Bakara Suresi 253. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

تِلْكَ الرُّسُلُ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍ مِنْهُمْ مَنْ كَلَّمَ اللّٰهُ وَرَفَعَ بَعْضَهُمْ دَرَجَاتٍ وَاٰتَيْنَا عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ الْبَيِّنَاتِ وَاَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِ وَلَوْ شَاءَ اللّٰهُ مَا اقْتَتَلَ الَّذِينَ مِنْ بَعْدِهِمْ مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ وَلٰكِنِ اخْتَلَفُوا فَمِنْهُمْ مَنْ اٰمَنَ وَمِنْهُمْ مَنْ كَفَرَ وَلَوْ شَاءَ اللّٰهُ مَا اقْتَتَلُوا وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَفْعَلُ مَا يُرِيدُ

253.

İşte peygamberler! Biz, onların bir kısmını bir kısmına üstün kıldık. İçlerinden, Allah'ın konuştukları vardır. Bir kısmının da derecelerini yükseltmiştir. Meryem oğlu İsa'ya ise açık deliller verdik ve onu Ruhu'l-Kudüs (Cebrail) ile destekledik. Eğer Allah dileseydi, bunların arkasından gelen (millet)ler, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra, birbirlerini öldürmezlerdi. Fakat ayrılığa düştüler. Onlardan inananlar da vardı, inkar edenler de. Yine Allah dileseydi, birbirlerini öldürmezlerdi. Lakin Allah dilediğini yapar.

Diyanet İşleri

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

253- İşte bu peygamberlerin kimini kiminden üstün kıldık; onlardan, Allahʹın kendileriyle söyleştiği kimseler vardır ve bir kısmının da derece­lerini yükseltmiştir. Meryem oğlu İsâʹya açık belgeler verdik ve onu Rûhulkuds (Melek Cibril) ile destekledik. Eğer Allah dileseydi bunların ar­kasından gelen (ümmet)ler kendilerine açık belgeler geldikten sonra ar­tık birbirlerini öldürmezlerdi. Ama (her şeye rağmen) ayrılıp sürtüştüler: Kimi imân etti, kimi küfre saptı; fakat Allah dileseydi birbirlerini öldürmez­lerdi. Ne var ki Allah dilediğini işler.

İLGİLİ HADÎSLER

«Hiç bir peygamber yoktur ki ona verilenin benzerine insanlar (daha önce) inanmış olmasın. Bana da verilen, Allahʹın vahyettiğidir (ki bu en büyük mu’cizem Kurʹânʹdır). Kıyâmet gününde bana uyanların daha çok olacağını ummaktayım. » (Buharî - Müslim: Ebû Hüreyre (R. A. )den.)

«Bana beş şey verildi ki, onlar benden önceki hiç bir peygambere verilmemiştir:

1. Bir aylık mesafeden (düşmanlara) korku salmakla yardım gördüm,

2. Yeryüzünün her tarafı benim için namazgâh (namaz kılınan yer) ve temizlik nedeni kılındı. Ümmetimden herhangi bir adam (temiz olmak şartıyla, nerede olursa olsun) namaz vaktine erişirse namazını kılsın,

3. Ganimetler bana helâl kılındı, benden önce kimseye helâl kılınma­dı,

4. Şefaat (makam ve yetkisi) bana verildi,

5. Peygamber(ler) sadece kendi kavimlerine gönderildi; ben ise bü­tün insanlara gönderildim. » (Buharî - Müslim: Câbir bin Abdullah (R. A. )dan)

«Peygamberler üzerine altı şey ile üstün tutuldum:

1. Sözlerin (hüküm ve hikmetleri) toplayıcı ve çok anlamlı olanları bana verildi.

2. (Düşmanın kalbine) korku salmakla yardım gördüm.

3. Ganimetler bana helâl kılındı.

4. Yeryüzünün her yanı bana namazgâh ve temizlik nedeni kılındı.

5. Ben bütün milletlere (ya da insanlara) gönderildim.

6. Peygamberler (peygamberlik) benimle son bulup mühürlendi. » (Müslim: Ebû Hüreyre (R. A. )den.)

«Peygamberler arasında tahyîr yapmayın (filân falândan daha hayır­lıdır demeyin). » (Buharî - Müslim: Ebû Hüreyre (R. A. )den.)

«Peygamberler arasında tafdîl yapmayın (filân falândan daha fazilet­lidir, demeyin)» (Buharî - Müslim: Ebû Hüreyre (R. A. )den.)

«Rabbim katında ben âdem oğullarının en azizi ve en saygıdeğeri­yim. » (Kurtubî: Kendi tefsirinde.)

«Beni Mûsâʹdan daha faziletli tutmayın! » (Buharî.)

«Beni Mûsâʹdan daha hayırlı tutmayın! » (Buharî.)

PEYGAMBERLER ARASINDA DERECE FARKI

«İşte bu peygamberlerin kimini kiminden üstün kıldık. »

Peygamberlerin hepsi de faziletli ve hayırlıdırlar. Hepsi de ayni pı­nardan içmiş, aynı kaynaktan kaynaklanmıştır. Hepsi de günahlardan ko­runmuştur; son derece zekidirler. Allahʹtan aldıkları buyrukları eksiksiz yerine getirirler; tek bir kelime eklemeden olduğu gibi korurlar. Nitekim yukarıdaki hadîslerde Resûlüllâh (A. S. ) bu hususu şüphe götürmeyecek anlamda açıklamıştır.

Bizler müʹmin olarak, bütün peygamberlere inanır, hepsini de sever sayarız. İsimlerini açıklayarak: «Filân peygamber falân peygamberden daha üstündür, ya da daha hayırlıdır» demeyiz. Peygamberler arasından hiçbirini ayırtetmeyiz. «Allah’ın peygamberlerinden hiç birini diğerinden ayırtetmeyin. » (Bakara sûresi: 285.) âyetinde belirtildiği ölçü ve anlamda onlara inanır, şanlarını yüceltiriz.

Ne var ki, peygamberlerin gönderildikleri kavim ve milletlerin nüfus sayısına, sosyal yapısına ve uygarlık ölçüsüne göre ve bir de kendilerine indirilen kitab’a, sahifelere ve kendilerinden önceki kitaplara ve insan­ları uyarma ve irşadlarına göre dereceleri farklıdır. Allah kimini resûl olarak görevlendirmiş ve kendisiyle söyleşmiştir. Kimine kitap indirmiş, ki­mine birkaç sahife vermiştir. Kimini sadece bir kavme, kimini bir millete göndermiştir. Kimini birçok muʹcizelerle desteklemiş, kimini Rûhulkuds ile kuvvetlendirmiş, kimini babasız yaratmıştır. Hz. Muhammed’i de (A. S. ) bü­tün milletlere son peygamber olarak göndermiştir.

Derece farkı, ne de olsa aldığı görevin ağırlığı ve teblîğ ettiği esas ve prensiplerin ölçüsü, seslendiği kavmin çeşitli durumlarına göre basa­maklar biçiminde birbirini izler. Bununla beraber bazı hadîslerde «daha hayırlıdır», «daha üstündür» şeklinde bir ayrım yapmayın diye tenbihte bulunulmuştur. Bunun birçok nedenleri vardır; önce şunu belirtelim ki, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, dinî kültürü gelişmemiş veya aşırı derecede taassuba bağlı kalmış kişiler arasında -ayrı dine bağlı bulunuyorlarsa- gereksiz bir tartışma, sürtüşme, iddialaşmaya meydan vermemek için bu­nu hatırlatma gereksinmesini duymuştur: «Beni Mûsâʹya tafdîl etmeyin (Ondan üstündür, demeyin)» buyurmuştur. Aynı zamanda bu, derin ve köklü olgunluktan gelen tevazuun bir başka anlatımıdır.

Buharî’nin sahih rivâyetle Ebû Hüreyre (R. A. )den şu hadîsi naklet­mesi konuyu daha güzel açıklamaktadır:

«Biri Müslümanlardan, diğeri Yahudîlerden iki adam birbirine sövüp hakarette bulundular. Müslüman olan: «Muhammedʹi (A. S. ) âlemler üze­rine seçip beğenen Allah’a andolsun... » diyor. Yahudi de: «Musâ’yı âlem­ler üzerine seçip beğenen Allah’a hamdolsun, » diyerek karşılık veriyor. Bunun üzerine Müslüman öfkeleniyor ve Yahudinin yüzüne bir tokat vu­ruyor. Yahudi durumu gelip Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize anlatıyor. Efen­dimiz, o müslümanı çağırıp durumu soruyor, o da olayı aynen anlatınca, buyuruyor ki: «Beni Mûsâ üzerine tahyîr etmeyin (ondan daha hayırlıdır, demeyin). Çünkü insanlar kıyâmet gününün dehşetinden yıldırım çarpmış (gibi) o gün bayılıp düşecekler. Ben. de onlarla birlikte yıldırım çarpmış (gibi) olacağım. Ne var ki ilk ayılan ben olacağım, ayıldığımda ne göre­yim, Musâ Arşʹın bir kenarına sıkıca tutunmuş duruyor; artık bilemiyo­rum, Musâ da bayılanların içinde miydi, benden önce mi ayıldı, yoksa bay­gınlık geçirenlerden ayrı tutulanlardan mıydı?.. »

Bu ve benzeri hadîslerle, üstünlüğü, hayırlılığı anlatan hadîsler ara­sında bir uyumsuzluk, çelişki var mıdır? Hakikatte böyle bir çelişki ve uyumsuzluk yoktur ve düşünülemez de. Çünkü âlemlere rahmet olarak gönderilen Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, daha çok şu hususları dikkate alarak böyle bir tavsiyede bulunmuştur:

a) Bu anlamda olan hadîsler, bir ihtimal henüz konuyla ilgili âyet inme­den söylenmiştir. (Şevkanî / Fethulkadir.)

b) Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz peygamberlerin en üstünü olduğunu bildiği halde sırf tevazu göstererek böyle buyurmuştur.

c) Peygamberler arasında, dinlerine ifrat derecede bağlı olup iddialaşan farklı dinlere bağlı kişilerin bir ayrım yapmalarını ve bu yüzden bağ­lı bulunmadığı peygamberi küçük düşürücü anlamda söz sarfetmelerini önlemek amacıyla söylenmiştir. Müslümanlar da böyle bir havaya girmesin­ler diye yumuşatıcı bir anlatım yolu seçilmiştir.

d) Peygamberlik yönünden, gelip geçen bütün peygamberler arasın­da bir fark olmadığını, farkın sadece yüklendiği görevin ağırlığı nisbetin­de bir takım dereceler anlamında olduğunu anlatmak istemiştir. Nitekim Kur’ânʹda bu gerçeğe dokunularak: «(Allahʹın) peygamberlerinden hiç bi­rini (diğerinden) ayırd etmeyiz» buyurulmuştur. (Bakara sûresi âyet: 285.)

e) Allah katında biri diğerinden üstün olabilir, çoğunun dereceleri ol­dukça farklıdır. Ama insanların çoğu bu üstünlüğün iç yüzünü bilmedi­ğinden Peygamber (A. S. ) onların böyle bir ayrıma gitmelerini uygun gör­memiştir. Çünkü Kitap ehlinin kendine göre bir taassubu vardır, ona do­kunulduğu gün sürtüşmeye kapı açar ve düşmanlık havasını estirmeye başlar. Bu da İslâm’ın cihan dini olma özelliği ve niteliğiyle bağdaşmaz.

Bütün bu yorum ve rivâyetlerden, âyeti açıklar anlamda tefsir eden, kanaatımca (b) maddesidir. Nitekim Rahmet Peygamberi (A. S. ) Efendimiz buyuruyor ki:

«Ben âdem oğullarının ulusu ve efendisiyim, ama bununla övünmü­yorum. » (Müslim / Fezail bahsinde)

«Rabbim katında ben âdem oğullarının en azizi ve en saygıdeğeriyim, (ama bununla övünmüyorum). » (Taberânî / Sened-i sahihle)

PEYGAMBERLER ARASINDAKİ

FARKLI DERECELER

Bu konuda 10ʹun üstünde âyet-i kerîme vardır. Onları özetliyecek olursak, konumuzu oluşturan âyet ile Bakara sûresindeki diğer bir âyet buna yetecektir:

1. Muhammed (A. S. ) Efendimiz hakkında:

«Biz seni bütün insanlara gönderdik. » (Sebe’ sûresi âyet: 28)

«Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik. » (Enbiyâ sûresi âyet: 107)

2. Mûsa hakkında (Salât-u selâm ona olsun):

«Onlardan Allah’ın kendileriyle söyleştiği kimseler vardır. »

«Allah, Mûsâʹya seslenip konuştu (ğu gibi sana da vahiy indir­dik). » (Nisâ sûresi âyet: 164)

Âdem Peygamber (A. S. ) hakkında Peygamberimiz (A. S. ) den soruldu:

- Âdem mursel bir peygamber midir?

- Evet, o kendisiyle söyleşilen bir peygamberdir,

Diye cevap vermiştir. (Kurtubî Tefsiri: 3/264 Mısır baskı?)

3. İsâ (A. S. ) hakkında

«(Biz) onu Ruhülkuds (Cibril) ile destekledik. » (Bakara sûresi: 253)

Görüldüğü gibi, sözünü ettiğimiz dört peygamber arasındaki derece farkı Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin risâlet-i umumiye, diğerlerinin ise risâlet-i hususiye ile gönderilmesidir. Âdemʹe birkaç sahife; diğerlerine ise kitap indirilmiştir.

SÜNNETULLAH

(Allah’ın Yeryüzünde Milletler Arasında Denge Sağlayan Kanunu)

«Eğer Allah isteseydi bunların ardından gelen (Ümmet)ler birbirlerini öldürmezlerdi. »

«Fakat Allah dileseydi birbirlerini öldür­mezlerdi. »

Yukarıda mealini yazdığımız Kurʹân’dan iki cümle bize Sünnetullah hakkında bilgi vermektedir. Şüphesiz ki Allah isteseydi bunca âyet ve mu’cizelerden sonra ümmetler arasında bir tartışma, vuruşma ve öldürüşme olmaz, hepsi de uyum içinde barış havasına girerlerdi. Evet, Al­lah’ın kudreti böyle bir hava oluşturmaya elbetteki yeterlidir. Ama niçin dilemedi? Bunca vuruşmalar, öldürüşmeler, düşmanlıklar, kanlı savaşlar meydana geldi. Sekiz defa üstüste Haçlı Seferleri düzenlendi, başta pa­pa olmak üzere Hıristiyan din adamları bunun öncülüğünü yaptı; yüzbinlerce insan kanı döküldü ve sonuç olarak iki tarafa da yarar sağlamadı. Ancak kutuplaşan ayrı din saliklerinin birbirlerini yakından görme imkânı doğdu ve Batı âlemi, İslâm medeniyetinden görebildiği ne varsa, onun mo­delini kopya edip götürdü.

Daha önceleri ise, nice peygamberler öldürüldü. İsâ Peygamber zor canını kurtardı. Bugün hâlâ ümmetler arasındaki boy ölçüşme, kendi di­nini daha haklı ve üstün gösterme gayretleri sürüp gitmektedir. Evet bü­tün bunlar neden?

Sulh ve selâmet dini olan İslâm, bütün peygamberlere inanmayı, onlara son derece saygılı olmayı telkîne özen gösterirken; diğer ümmetler­le tartışmaya, iddialaşmaya gidilmemesini hem emretmiş, hem öğütlemiştir.. Kitap ehliyle barış içinde kalmayı, bazı yönlerden ilgi kurmayı tavsi­yede bulunmuştur. Örneğin, onların kestiği hayvan etini helâl sayması, yemeklerinin de Müslümanlar için helâl olduğunu açıklaması, kendilerin­den kız alınabileceğine cevâz vermesi bu cümledendir.

Hazreti Muhammed (A. S. ) Efendimiz imkânlar ve şartlar elverdiği oranda onlara karşı çok yumuşak davranmış ve her fırsatta rahmet pey­gamberi olduğunu isbat etmiştir. Buna rağmen Haçlılar öldürücü bir güç halinde İslâm âlemi üzerine yürümekte bir sakınca görmemiştir. Sonra Misyon örgütünü kurmuş, daha çok İslâm ülkelerini hedef seçerek sis­temli ve sürekli dinî propagandaya girişmiştir. Yahudilerin gerek Hıristi­yanlara, gerekse Müslümanlara karşı sönmek bilmeyen kinlerini, düşman­lıklarını günümüze kadar hiçbir, evet hiçbir barış suyu söndürememiştir.

İşte Sünnetullahla ilgili meselenin düğüm noktası, ya da neden ve niçinlerin odağı bu! Bütün bu soruları, neden ve niçinleri çözmek ve cevap­landırmak için SÜNNETULLAHʹı çok iyi bilmek gerekir.

SÜNNETULLAH NEDİR?

a) Her olayın bir sebebe dayanması, varlık âleminde illiyet (kozalite) kanununun her zaman aralıksız işler halde bulunduğunu gösterir.

b) Milletlerin ve ümmetlerin dine karşı ilgisiz kalmamaları için yara­tılıştan insan ruhuna, tabiatına yerleştirilen din ve Allah duygusu ve son­ra da bağlı bulunduğu her konuda üstün gelme arzusu, ister istemez onu bir tartışmaya, inkâra, sürtüşmeye ve hatta vuruşmaya götürmekte, ya da itmektedir. İnsan ruhundaki bu aşırılığı ancak peygamberler, velîler, azizler ve büyük âlimler normale çevirebilmiştir.

Evet insan ruhunda, ya da tabiatında bu bağlılık ve ihtiras duygusu olmasaydı dinler üzerinde ne bu kadar araştırma yapılır, ne milyonlarca kitap yazılır, ne de tarihî belgeler toplanırdı. Aksine ise, dinlerin esası unutulur, ya da tamamen silinmeye yüztutar, kuru bir inanç havası gö­nüllerde son çıkış anını beklerdi. Oysa insanlık için çok lüzumlu olan HAK DİN, her zaman araştırma, inceleme isteyen bir konudur. İnananla­rın bile kalbinde ve kafasında bir dizi neden ve niçin gibi birtakım so­rular oluşturur. Dinsiz kalmayı tercih edenler bile kendilerini bu duygu­dan ve doğurduğu sorulardan kurtaramazlar.

İslâm tarihinde Ehl-i Sünnet ile Mu’tezile arasındaki birkaç asırlık tartışma, sürtüşme, iddialaşma geniş bir ilmin doğmasına neden olmuş, yüzlerce Kelâm ve Felsefeyle ilgili eserlerin yazılmasını sağlamış ve hız­landırmıştır. Böylesine bir tartışma ve üstünlük sağlama duygusu olma­saydı, bu konuda İslâm ilim adamları kalem oynatmaz, araştırma yapmaz ve belki âtıl durumda kalırlardı.

Amelî mezhepler arasındaki yarışa çıkma, mezhebe aşırı derecede bağlılık binlerce hukukî ve amelî konularda eser yazılmasına, müctehid imamların dayandıkları delillerin toplanıp değerlendirilmesine ve bir­takım mukayeselere gidilmesine kapı açmış da İslâm Hukukunda akıllara durgunluk verecek ölçüde bir çalışma yapılmıştır.

İnsan tabiatında bağlandığı konuda böylesine üstünlük sağlama duy­gusu ve ihtirası olmasaydı bugün mezhepler unutulmuş olur; onları bize tanıtacak belki kitap bile bulunmazdı.

c) Savaşlar, vuruşmalar, düzenlerin bozulması, ülkelerin yıkılması hem bilimsel araştırmayı hızlandırmış, hem milletleri uyuşukluktan kur­tarmıştır. Birinci ve İkinci Cihan Savaşları bir yandan ülkeleri yıkıp yerle bir ederken ve insan kanını sel gibi akıtırken diğer yandan savaş ate­şinden kurtulup yaşayanlara daha etraflı ve daha derin ve geniş düşün­me imkânı hazırlamıştır. Bugünkü teknik alandaki ilerleme ve başarının bir nedenini de buna bağlayabiliriz.

İşte SÜNNETULLAH’ın bir bakıma anlamı budur! (Sünnetullah’ı bu anlamda açıklarken, kan dökülmesini, savaşların sü­rüp gitmesini arzu ettiğimiz sanılmasın. Milletlerin mantığı budur. Sünnetullah ile uyum halinde olup olmama bu mantığa bağlıdır.)

d) Allah insanlara kendilerini idare edecek, yaratanını bilecek, haya­tın anlamını idrâk edecek ve insanın ruhunun gereksinmesini anlayacak kadar akıl, zekâ, irâde ve yetenek vermiştir. Beşer ihtirasını frenliyecek ve üstün gelme gayretini faydalı alanda kanalize edecek, âhiretin gereğini için için ona duyuracak kitap ve peygamber gönderilmiştir. Ayrıca Allah her canlı tür için ayrı bir hayat kanunu koymuştur. Her tür kendi hak­kındaki kanuna uymakla devamlılığını ve huzur içinde yaşamayı sağla­yabilir. Uymayanlar ilk cezâyı bu kanundan alır.

İşte buna SÜNNETULLAH denir. İnsan kendi hakkındaki kanuna ya uyar, ya da uymaz. Uyması için kendinde yeterince akıl vardır; aklını bu konuda ya kullanır, ya da kullanmaz. Kullanırsa mutlu, kullanmazsa mut­suz olur.

İşte bu da Sünnetullahʹın bir diğer anlamı ve kavramıdır.

Allah varlık âleminden yana kendi sünnetini koyup sergilerken İlâhî müdahalede pek bulunmaz, sebepler zincirini koparmaz. Ancak mucizeler ve kerametler bu ölçünün dışındadır.

Evet, işte, «Ama Allah dileseydi (yani sünnetini kaldırıp İlâhî müda­halesini koysaydı) onlar birbirlerini öldürmezlerdi, » meâlindeki âyetinden anlayabildiklerimizi.

Allah daha iyisini bilir ve Allah dilediğini işler.

PEYGAMBERLİK VEHBÎDİR

(Allah Vergisidir)

Bilindiği gibi Peygamberlik okumakla, çalışıp çabalamakla elde edi­len bir meslek değildir. Allahʹın kulları arasından seçip beğendiği, kendi risâletine lâyık gördüğü kimselere verilen büyük ve o nisbette şerefli bir hizmettir.

Bir uyarı:

Ayrıca âyette, Hıristiyanların sadece İsâ Peygambere bağlılık gösterip diğer bazı peygamberleri kabul etmemekte ya da küçük görmekteki öl­çüsüzlüklerine işâret edilerek bu yüzden çok yanlış bir inanç seçtikleri hatırlatılıyor ve Muhammed (A. S. ) ümmetine de bu nedenle peygamber­ler hakkında ölçüyü kaçırmamaları; İlahî beyan sınırını aşmamaları ten­bîh ediliyor. Bu nedenle de İsâ Peygamberden söz edilirken «Meryem oğlu İsâ» deniliyor, bununla onun da insan olduğu ve analar tarafından doğurulduğu belirtiliyor. Diğer peygamberler gibi kendisine peygamberlik verilmiş ve Rûhulkuds ile desteklenmiştir.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıda geçen âyetlerle, Kitap ehli olan İsrâiloğulları’nın Musâ Pey­gamberden sonra, kendilerine verilen bunca nimetler ve sayısız belgele­re rağmen nasıl yozduklarından, maddenin peşine takılarak dünya haya­tını âhiret hayatından üstün tuttuklarından söz edildi; bu yüzden yurtla­rından çıkarıldıklarına, hürriyetlerini kaybettiklerine dikkatler çekildi. Dü­zen ve dengesini kaybeden bir milletin, bünyesinde yeralan birkaç neslin ıstırap içinde kıvrana kıvrana yok olduğu, yerlerine yeni bir kuşağın geç­tiği, ölen bir milletin böylece tekrar dirildiği gerçeği hatırlatıldı.

Sonra onları dengeli, düzenli ve şerefli bir hayata eriştirmeye çalı­şan peygamberlerden bahsedildi; her peygamberin, karşısına alıp uyar­mak istediği kabile ve milletin sosyal, ekonomik ve kültürel yapılarına ve dertlerine, gereksinmelerine göre bir hizmet yüklendiğine işâret edildi ve bu nedenle hangi peygamberin derece bakımından üstün olduğuna da­ha çok hizmetin niteliği kıstas gösterildi.

Aşağıdaki âyetle, inanmış bir milletin bünyesindeki birleştirici ve bü­tünleyici bağlardan biri olan Allah yolunda malî fedakârlıkta bulunup har­camaya geçiliyor. Sosyal adâletin ayakta durmasını sağlayan nedenler­den birine parmak basılarak âhirette de bu tür davranışların açacağı saa­det kapıları hatırlatılıyor. İnsanlıktan yana böylesine yararlı sosyal daya­nışmadan ancak inkâr ve haksızlık içinde bir ömür tüketen sapıkların zevk duymayacağına işâret edilerek bu konuda bilgisiz ve ilgisiz kalan­ların hem kendilerine, hem milletlerine yazık ettikleri vurgulanıyor.