıldığı amaca yönelik olarak varlığını sürdürmektedir. Her cisim, her sistem ve her gezegen in­san için yaratıldığından, hepsi de insan hayatını korumaya ve devam ettir­meye yönelik bir anlam taşımaktadır.

Şöyle ki:

Yerkürenin iki ayrı hareketle belli bir yörüngede elips çizip seyretme­si ve yaratılıp bu düzene sokulduktan sonra hiç şaşmaması, kusursuz bir uygulamanın varlığını ve uygulayanın birliğini isbatlamaktadır.

Güneş’in belli bir mesafede, belli bir merkez içinde iki ayrı hareketi, yani biri kendi merkezindeki, diğeri gezegenlerle birlikteki hareketi, dünya­ya ve yıldızlara ışık ve hayat vermesi; yaratıldığı gündenberi bu hizmetini kusursuz sürdürmesi ve bulunduğu merkezden sapmaması, yine sınırsız bir kudretin tasarrufuna delâlet etmekte ve Oʹnun birliğini yansıtmaktadır.

Ayʹın dünyanın uydusu olarak, ona yakınlığı ve kendine has bir yörün­gede düzenli biçimde seyretmesi de Cenâb-ı Hakk’ın üstün kudretine de­lâlet etmekte ve insanlara sağladığı yararlarla O sonsuz kudretin rahme­tini yansıtmaktadır.

Bütün bu plânlı, hesaplı, proğramlı ve düzenli hareketler, yerçekim ve merkezkaç kanunlarıyla gerçekleşmekte ve bir zincirin halkaları gibi bir­birine eklenerek Arş’a kadar dayanmaktadır.

ÖLÜLERİ ÇAĞIRMA OLAYI

«Sonra da sizi bir defa çağırın­ca hemen yerden çıkarsınız. »

Kıyâmet olayı meydana gelip mevcut düzen bozulduktan sonra, ikin­ci hayata kalkma olayı başlar. Oranın hayat şartlarına uygun ve yine bü­tünüyle insandan yana yepyeni bir düzen kurulur. «Kün Emri» ile nasıl se­bepler oluşturulup dünya hayatı var kılınmışsa, yine aynı emirle, sebepler oluşturularak ölüler diriltilip kaldırılır. Buna «Dâvet-i Hak» denilir. Bu dâvetin tecellisi, insanoğlunun âhiret hayatına has ve oranın şartlarına uy­gun bir bedene kavuşmasıyla gerçekleşir. Öyle ki, İlâhî emir sebepleri oluşturup plândaki hükümleri harekete geçirerek tecelli eder. Ancak bu sebeplerin ve hükümlerin keyfiyetini -bizim deney ve gözlemimizin dışında kaldığından- bilemiyoruz. Zira değişen düzenin inceliklerini, özelliklerini ve meydana gelecek olayların detay ve içyüzünü şimdiden belirlememiz müm­kün değildir. Buna sadece inanıyoruz. Çünkü dünyada insan hayatını bir süre ayakta tutan şartlar ve kanunlar bütünüyle dünya ile ilgilidir, yani ona has bir anlam ve hüküm taşımaktadır. Değişik düzen ve değişik hayat şüphesiz ki değişik şartları, sebepleri ve kanunları gerektirir.

HER ŞEY O KUDRETE BOYUN EĞMİŞTİR

«Göklerde ve yerde bulunan her şey Oʹna aittir. Hepsi de (ister istemez) O’nun buyruğuna boyun eğip itaât etmektedir. »

İlâhî düzenin sağlamlığına, şaşmazlığına deliller getirildikten sonra, her şeyi hılkatındaki özellikleri ve amaçları doğrultusunda plândaki yerine oturtan Cenâb-ı Hakk’a böylece her varlığın boyun eğip itaat ettiği, yani her şeyin bağlı bulunduğu sebepler ve kanunlar çerçevesinde yaratıldığı maksada yöneldiği belirtildi. İşte bu yönelme, ilâhî buyruğa itaat anlamına gelir. İlgili 26. âyetle dikkatler, sözünü ettiğimiz hususa çekilmekte ve bu düzenleme ve proğramlamanın dışına çıkan kimselerin yaratıldıkları amaç­tan saptıkları, plândaki yerlerinden bir bakıma koptukları hatırlatılmaktadır.

YARATMA KUDRETİ O’NA MAHSUSTUR

«Önce halkı yaratan, (öl­dürdükten) sonra da diriltip (hayata) çeviren O’dur. Bu O’na göre pek ko­laydır.. »

Varlık alanında yer alan her canlıyı ilk yaratıp hayat düzeyine getir­mek nasıl Cenâb-ı Hakk’a mahsussa; insanları öldürdükten sonra yeni bir düzen kurup onları dirilterek kaldırmak da ancak Oʹna hastır. İlk yarattığın­da misal ve model yoktu. İkinci yaratmasında ise, hem misal, hem de mo­del vardır. Gerçi Allah için misal ve model söz konusu değilse de inkârcı­ların ve şüphecilerin anlayış ve kavrayışlarını kolaylaştırmak için âyette «mesel-i a’lâ» tabiri kullanılmıştır. Şöyle ki: Eğer yaratmakta bir güçlük ve imkânsızlık olsaydı, o takdirde ikinci yaratmak çok daha kolay sayıla­bilirdi. Oysa Cenâb-ı Hakkʹa göre bir güçlük ve imkânsızlık hiçbir zaman söz konusu değildir ve olamaz da..

Yerde ve gökte en yüce misaller, modeller, örnekler ve güzel sanatlar Allahʹa mahsustur. Her şeyin en güzelini, en bediʹini yaratmıştır. İnsanlar, hayvanlar ve bitkiler hep bu hikmete dayalı bulunmaktadır; hepsi de İlâhî sanatın izlerini kendinde taşımakta ve yaratılışındaki o üstünlük ve yüce­liği yansıtmaktadır. Zira Cenâb-ı Hak çok üstün, çok büyük, çok güçlüdür ve yegâne hikmet sahibidir. Her işi hikmete dayalıdır, her fiil plânlı ve proğramlıdır.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, kurduğu mükemmel düzen, koyduğu sağlam öl­çüler; hazırladığı kusursuz plânla varlığını, birliğini ve kudretinin her şeye yettiğini belgelerle isbatlayıp ortaya koyan Cenâb-ı Hakkʹın çok yüce, çok üstün olduğu açıklandı. Gerçek anlamda örneksiz ve misalsiz yaratmanın O’na mahsus olduğu belirtildi.

Aşağıdaki âyetlerle, Allahʹın mutlak anlamda ganî olduğu, eşe, orta­ğa, yardımcıya muhtaç bulunmadığı bir misal ile açıklanıyor. Sonra da kâi­nat kitabında hakkın varlığını ve birliğini terennüm eden satırlara bakıp doğuştan ruhumuza enjekte edilen din ve Allah duygusunu harekete geçir­memiz ve İlâhî hükümlerin şaşmazlığını görüp anlamamız emrediliyor. Tevhîd İnancı doğrultusunda kendimizi Allah’a verip bölünmekten, gruplara ay­rılmaktan sakınmamız tavsiye ile her zaman haktan yana olanlarla bulun­mamızın İlâhî rızaya uygun düşeceği haber veriliyor.