MEÂLİ:
25- Allahʹa verdikleri sözü, sağlam-güvenli bir and ile pekiştirdikten sonra bozanlar ve Allah’ın ulaştırılmasını emrettiğini koparanlar ve yeryüzünde fesât çıkaranlar var ya, işte lânet onlaradır ve onlar için kötü bir yurt vardır.
26- Allah dilediğine rızkı genişletir ve bir ölçüye göre de daraltır. (İnkârcı maddeciler) ise, Dünya hayatıyla sevinirler. Oysa Dünya hayatı Âhiretʹe göre ancak az bir geçimlik ve çok az bir yararlanmadan ibârettir.
27- O inkâr edenler derler ki, «Ona Rabbinden bir muʹcize indirilseydi ya... » De ki: «Şüphesiz Allah dilediğini saptırır ve kendisine gönül verip yöneleni de doğru yola eriştirir. »
28- Bunlar, dosdoğru imân edip kalpleri Allahʹı anmakla yatışıp huzur duyanlardır. Haberiniz olsun ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla yatışıp huzur bulur.
29- İmân ettikten sonra güzel ve yararlı amellerde bulunanlara müjde ve mutluluk; bir de dönülecek güzel bir yer var.
İLGİLİ HADÎSLER
«Münafığın alâmeti üçtür: Konuştuğu zaman yalan söyler. Söz verdiğinde, yerine getirmez. Kendisine bir şey emanet edildiğinde ona hıyânet eder. » (Buhari/şehadat: 28- Müslim/iman: 107, 109- Tirmizî/iman: 14)
«Dünya âhiretin yanında ancak, sizden birinizin parmağını suya sokup çıkarması gibidir. Bir baksın da parmağı ne (kadar ıslaklık) ile dönmüştür? » (Müslim/cennet: 55)
Bir adam, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹe dedi ki:
- Ey Allahʹın Peygamberi! Seni görüp de imân edene Tûbâ olsun.
Bunun üzerine Efendimiz (A. S. ) şöyle buyurdu:
- Sonra beni görmeden imân edenlere de Tûbâ olsun, yine Tûbâ olsun, yine Tûbâ olsun!
Hazır bulunanlardan biri sordu:
- Tûbâ nedir, ya Resûlellah!
Cevap verdi:
- Cennetʹte bir ağaç vardır ki o, yüz yıllık mesafeyi kaplar. Cennet ehlinin elbiseleri bu ağacın tomurcuklarından (filizlenip) çıkar. » (Ahmed: 3/71, 155-5/248. 257, 264)
«Şüphesiz Cennetʹte bir ağaç vardır; süvari onun gölgesinde yüz yıl yürür de bitiremez. » (Buharî/bed-i halk: 8, tefsîr: 56, rikak: 51- Müslim/cennet: 6, 8- Tirmizî/cennet: 1, 9, tefsîr: 56- İbn Mâce/zühd: 39- Dâremî/rikak: 114- Ahmed: 2/257, 401, 418, 438, 452, 455, 462, 482- 3/110, 135, 164, 185, 207, 234-4/14)
Kutsî hadîs:
«Ey kullarım! eğer sizin önce gelenleriniz ile sonrakileriniz, insanınız ve cinnîniz tek bir toprak üzerinde dursalar da benden isteseler, ben de herkese istediğini versem, bu benim mülkümden bir şey eksiltmez; ancak iğnenin denize sokulup çıkarılması sonucu denizden ne eksiltirse, işte onun gibi (bir şey).. » (Buharî/enbiyâ: 3, 9- tefsîr: 17- Müslim/iman:. 327, birr: 55- Tirmizî/ kıyâmet: 10, 8, cennet: 20- Ahmed: 1/4- 2/318, 435- 3/16- 4/407)
İNKÂRCI MADDECİLERİN VASIFLARI
«Allahʹa verdikleri sözü, sağlam-güvenli bir and ile pekiştirdikten sonra bozanlar ve Allahʹın ulaştırılmasını emrettiğini koparanlar ve yeryüzünde fesat çıkaranlar var ya, işte lânet onlaradır ve onlar için kötü bir yurt vardır. »
İlgili âyetle doğru yoldan sapan maddecilerin bazı vasıfları açıklanmaktadır. Bundan önceki âyetlerle gerçek mü’minlerin bazı özellikleri anılarak onlara ne gibi mükâfatların hazırlandığından söz edilmiş ve bu arada insan aklına ışık tutan, malzeme olan birtakım belgelere yer verilmişti. Bütün bu uyarı ve açık belgelere rağmen hâlâ inkâr ve tuğyanda ısrar edenler için ne gibi cezaların hazırlandığı belirtilerek, müşrikler uyarılıyor. Bu cezâları gerektiren vasıf ve karakterleri beş madde halinde sıralanırken hayatımıza yön vermemiz ilhâm ediliyor:
1- Onlar hakkı inkâr eden maddecilerdir. Madde onların tek amacı ve değişmeyen gayeleridir.
2- Allah’a karşı -gerek çok büyük tehlike anında, gerekse ruhları, ruhlar âleminde- verdikleri sözü, and ile pekiştirdikleri halde korkmadan bozarlar.
3- İnsanlarla olan anlaşma ve sözleşmelere sadık kalmazlar.
4- Akrabalarıyla dünya menfaati uğruna bozuşup ilgilerini keserler.
5- Yeryüzünde -her şey, her olay onların yararına olsun diye- durmadan bozgunculuk yaparlar, başkalarına çamur atıp iftirada bulunurlar.
Anlaşıldığı gibi, imansızlık ihânete, ihânet hıyânet ve sadakatsızlığa ve bunların hepsi ilgisizliğe ve sonunda fitne ve fesada kapı açıyor da biri diğeriyle tamamlanıyor.
Böylesine bir aşağılık, bencillik ve ihtirasın cezası, imânsızlıkla birleşip bütünleştiği için İlâhî lânete çarpılma, yani Oʹnun rahmet ve inâyetinden uzaklaştırılma ve kötü bir yurt olan Cehennem ile noktalanmadır.
ALLAH DİLEDİĞİ KİMSEYE RIZKI GENİŞLETİR
«Allah dilediğine rızkı genişletir ve bir ölçüye göre de daraltır. »
İlâhî irâde kulun tutumuyla, davranış ve niyetiyle paralellik sağlar. Her şeye rağmen Allahʹa yönelmeyen, yetenek ve enerjisini sadece midesi ve şehveti uğruna kullanan inkârcı şaşkınların kazancından feyiz ve bereket kalkar. Bir bakıma varlık içinde darlık çeker. Aç gözlülük, doymazlık ve ihtiras kalp gözlerini iyice kapatır. Bu durumda gerçeği görme, hakkın sesini duyma, doğru yolu bulma hayal olur. Bazan da dünyalık her yandan başlarına dökülür de, büsbütün madde ve lüks cennetinde kutsallık adına ne varsa her şeyi unuturlar ve buna orantılı olarak küfür ve azgınlıkları, bencillik ve şımarıklıkları artar. Bu hal ölüm gelinceye kadar sürüp gider.
Demek oluyor ki, şükrü yerine getirilmeyen geniş nîmet, felâketin habercisi, ebediyen hüsrana uğramanın belirtisidir. Ne var ki, bu gerçeği veya Cenâb-ı Hakk’ın bu uyarı sinyalini anlamazlar.
Diyebiliriz ki, aynı sınav mü’minler hakkında da az değişik ölçüyle söz konusudur. Mal sevgisini Allah sevgisinin üstüne çıkardıkları takdirde, uhrevî saadet kapıları kapanmaya yüz tutar da dönüş ve uyanma olmazsa, sınav daha da genişletilir ve öylece mal ve servet dört yandan akıp gelmeye başlar. Şüphesiz ki, kendini bu duruma getiren müʹminleri sık sık uyarmak gerekir. Çünkü dönüş yapmaları için onlarda büyük bir ümit vardır. Bazan da sınav değişik şekilde tezahür eder, mal ve servet akıp gider, sıkıntılar baş gösterir, derken mü’min bunalmaya başlar. Daldığı gafletten uyanır da dayanma gücünü ortaya koyar ve Cenâb-ı Hakkʹa sıdk-u selâmetle yönelirse, sınavı tehlikesiz atlatmış olur. Zira mü’min için her sıkıntı, Allah’ın bir sevgi ve rahmet tokatıdır. Tıpkı yavrusunu gönülden seven annenin, o sevgi havası içinde çocuğunu tokatla okşaması gibi..
Böylece Cenâb-ı Hak her kişiyi değişik şeylerle imtihana tabi tutar. Kâfirin başına dünyalık döker, mü’minin başına dert ve sıkıntı indirir. Çünkü ebedî saadeti kaybeden bir kişiden -zulme sapmadığı sürece- Allah dünya saadetini çekip almaz; aynı zamanda öylesine rahmet ve şefkat tokatı da vurmaz. Ama bir mü’min için aynı şey söz konusu değildir. Allah, ebedî saadete namzet olan o kulundan dünyalığı çekip alır da daldığı gafletten uyanmasını murat eder. O bakımdan zaman zaman rahmet ve şefkat tokatları birbirini izler.
İşte ilgili âyette belirtilen rızkın genişleme ve daralmasının anlamı budur.
BÜYÜK BİR MUʹCİZE BEKLEYENLER
«O inkâr edenler derler ki: Oʹna Rabbından bir muʹcize indirilseydi ya.. »
Mekkeli putperestler, Kur’ân ve Hz. Muhammed’in (A. S. ) yüksek şahsiyetiyle ortaya konulan yüzlerce muʹcizelere, kâinat kitabında birer dizi halinde gözler önüne serilen binlerce âyet ve belgelere kalplerini, kafalarını, idrâk ve akıllarını çevirmeyip, Uhut dağının altına döndürülmesini veya Mekkeʹyi dört tarafından kuşatan dağların ve tepelerin kaldırılarak verimli arazi haline sokulmasını istediler. Şüphesiz ki, Allah bunları ve bunlardan fazlasını yapmaya kadirdir; ancak Oʹnun böyle cari bir sünneti yoktur. Aynı zamanda müşrikler bu tür istek ve temennilerinde samimi değillerdi; amaçları, Hz. Muhammed’i (A. S. ) acze düşürmek ve O’na inananların kafalarında şüpheler doğurmaktı. Onun için tarihin her döneminde peygamberlerden buna benzer isteklerde bulunmak, kâfirlerin küfür ve azgınlıkta devam edeceklerinin belirtisi olmuştur.
Allah a yönelmesini bilmeyen, kalbini O’na çevirmeyen kişiler nasıl doğru yolu bulabilirler? Allah ile kulları arasında imkân ve irade sınırı vardır. Kullar kendilerini o sınıra getirmedikleri sürece, İlâhî hidâyet tecelli etmez. O bakımdan âyette: «Allah dilediğini saptırır.. » sözünün anlamı budur. Zira Cenâb-ı Hak onların elinden tutup da kendilerini o sınıra getirmez; gelmek isteyene asla engel olmaz. Dileseydi bütün insanları o sınıra getirtebilirdi. Ama o zaman da insan aklının, irâde ve düşüncesinin değeri kalmaz; iyilerle kötüler ayırt edilmez olur; aynı zamanda insanın dünyaya geliş gayesine ters düşerdi.
«Dilediğini doğru yola eriştirir» sözünden maksat, imkân ve irâde sınırına gelenleri, dilediği takdirde doğru yola eriştirmesidir. Çünkü onlar sınıra gelmek suretiyle kendilerine düşeni yerine getirmiş olurlar, gerisi Allah’ın irâdesine kalmıştır, dilerse hidâyet verir, dilerse vermez.. Nitekim âyetin son kısmında «Kendisine gönül verip yönelenleri de doğru yola eriştirir. » buyurulması, hem buna işârettir, hem de sözü edilen sınıra gelip dayananların niyetlerindeki ihlâs söz konusudur.
ALLAHʹA GÖNÜLDEN YÖNELENLER
«Kendisine gönül verip yöneleni de doğru yola eriştirir. »
Şüphesiz ki, katıksız niyetin, zevkini tadarak yönelmenin ayrı bir mazhariyeti vardır. Her ne kadar belirlenmiş ölçülere göre ibâdet etmek, farz ve vâcibi yerine getirme bakımından geçerliyse de, amacına erişme, İlâhî hoşnutluğa mazhar kılınma bakımından yeterli değildir, hâlis niyet ve selîm bir zevk ile birleşmesi söz konusudur. İlgili âyetle bilhassa bu inceliğe işâret edilmekte ve kul ile Allah arasındaki şüphelerin, dünyevî maksatların kalkmasının gereği belirtilmektedir.
Gönül yatışkanlığı için Allah’a yönelen mü’minlerin üç önemli vasıfları daha vardır, âyette özellikle onlar üzerinde durulmakta ve en sağlam kıstas verilmektedir. Şöyle ki :
a) Onlar her türlü şüpheyi, vesveseyi atıp imanlarını kalplerinin derinliğine kök salacak şekilde sağlamlaştırmışlardır.
b) Kalpleri Allah’ı sık sık anmakla, namaz kılmakla yatışıp huzur bulmakta ve ruhlarına en yüksek anlamda gıda vermektedirler.
c) Gönülleri Allah ile yatışıp huzur bulmuştur.
İman bu düzeye gelince, en verimli ürünü olan sâlih ameller müʹminin söz ve davranışlarında kendini göstermeye başlar ve bu hal bir rahmet havası içinde sürüp gider.
Cenâb-ı Hak, belirtilen düzeye gelen müʹmin kullarına iki mükâfat vaʹdediyor: Kurtuluş müjdesi, ebedî mutluluk ve dönüp varılacak güzel bir yer..
YALNIZ İMAN YETERLİ MİDİR?
İslâmî ölçülere göre, imân: Küfür karanlığını kalp ve kafadan silip gideren aydınlıktır. Gelişip verimli düzeye gelmesi için iyi, yararlı amellere ihtiyaç vardır. Zira hem iç yapımızı kirleten, hem de dış dünyamızı bulandıran günahları, kötülükleri, azgınlık ve aşırılıkları ancak iman temeli üzerinde yükselen salih amellerle gidermek mümkündür. Her kötülüğü iyilikle savmanın anlamı budur.
O halde imânı elektrik akımına benzetirsek, bizi ve çevremizi aydınlatabilmesi için ampullara ihtiyaç vardır. Onu bir ağaca benzetirsek, yaprak, çiçek ve meyvasıyla verimlilik ve yararlık sağlaması mümkündür. Ama unutmayalım ki, elektrik akımı yoksa, ampulun veya herhangi bir elektrikli cihazın değeri yoktur. Ağaç yoksa, çiçek ve meyva da yoktur. O bakımdan Kurʹânʹda imândan hemen sonra «sâlih ameller»den söz edilir, ilgili âyette olduğu gibi..
KALPLER ANCAK ALLAHʹI ANMAKLA YATIŞIR
«Haberiniz olsun ki, kalpler ancak Allahʹı anmakla yatışıp huzur bulur. »
İlgili âyetle bize çok hassas bir konu hatırlatılıyor veya öğretiliyor. Şöyle ki: İnkârcı sapıklar, mal, makam ve servetle gönül yatışkanlığına kavuşmaya çalışırlar. Kadından başka dünyası olmayan sapıklar, kadınlarla teselli bulup huzur ararlar. Makam hastası olanlar, daha yüksek makamlara erişmekle rahat edeceklerini, huzur bulacaklarını sanırlar. Dinlerini dünyalarına alet edinenler, erişmek istedikleri nesnelere kavuşmakla iç rahatlığına kavuşacaklarını zannederler. Oysa bunların hiç biri gönülleri dolduracak, kalbe huzur ve yatışkanlık verecek değerler değillerdir. Hepsi de sabun köpüğü misali gelip geçicidir ve bir süre sonra sönüp belirsiz olmaya mahkûmdur.
Günümüzde birçok kimseler, bir sıkıntı, üzüntü, felâket, başarısızlık ve musîbet, ya da hastalık ile karşılaştıkları zaman, sigara içmekte, içki kullanmakta teselli ararlar. Oysa bunlarda deva yok dert var; huzur ve sükûn yok, sahte bir oyalanma ve geçici bir mahmurluk söz konusudur. Hiç biri ruhta meydana gelen boşluğu doldurmaya, kalpte açılan gediği kapatmaya elverişli değildir. Sonu tedrici intihar ve karanlık bir ölümdür.
Ruhun boşluğunu dolduran, gıdasını sağlayan; kalbe neşe ve huzuru, gönüllere yatışkanlık ve ferahlığı dolduran ve insanın önünü aydınlatan, geleceğine umut ışığı tutan ve ebedîyen mutlu olmayı gerçekleştiren en büyük dayanak ve en üstün teselli ve güven, Allahʹa dosdoğru inanmak, Oʹnu severek, sayarak, umut besleyerek anmaktır. Kur’ân bilhassa bundan başka gönül yatışkanlığı veren ikinci bir iksirin bulunmadığını belirterek bizi uyarıyor.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, sağduyu sahipleri gerçek müʹminlerin özellikleri belirtildi ve mükâfatlarının ne olacağı açıklanarak, bütün hayırların, faziletlerin Allah yanında bulunduğuna işâret edildi. Sonra da iman edenlerle etmiyenler arasındaki açık farklara dikkatler çekildi. İnsanın kalp ve kafasının ancak Allah’ı anmakla yatışıp huzur duyacağı hatırlatıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, her peygamber gibi, Hz. Muhammed’in de (A. S. ) bu hakikatleri insanlara teblîğ edip öğretmek üzere gönderildiği açıklanıyor. Ne var ki, müşriklerin İlâhî rahmeti idrak edecek bir kalp ve kafaya sâhip olmadıkları için Rahman olan Allah’ı inkâra saptıkları belirtiliyor. Önyargıdan kurtulmaları gereği üzerinde duruluyor.