MEÂLİ:
23- Ey imân edenler! Babalarınızı ve kardeşlerinizi, eğer küfrü imândan üstün tutup seviyorlarsa, (gönülden) dost edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, kendilerine çok yazık etmiş olurlar.
24- De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, bağlı bulunduğunuz oymak ve kabile; kazandığınız mallar, sürümsüzlüğünden korktuğunuz ticaret ve hoşlandığınız konaklar size Allah ve Peygamberinden ve Allah yolunda cihâdtan daha sevgili ve sevimli ise, Allahʹın emri gelinceye kadar bekleyin!. Allah fâsık (İlâhî sınırları aşan) bir topluluğu doğru yola eriştirmez.
25- And olsun ki, Allah size birçok yörelerde ve yerlerde; Huneyn gününde yardım etmiştir. Öyleki (o gün) çokluğunuz sizi böbürlendirmişti de size hiç de yararlı olmamış, doygun kılmamıştı. Yeryüzü ise genişliğine rağmen size dar gelmişti ve sonra da arka çevirip geri dönmüştünüz.
26- Sonra Allah, Peygamberi ve mü’minler üzerine sükûnet, emniyet ve gönül yatışkanlığı indirmişti; derken görmediğiniz askerleri de indirmişti ve inkâr edenleri azâba uğratmıştı. İşte bu, kâfirlerin cezâsıdır.
27- Bundan sonra da Allah dilediğine tevbe idrâkini verip dilediğinin tevbesini kabul eder. Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.
İNİŞ SEBEBİ
Yukarıda geçen âyetlerin iniş sebebi hakkındaki rivâyetlerden farklı birtakım tesbitler yapılmıştır:
a) Tabiîn’dan Mücahidʹe göre, bu âyetler bir önceki âyete mana yönünden bağlıdır. Abbas ile Talhaʹnın hicretten kaçınmaları sebebiyle inmiştir. (Lübabu’t-te’vîl)
b) İbn Abbas’a (R. A. ) göre, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, mü’minlere Medineʹye hicret emrini verince, bir kısmının hısım ve yakınları onların ellerine ve eteklerine yapışarak kendilerini terketmemeleri için yalvarıp durdular. Hısımlarına karşı kalbleri yufka olanlar, onların bu yalvarışlarına dayanamıyarak hicretten vazgeçtiler. O sebeple olayı hatırlatır mahiyette yukarıdaki âyetler indi. (Esbâb-ı nüzûl/Nisaburî - Tefsîr-i Kurtubî)
c) Mukatilʹe göre, İslâm’a girdikten sonra henüz imânın tadını alamayan 9 kadar münafık tekrar putperestliğe dönerek Mekkeʹye kendi yakınlarını özlediklerini söz konusu edip geri dönmek istediler. O sebeple yukarıdaki âyetler indi; aynı zamanda o gibi kimselerle dostluk ve yakın ilişkilerin kesilmesi emredildi. Çünkü mü’minin hısımları ne kadar yakınları bile olsa, onlarla dostluk kurmanın bazı sakıncaları olabilirdi; en azından İslâmî sırların duyulması ve düşmana yeterince bilgi aktarılması imkân dahiline girmiş olurdu. Bu da İslâm devletinin aleyhine bazı üzücü sonuçlar doğurabilirdi.
d) Diğer bir tesbit: Geçen âyetlerle Cenâb-ı Hak, müşriklerden ilgi kesilmesini emredince, ashabdan bir kısmı, küfür üzere kalan baba, kardeş ve yakınlarımızdan nasıl ilgimizi keselim ki aramızda kopmaz bağlar mevcuttur, diyerek bir çözüm veya ruhsat yolu aradılar. O sebeple yukarıdaki âyetler indirildi. (Lübabu’t-te’vîl)
e) İmân edip İslâmiyeti din seçtikleri halde hısımlarını, mallarını ve ticaretlerini terketmek istemeyip Mekke’de kalmak veya ayrılmışsa ara- sıra sıla-i rahimde bulunmak arzusunda olanlar vardı. İlgili âyetler onlar hakkında inmiştir.
f) Ebû Bekir Cessasʹa göre, bu âyetler müʹminlerle münafıkları birbirinden ayırt etmek için İlâhî kıstas olarak indirilmiştir. Sahîh olan da budur. Ancak yukarıdaki tesbitlerde de az-çok hakikat payı vardır.
İLGİLİ HADÎSLER
Sahîh tesbitlere göre, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bir gün Hz. Ömerʹin (R. A. ) elinden tutmuştu. Ömer (R. A. ) Resûlüllah’a (A. S. ) bağlılığını şöyle ifadeye çalıştı:
- Vallahi ya Resûlellah! Sen, nefsim (kendim) dışında bana her şeyden daha sevgilisin.
Bunun üzerine Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ona:
- Sizden birinize ben, nefsinden de sevgili olmadıkça (cidden) imân etmiş olmaz! buyurunca Ömer (R. A. ):
- Vallahi şu anda siz bana kendi nefsimden de daha sevgilisiniz, diyerek duyduğu sıcak ve ölçüsüz sevgisini dile getirdi. (Müsned-İ Ahmed - Sahîh-i Buharî)
«Canımı kudret elinde tutan zata yemin ederim ki, sizden birinize ben babasından, çocuğundan ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça (gerçek anlamda o) imân etmiş sayılmaz. » (Sahîh-i Buhârî/iman: 8- Müslim/imân: 69, 70)
«Siz ıynet ile alım-satımda bulunduğunuz, öküzlerin kuyruklarına yapışıp ziraatle (çiftçilikle) yetindiğiniz ve (böylece) cihadı (Allah yolunda savaşı) terkettiğiniz zaman, Allah size bir horlanma ve aşağılanma musallat eder de dininizin (aslına ve mayasına) dönmenize kadar onu sizden çekip almaz. » (Müsned-i Ahmed: 2, 84- Ebû Davud/büyû’: 54. IYNE: Muhtaç bir adamın, bir kimseye gelerek bin lira ödünç istemesi ve fakat mukrizin ona: «Sana ödünç veremem, ama arzu edersen pazarda kıymeti 1000 lira olan şu elbiseyi alıp sana 1200 liraya satarım da onu sen tekrar götürüp 1000 liraya satıp ihtiyacını karşılarsın. » demesi şeklinde bir muameledir ki, İslâm bunu takbîh etmiştir.)
«Arkadaşların hayırlısı dörttür; bir yere gönderilen müfrezenin de hayırlısı yine dörttür. Askerlerin hayırlısı dörtbindir. Oniki bin kişi ise, azlıktan dolayı aslâ mağlup olmaz. » (Müsned-i Ahmed - Ebû Davud/cihad: 82- İbn Mâce/cihad: 25- Dâremî / siyer: 4)
ALLAH VE PEYGAMBERİNİN HISIMLARDAN HER ZAMAN ÜSTÜN TUTULMASI GEREKİR
«Ey imân edenler! Babalarınızı ve kardeşlerinizi, eğer küfrü imândan üstün tutup seviyorlarsa, dost edinmeyin.... »
Ana-baba, kardeş ve çocuk, İlâhî sünnet gereği neslin devamını sağlamaya yönelik bir hısımlık bağıdır ve bütün hak dinlerce bu bağın koparılmaması emredilmiştir. Ancak bunun ölçüsü ve derecesi nedir? Kayıtsız şartsız o bağı sapasağlam tutup korumak mı gerekiyor, yoksa bazı şartlarla sınırlı mıdır? Önce şunu belirtelim ki, ana-babamız dünyaya gelmemize vasıta kılınmışlardır. Ama bizi yokluk karanlığından varlık alanına çıkaran ve ebedî bir hayata aday kılan; sonra da maddî ve manevî ihtiyaçlarımızı belli kanunlara bağlayıp veren Allah’tır. O halde Allah ve Peygamberinin hatırı, ana-babanın ve diğer yakınların hatırlarının çok üstündedir.
Hak dini insandan yana indiren, onu insan ruhuna aşılayan ve böylece imân ve irfan ile süsleyen Allah, bununla insana en büyük lütuf ve ihsanda bulunmuş, en büyük nîmetini kusursuz vermiştir. O bakımdan bu nîmet, diğer bütün nimetlerin üstünde bir anlam taşır. Diğer nimetlerin çoğu fani hayatımıza; din ve imân nîmeti ise, hem fanî, hem ebedî hayatımıza hitap etmektedir. Bunlar arasında bir tercîh yapmamız gerektiğinde, elbette Allah ve Peygamberini seçmemiz aklın ve sağduyunun yoludur.
Ana-baba, kardeş ve evlât küfrü imâna, putu Allah’a tercîh edip inkâr karanlığında kalmakta ısrar ederlerse, onlarla olan yakın ilgimizi, gönül dostluğumuzu koparmamız gerekir; sadece hısmımız olmalarını dikkate alarak zâhiri bir ilgi kurmamız kâfi gelir. Zira İslâmʹın varlığı, şeref ve itibarı onların varlığından çok daha önemli ve lüzumludur. Allah ve Peygamberinin rızası, onların rızasının çok üstündedir. İşte yukarıdaki ilgili âyetle bu gerçek açıklanarak mü’minlere en doğru yol gösterilmektedir.
Nitekim Bedir savaşında ashab-ı kirâmdan Ebû Ubeyde b. Cerrah (R. A. ) küfür içinde kalan ve küfrü İslâmʹa tercîh eden babası Cerrah ile meydanda karşılaştı. Babası durmadan putları övüyor, Allahʹa ve Peygamberine yakışıksız sözler sarfediyordu. Ebû Ubeyde onunla vuruşmaktan ne kadar sakındıysa olmadı, kader hep onları karşılaştırdı, derken Ebû Ubeyde’nin gayret-i diniyye ve imâniyyesi, Allah ve Peygamberine olan sınırsız sevgi ve bağlılığı ruhunu kamçıladı ve babasına karşı kılıcını kullanma ihtiyacını duydu. Babası cansız bir halde yere düşerken, Ebû Ubeyde yaptığından pişmanlık duymayarak huzur ve gönül rahatlığı içinde Resûlüllahʹa (A. S. ) dönüyordu. (Tefsîr-i İbn Kesîr: 2/342-Mısır?) Onun bu asilâne davranışını Allah kutlarken yukarıdaki âyet de onun bu fiilini tasvîp eder anlamda indirilmiştir.
ZAFERİ SAĞLAYAN ALLAHʹTIR
«And olsun ki, Allah size birçok yörelerde ve yerlerde; Huneyn gününde yardım etmiştir... »
Âyette misal olarak verilen Huneyn savaşına, mü’minlerden, kesin bir rakam olmamakla beraber 12. 000 kişiye yakın bir kuvvetle gidildiği rivayet edilir. İslâm ordusu imkânlar nisbetinde teçhîz edilmiş ve görenleri hayran bırakacak düzen ve disiplin içinde yola çıkılmıştı. Bu göz doldurucu manzaranın tesiri altında kalan bazı kimseler kuvvetlerinin çokluğuyla böbürlenip Allah’ın sonsuz kuvvet ve kudretini bir ân unutarak gaflette bulundular. Kâfirlerin bu tür böbürlenme ve gafletleri normal karşılanır, ama Allah’a ve Âhiret gününe dosdoğru imân edenlerin ise, affedilir cinsten değildir. O bakımdan Müslümanlar o böbürlenme ve az bir gafletin faturasını pek pahalıya ödediler.
Savaşın stratejik durumu ve gelişmesiyle sonucu:
Bugün Huneyn vadisinin nerede olduğu kesinlikle bilinmemektedir. Ancak araştırıcıların yakın tesbitine göre, Evtas dağı yakınında olduğu tahmin edilmektedir. Elde edilen ganimetin Cirrane’de bırakıldığı dikkate alınınca Huneyn’in buraya yakın olduğu sanılıyor. Cirrane ise, Mekkeʹden on mil uzakta, kuzey doğusunda bir yerin adıdır. Bugün hâlâ bu yer vardır ve bilinmektedir.
Mekke fethedilip putlar kırıldıktan sonra Mekke’nin güney doğusundaki dağ kesiminde yaşamakta olan iki güçlü kabile bulunuyordu, Havâzin ile Sakîf.. Onlar aynı şeyin yakında kendi başlarına geleceğini düşünerek savaş hazırlığına giriştiler. Her iki kabileyi de, aralarında hayli üne sahip olan Avf oğlu Mâlik organize ediyordu. Okçularını iyice hazırlayıp İslâm ordusunun geçeceği dere kenarında pusuya yerleştirdi.
Peygamber (A. S. ) Efendimiz, onbini Mekkeʹyi fetheden mücahitlerden, iki binini de Kureyşʹten İslâm’a yeni girenlerden olmak üzere yaklaşık 12. 000 kişilik bir orduyla hareket etti. Arapların kendi aralarında bir eşini görmediği bu orduya dikkatle bakanların bir kısmı, onun çokluğuyla övünüyor, diğer bir kısmı da böbürleniyordu. Ordu gece hep yürüdü ve Huneyn vâdisinin ağzında fecrin doğmasını bekledi. Peygamber (A. S. ) beyaz bir ester üzerinde ordunun gerisinde bulunuyordu. Vâdiye girdikleri zaman Mâlik oğlu Avf, vâdinin iki yakasına yerleştirdiği okçularına işâret verdi. Beklenmedik bir anda, ordunun çokluğuyla böbürlenmenin birʹ cezası olarak binlerce ok yağmaya başladı. Bir anda İslâm mücahitleri şaşkınlık gösterdiler, derken çoğu geri çekilmek zorunda kaldı. Peygamber (A. S. ) Efendimiz bulunduğu yerden ayrılmadı, bir ara düşmana doğru esterini sürdü, ileriye varmak istediyse de Ebû Süfyân ona engel oldu.
İşte bu netameli dakikalarda Peygamber (A. S. ) Efendimiz’in amcası Hz. Abbas (R. A. ) aldığı talimat üzerine o gür sesiyle şöyle dedi: «Ey Peygamberi yurtlarına kabul edip barındıran Ansar!. Ey Hudeybiyeʹde ağaç altında and içerek Peygamber’e biat edenler!. Neredesiniz? Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz işte burada dimdik ayakta duruyor. Geliniz, toplanınız, birleşiniz!. » (Mefatihü’l-gayb - İbn Kesîr - Lübabu’t-te’vîl - İbn Cerîr)
Bu yankı yapan gür ve tok sesi duyanlar kendilerini toparlamaya başladılar-, derken büyük bir uğultu ve hemen sonra Allahu Ekber sesleri dalga dalga yükselmeye başladı. İslâm mücahitleri şaşkınlığı atıp mukabil harekete geçtiler. Cenâb-ı Hak’ın onlara verdiği bu cezadan sonra, gafletlerinden dolayı kalblerini az da olsa islendiren günahlarını anladılar ve Allahʹa yönelip tevbe ve istiğfarda bulundular. Allah da onların tevbesini kabul edip yardım kapılarını açtı. Çok geçmeden düşman safları bozuldu ve Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz yerden bir avuç toprak alarak düşman ordusuna doğru serpti ve şöyle dedi: «Allah düşmanlarının yüzleri kara ve çirkin olsun! »
Böylece savaşın kaderi değişti, düşman fazla dayanamıyarak geri çekilmeye başladı, derken İslâm mücahitlerinin Allahu Ekber sesleriyle birlikte cansiperane savaşması ve ileri atılması düşman ordusunda panik doğurdu; çok geçmeden karargâh kurdukları yerde binlerce deve, at, koyun, gümüş ve esir bırakarak kaçtılar.
Kur’ân-ı Kerîm Huneyn savaşında bu iki safhadan ve Allah’ın yardımından sözederek İlâhî lûtufların nasıl peşpeşe indiğini hatırlatıyor. (Geniş bilgi için bak: İbn Hişâm - İbn İshak - Siyer-i İbn Kesîr.)
Hz. Peygamber (A. S. ), sık sık ifâde ettiğimiz gibi, eşsiz bir kumandandı da. Kesin sonuç elde ettikten sonra asıl bu iki büyük kabileyi savaşa iten Mâlik b. Avfʹın tehlikeli bir İslâm düşmanı olduğunu düşünerek her şeyden önce o yılanın başını ezmenin gerektiğine karar verdi. Ne var ki, Mâlik kendisiyle birlikte hezimete uğrayıp kaçanları yanına alarak Taifʹe sığınmıştı. Durumu tesbit eden Hz. Peygamber (A. S. ) İslâm mücahitlerini Taifʹi kuşatmaya sevketti.
SAVAŞIN MUTLU SONUCU
Buharîʹnin Misver b. Mahreme’den yaptığı rivâyette ise, bu savaş özetle şöyle anlatılıyor: «Havâzin kabilesinin söz sahibi olan bazı önemli kişileri Müslümanlığı kabul ederek Peygamber (A. S. ) Efendimiz’e geldiler. Mallarının ve esirlerinin geri verilmesini istediler. Peygamber (A. S. ) onlara: «Benim yanımda sözün en sevimlisi, en doğru olanıdır. O halde siz şu ikisinden birini seçin: Ya esirlerinizi, ya da mallarınızı.. Ben, (sizin İslâmʹa girip geleceğinizi bekleyerek) esir ve ganimetlerin taksimatını geciktirdim, (ama gelmediniz). »
Cidden Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, Taif’ten Cirrâne’ye, yani ganimetin depolandığı yere dönüp geldikten sonra 10 gece veya daha fazla Havâzin heyetinin gelmesini beklemişti.
Onlara göre, Hz. Peygamberʹin kendilerine iki husustan birini geri vereceği belli olunca, düşüncelerini şöyle belirttiler: «Biz esirlerimizin geri verilmesini tercîh ediyoruz. » Bunun üzerine Peygamber (A. S. ), Müslümanlara yönelip aralarında ayakta durarak Allah’a lâyık olduğu şekilde senâda bulundu, sonra da söze şöyle başladı: «Ashabım! Şu Havâzin sözcüleri olan kardeşleriniz kusurlarından pişmanlık duyarak bize geldiler. Ben de (bana ve Abdulmuttalip oğullarına düşen) esirleri kendilerine geri vermemi uygun buldum. Sizden kim esirleri bu şekilde (karşılıksız) verip kardeşlerinizin kalblerini hoş etmeyi isterse, öyle yapsın! Kim de kendi payını elinde tutmak, (karşılıksız vermek istemezse), bu karşılığı Allah’ın bize ihsan edeceği ilk ganimet malından veririz. Artık arzu eden yapacağını yapsın! »
Ashab-ı Kirâm hep bir ağızdan: «Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in hatırı için Havâzin sözcülerine esirleri vermekle kendimizi müsterih ederiz», dediler. Bunun üzerine Resûlüllâh (A. S. ) şöyle buyurdu: «Şu anda sizden elindeki esirleri vermek isteyenle istemiyeni ayırt edemiyoruz. Haydi gidin de bize, sizin muvafakatinizi iş bilir vekilleriniz gelip haber versin! » Onlar da bir tarafa çekilip görüştüler ve iş bilir vekilleri gelip kabilelerinin esirleri iadeden memnun kalacaklarını ve bu hususta Hz. Peygamber’e (A. S. ) gereken yetkiyi verdiklerini bildirdiler. (Buharî - Müslim)
GÖRÜLMEYEN ASKERLER
«Derken görmediğiniz askerleri de indirmişti ve inkâr edenleri azâba uğratmıştı. »
Bedir savaşında olduğu gibi, Allah mü’minlerin cesaret, imân ve morallerini artırmak, kâfirlerin cesaretini kırıp içlerine korku salmak üzere binlerce melek göndermişti. Kur’ân’da bu olay yukarıdaki âyetlerle haber verilmektedir. İndirilen meleklerin beşbin veya sekizbin, ya da onaltı bin arasında olduğu söylenir.
Sonuç:
Ortada hakla bâtılın, imânla küfrün amansız bir mücadelesi söz konusudur. Sağlam cevizle çürük cevizin birbirinden ayırt edileceği bir ortam mevcuttur. O bakımdan hısımlarını, kazançlarını, aile yurtlarını, Allah’tan ve Peygamberinden daha çok sevenlere, kişisel menfaatlerini Allah yolunda cihada tercîh edenlere gelince, Allah’ın ezelî plân ve proğramı gereği başlarına gelecek belâ ve fitneyi beklemeleri gerekmektedir. Müslüman bir topluluğun var olması, Allah ve Peygamber sevgisini bütün sevgilerin üstünde tutmalarıyla ve Allah yolunda savaşı her türlü şahsî meselelerine tercîh etmeleriyle devamlılık gösterebilir. Ashab-ı Kirâmʹın çoğu sağlam bir imân temeli üzerinde gelişip Allah, din ve peygamber sevgisinin üstünde başka bir sevgi tanımıyorlardı. Aralarına sızan, zâhiren müslüman görünüp içinde şirk ve inkâr murdarlığını taşıyanlar ise, böyle bir denemede renklerini belli ediyorlar ve gerçek mü’minlerden hemen seçiliyorlardı. Önemli olan, mü’minlerin çoğunluğu oluşturup yaratıldıkları amaç ve hikmete yönelmeleridir.
İNSANI SÜRÜKLEYEN SEVGİLER
«De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, bağlı bulunduğunuz kabile ve oymak, kazandığınız mallar, sürümsüzlüğünden korktuğunuz ticaret ve hoşlandığınız konaklar size Allah ve Peygamberinden ve Allah yolunda cihattan daha sevgili ve sevimli ise, Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyin!. »
Kur’ân ilgili âyetlerle insan kalbini kendine doğru çeken dünya hayatının birtakım aldatıcı zevklerini ve nesnelerini sıralıyor. Böylece hayat için bir bakıma lüzumlu olan bu nesnelerle insan ilgisinin ne nisbette tutulmasına işârette bulunarak asıl kalıcı olan zevk ve değerlere dikkatleri çekiyor.
Bu zevk ve nesneleri sekiz madde halinde özetliyebiliriz:
1- Evlât sevgisi,
2- Ana-baba sevgisi,
3- Eş sevgisi,
4- Kabile ve aile sevgisi,
5- Kardeş sevgisi,
6- Kazanılan mal ve servet sevgisi,
7- Ticaret sevgisi,
8- Hoşlanılan ev-konak sevgisi, makam ve şöhret câzibesi..
İnsanı birçok kutsal değerlerden, yüce amaçlardan, kalıcı hayırlardan alıkoyan sekiz sevgi.. Bunlara karşı aşırı bir hayranlık duyup ölçüyü kaçırmak, imân ve İslâm aşkını köreltir; Allah yolunda hizmette bulunma şeref ve faziletinden uzaklaştırır. Aynı zamanda aşırı gidildiği taktirde ibâdet zevkini dumura uğratıp insana asıl amaca yönelmeyi unutturur. Böylece dünya hayatının bu gibi süs ve zevkleri birer vasıta olmaktan çıkar, gaye olma düzeyine gelir. Dönüş yapılmadığı takdirde, her geçen gün bu vasıtalar insanın benliğini istilâ ederek hayatın sadece maddî refah ve zevkten ibaret olduğu düşüncesini kökleştirir.
Kur’ân ilgili âyetle böylesine çarpık bir tutum ve düşüncenin biri dünyada, diğeri âhirette olmak üzere iki ayrı azâba neden olacağını haber veriyor, sonra da gereken uyarıları yaparak münafıklarla kalblerinde şüphe ve imansızlık hastalığı bulunanların durumunu ve sonuçlarını ibretli bir misal olarak gözler önüne seriyor.
Dünyadaki azâbı, başka milletlerin kültür istilâsına uğrayıp yabancılara yem olmaktır. Âhiretteki azâbının ölçüsünü ise, Allah bilir. Ancak tevbe edip dönüş yapanlar bu genellemenin dışındadırlar. Çünkü Allah tevbeleri çokça kabul edendir. Aynı zamanda O, dinî sınırları aşıp her şeyi mubah sayanları doğru yola eriştirmez.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle Allah ve Peygamber sevgisinin bütün sevgiler üzerinde tutulmasının gereğine dokunuldu. Bunu yerine getirmeyenlerin sonucuna katlanmalarına hazırlanmaları hatırlatıldı. Sonra da kendilerini imân doğrultusunda Allah ve Resûlüllâh sevgisine mazhar kılınma düzeyine getiren mü’minlere savaşlarda Allahʹın meleklerle yardım ettiği belirtildi.
Aşağıdaki âyetlerle kutsal topraklarda artık müşriklerin istedikleri gibi hareket edemiyecekleri ve gelecek olan hac mevsiminde Mescid-i Haramʹa yaklaşamıyacakları ilân ediliyor. Sonra da kitap ehlinin yıllardır aşırı gitmelerine bir son verileceği ve onların da İslâmʹın hâkimiyeti altına alınıp kendilerinden cizye (vergisi) alınacağı bildiriliyor. Böylece İslâmʹın mutlak adâlet ölçüleri içinde, azıp sapıtanları ıslâh edeceğine, hiç değilse tesirsiz hale getireceğine işârette bulunuluyor.