Zümer Suresi 22-28. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

اَفَمَنْ شَرَحَ اللّٰهُ صَدْرَهُ لِلْاِسْلَامِ فَهُوَ عَلٰى نُورٍ مِنْ رَبِّهِ فَوَيْلٌ لِلْقَاسِيَةِ قُلُوبُهُمْ مِنْ ذِكْرِ اللّٰهِ اُو۬لٰٓئِكَ فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ اَللّٰهُ نَزَّلَ اَحْسَنَ الْحَدِيثِ كِتَابًا مُتَشَابِهًا مَثَانِيَ تَقْشَعِرُّ مِنْهُ جُلُودُ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ ثُمَّ تَلِينُ جُلُودُهُمْ وَقُلُوبُهُمْ اِلٰى ذِكْرِ اللّٰهِ ذٰلِكَ هُدَى اللّٰهِ يَهْدِي بِهِ مَنْ يَشَاءُ وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ اَفَمَنْ يَتَّقِي بِوَجْهِهِ سُوءَ الْعَذَابِ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَقِيلَ لِلظَّالِمِينَ ذُوقُوا مَا كُنْتُمْ تَكْسِبُونَ كَذَّبَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَاَتٰيهُمُ الْعَذَابُ مِنْ حَيْثُ لَا يَشْعُرُونَ فَاَذَاقَهُمُ اللّٰهُ الْخِزْيَ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَلَعَذَابُ الْاٰخِرَةِ اَكْبَرُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ وَلَقَدْ ضَرَبْنَا لِلنَّاسِ فِي هٰذَا الْقُرْاٰنِ مِنْ كُلِّ مَثَلٍ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ قُرْاٰنًا عَرَبِيًّا غَيْرَ ذِي عِوَجٍ لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ

25.

Allah'ın, göğsünü İslam'a açtığı, böylece Rabbinden bir nur üzere bulunan kimse, kalbi imana kapalı kimse gibi midir? Allah'ın zikrine karşı kalpleri katı olanların vay haline! İşte onlar açık bir sapıklık içindedirler.

Diyanet İşleri

23.

Allah, sözün en güzelini; ayetleri, (güzellikte) birbirine benzeyen ve (hükümleri, öğütleri, kıssaları) tekrarlanan bir kitap olarak indirmiştir. Rablerinden korkanların derileri (vücutları) ondan dolayı gerginleşir. Sonra derileri de (vücutları da) kalpleri de Allah'ın zikrine karşı yumuşar. İşte bu Kur'an Allah'ın hidayet rehberidir. Onunla dilediğini doğru yola iletir. Allah, kimi saptırırsa artık onun için hiçbir yol gösterici yoktur.

24.

Kıyamet günü kötü azaba karşı yüzüyle korunan kimse, (o gün) azaptan emin olan kimse gibi midir? Zalimlere, "Kazandıklarınızı tadın" denir.

25.

Onlardan öncekiler de yalanladılar ve azap kendilerine farkına varamadıkları bir yerden geldi.

26.

Böylece Allah dünya hayatında onlara zilleti tattırdı. Elbette ki ahiret azabı daha büyüktür. Keşke bilselerdi!

27.

Andolsun, öğüt alsınlar diye biz bu Kur'an'da insanlar için her türlü misali verdik.

28.

Biz onu, Allah'a karşı gelmekten sakınsınlar diye hiçbir eğriliği bulunmayan Arapça bir Kur'an olarak indirdik.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

22- Allah, kimin göğsünü İslâmʹa açmışsa, elbette ki o, Rabbından bir nur (aydınlık) üzeredir, değil mi? Bunun için Allahʹı anmaktan yana kalp­leri katılaşanların vay hâline! İşte onlar açık bir sapıklık içindedirler.

23- Allah, sözün en güzelini indirmiştir, birbirine benzer uyumlu ahenkli ikişer ikişer (tekrar ede ede) bir kitap ki, Rabbından saygı ile kor­kanların ondan derileri ürperir; sonra da hem derileri, hem de kalpleri Al­lahʹın zikrine yumuşar. Bu, Allahʹın doğru yolu gösteren rehberidir; dilediği­ni onunla doğru yola iletir. Allah kimi sapıklık içinde bırakırsa, onun için doğru yolu gösteren ve onu doğru yola ileten yoktur.

24- Artık Kıyâmet günü yüzünü o kötü azâptan korumaya çalışan kimse mi (bir yardımcı bulur)? Zâlimlere: «Kazandıklarınızı tadın» denilir.

25- Onlardan öncekiler de (Hakkʹı) yalanladılar. Bu yüzden fark ede­medikleri yandan azâp kendilerine geliverdi.

26- Böylece Allah, onlara dünya hayatında rezillik ve rüsvaylığı tat­tırdı; şüphesiz Âhiret azâbı daha büyüktür. Keşke bunu bir bilselerdi!

27- And olsun ki, biz bu Kurʹân’da her misali getirdik; ola ki düşü­nürler de öğüt alırlar.

28- Bir Kurʹân ki içinde eğrilik olmayan, pürüzsüz bir Arapça ile (in­dirilmişidir. Ola ki, Allahʹtan sakınırlar.

İLGİLİ HADÎS

İbn Mesʹûd (R. A. ) diyor ki:

- Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz EFEMEN ŞEREHALLAHU SADREHU LİʹL-İSLÂMİ.. âyetini okuyunca, kendisine, «göğsün açılıp genişlemesi na­sıl oluyor? » diye sorduk. Buyurdu ki: «Nur kalbe girince, kalp (mânen) açı­lıp genişler. » «Bunun alâmeti nedir? » diye sorduğumuzda ise, şöyle cevap verdi: «Ebediyet yurduna yönelmek, aldatıcı yurttan uzaklaşmak; ölüm gel­meden önce ona hazırlanmaktır. » (Beğavî, Sa’lebe’nin işhadiyle rivâyet etmiştir - Tefsîr-İ Kurtubî: 15/247)

GÖĞSÜ İSLÂMʹA AÇILANLAR

«Allah kimin göğsünü İs­lâm’a açmışsa, elbette ki o, Rabbından bir nur (aydınlık) üzeredir, değil mi? »

Kur’ân-ı Kerîm, İlâhî uslûbuyla Hakkʹa giden doğru yol ile bâtılın uçu­rumuna uzanan eğri yolların bazı özelliklerini ve vasıflarını belirttikten sonra, doğru yolu seçebilmenin hidâyet nuru; kötü yolu seçmenin ise kalp ka­tılığı doğrultusunda gerçekleşebileceğini açıklamaktadır.

Kişi gönül toprağını çoraklıktan kurtarırsa, hidâyet güneşi orayı aydın­latıp geliştirir. Çoraklık devam ettiği sürece, sözü edilen güneşin ona ya­rarı olmaz. Allah’ın hidâyet, yani doğru yola eriştirme anlamında olan rah­met güneşi her tarafı aydınlatmakta kusursuzdur. Ancak kalbini ve kafa­sını inkâr ve azgınlığın isiyle karartanlar bu güneşten nasibini alamazlar.

İlgili âyetle zarif bir mukayese yapılarak sözü edilen hikmete işâret edilmektedir.

KUR’ÂN’IN BİR DİĞER ÖZELLİĞİ

«Allah sözün en güzelini indirmiştir» meâlindeki âyetle, Kur’ân’ın hem kelime dizisine, hem bu kelimelerin delâlet ettiği mânaya dikkatler çekili­yor.

Kur’ân-ı Kerîm kelime konumu ve dizisi itibariyle fesahat ve belâğatin; edebî uslûb da benzer kabul etmez mükemmelliğin doruğuna yükselmiş bir kudret arzetmektedir. Ne tam nesir (manzum olmayan söz), ne de na­zım (vezinli kafiyeli söz)dür. Bu ikisi arasında eşsiz bir anlatım tarzıdır. O bakımdan insan sözünden kesinlikle ayrılır. Her âyet ve cümlesi bulunduğu yerde, bütün parlaklığıyla «ben Allah sözüyüm» demekte ve sadece o hü­viyeti taşımaktadır.

Manâsına gelince: Bugüne kadar yazılan kitaplardan yine kesinlikle ayrılır; her yönüyle başkalık arzeder. Çok yönlü konular ve hükümler taşır; fakat aralarında bir kopukluk, uyumsuzluk, zıdlık tesbit etmek mümkün değildir. Hukukun her bölümünün ana kural ve hükümlerine yer verir. Bu­nunla diğer hukukî sistemlerden ayrılır ve kendi orijinalitesi düzeyinde baş­lı başına müstesnâ bir sistem oluşturur. İlmin birçok dallarında ana fikir­ler, temel bilgiler getirir. En küçük bir yanlışlık ve şüpheye mahal bırakmaz.

Kur’ân bu özelliğiyle de çağın ve ilmin önünde yürür. Allah’ın varlığı­nı, kudretinin yüceliğini, âhiret kavramını en yüksek manada zarif bir tül gibi kusursuz ölçü ve anlamda işleyerek kalpleri ve kafaları yönlendirir. Bo­zan ilme, bazan akla, bazan sağ duyuya seslenir ve malzeme verir; ışık tu­tar, hareket noktasını belirler. Bir sonraki konu bir veya iki önceki konu­nun ya hikmet ve felsefesini, ya amaç ve maksadını, ya da mücmelliğini açıklar. Az söz ile çok mana ve hüküm verir. Kıssaları, farklı hikmetleriyle, öğüt ve ibretli yanlarıyla tekrar tekrar anlatır ve bütün bunları işlerken çok hassas bir ressamın fırçasını kullanmakta gösterdiği dikkatin çok üstünde bir dikkat göstererek konuları birbirine tam ahenk ve uyum içinde bağlar.

Bu bakımdan da Kur’ân mutlak anlamda sözün en güzelidir.

UYUMLU. AHENKLİ BİR KİTAP

«Biribirine benzer uyumlu, ahenkli ikişer ikişer (tekrar ede ede) bir kitap ki, Rabbından saygı ile korkanların ondan derileri ürperir.. »

İnsan zekâsının ürünü olan her kitap ve her söz en çok yarım asır ta­zeliğini koruyabilir; ondan sonra gelişen ilim ve düşünce ve aynı zamanda kültür ve sosyal yapı karşısında sahneden alınıp rafa kaldırılır. Ama Allah’­ın kudret kaleminin eseri olan Kur’ân bu kayıttan azadedir. O, bütünüyle İlâhîdir ve sadece O’nun damgasını taşır ve o kadar mükemmeldir ki kıyas ölçüsüne sığmaz.

Kur’ân 1400 şu kadar yıldır durmadan kalplerde ve kafalarda cilâlanıp tazelenmekte ve her geçen gün tazeliğini daha tesirli biçimde yansıtmak­tadır.

İkizli, ahenkli, uyumlu, birbirine benzer fakat her biri ayrı bir hüküm ve hikmeti yansıtan bir metotla işlenmiştir. Vaad, vaîd; emir ve nehiy, ha­ber ve hüküm gibi ikizler manzumesidir.

İLAHÎ MARİFETE ERENLER

Allah (c. c. ) hakkında bilgi ve mârifete erip O’ndan saygı ile korkan­lar, O’nun kalplere nur ve şifâ olan sözünü dinleyince, yansıttığı İlâhî hik­metin azameti karşısında derileri ürperir, sonra da vaîdin (azap ile tehdid) arkasından vaade (mükâfat ile müjdeleme); azap âyetinden rahmet âye­tine, tehditten müjdeye geçilince gönülleri Allahʹın ismine ve kitabına yu­muşar, derileri yatışıp gönülleri huzur ve güvenle dolup taşar.

Bütün bu safhalarda arınıp durulma, kalbe ilâhî mârifeti yerleştirip O’nun azametini ve kudretinin sınırsızlığını anlayanlar içindir. Kalpleri ka­tılaşıp mârifet-i ilâhiyeden yoksun bulunanların, diğerlerinin aksine küfür ve inatları, azgınlık ve sapıklıkları artar.

ALLAH KİMİ SAPIKLIĞIYLA BAŞBAŞA BIRAKIRSA, ONUN DOĞRU YOLU GÖRMESİ MÜMKÜN DEĞİLDİR

«Allah kimi sapıklık içinde bırakırsa, onun için doğru yolu gösteren ve onu doğru yola ileten yoktur. »

Allah ile kulları arasındaki imkân ve irâde sınırı söz konusudur. Kullar için varabilecekleri noktaya bir sınır konulmuştur. Aklını, idrâkini peygam­ber haberiyle yönlendirip hür irâdesiyle o sınıra gelebilen bir kimseye hidâ­yet yolu açılır. Cenâb-ı Hak sünnetullah gereği, dilerse, o kimseyi doğru yola eriştirir. Sözü edilen sınıra kendini getirmeyenlere gelince: Cenâb-ı Hak onları sapıklıklarıyla başbaşa bırakır. 23. âyetin son kısmıyla itikadî anlamda bu hikmete işâret edilmektedir. Cenâb-ı Hakkʹın bir kulunu sap­tırmasının anlamı budur. Yoksa İlâhî müdahale söz konusu değildir.

ZÂLİMLER KAZANDIKLARIYLA CEZALANDIRILIRLAR

«Zâlimlere: «Kazandıklarınızı tadın» denilir. »

Buradaki zulüm kavramı üç ayrı mana taşımaktadır:

1- Ruhun gıdasını, hayatın amacını, insan olmanın hikmetini ancak Allah’a dosdoğru imân oluşturur. Kendini bu yüce feyizden mahrum bıra­kan kimse, önce kendine haksızlık etmiş ve gereken cezayı hazırlamış olur.

2- Kendi dinsizlik ve inançsızlığıyla yetinmeyip başkalarının din, ibâ­det ve inanç hürriyetini kısan veya temelinden kaldıran kimse, hem kendi­ne, hem de başkalarına büyük haksızlıkta bulunmuş olur. Birinciye nisbetle bu daha zâlim sayılır.

3- Başkalarının hakkına tecavüz edip devletin veya bulunduğu ma­kamın, ya da sosyal çevrenin verdiği yetkiyi zulüm aracı haline getirip kul­lanan kimse de hem kendine, hem devletine, hem de ülkesine zulmetmiş olur.

Birinci şekildeki zulüm, kişinin nefsiyle ilgilidir. İkinci şekildeki zulüm hem kendi nefsiyle, hem mü’minle, hem de din ve ibâdetle ilgilidir. Üçüncü şekildeki zulüm, maddî haklar yönünden hem kendisiyle, hem de toplum­la ilgilidir.

Kurʹân-ı Kerîm bu bapta ilgili âyetle daha çok birinci ve ikinci kısma giren zâlimleri tehdît etmekte ve dolayısıyla zulmün her çeşidini lânetlemektedir.

Ayrıca Kur’ân, gelip geçen toplum ve milletlerden pek çoğunun bu üç çeşit zulüm sebebiyle İlâhî azabın inmesine neden olduklarını, bu yüzden yıkılıp yok edildiklerini birer ibretli misal olarak vermektedir.

Âhiret’te verilecek azâbın daha büyük ve elîm olacağı kesindir.

KUR’ÂN’DA İZLENEN BİR DİĞER İLÂHÎ METOT

Kur’ân müstesnâ bir metodla, insan üstü bir üslûpla hazırlanmıştır. Tehdîtler, uyarıcı anlamdaki haberler ve arkasından İlâhî rahmet ve gufran havasını estiren müjdeler; akla ışık tutan belgeler, vicdanları geliştiren de­liller ardarda getirilmekte; bir konu diğerinin hikmet ve hükmünü açıkla­makta ve sonra da murad-ı İlâhînin iyi kavranabilmesi için de ibret ve öğüt alınacak misaller verilmektedir.

Kur’ân, çok zengin, aynı zamanda pürüzsüz bir Arapça ile indirilmiştir. Kelime ve cümlelerin konumu ve dizimi, âyetler arasındaki bağ ve ses uyu­mu beşer gücünü çok gerilerde bırakmaktadır. O kadar ki, bir kelimenin yerinin değiştirilmesiyle İlâhî ahenk ve uyum bozulmakta ve fâhiş bir hatâ yapıldığı derhal anlaşılmaktadır.

Âyet ve cümlelerin delâlet ettiği mâna, her çeşit fazlalık, lüzumsuzluk, bıkkınlık ve hikmetsizlikten uzaktır.

Kur’ân bu yönleriyle de akıl ve idrâk; ilim ve edebiyat sahiplerine ses­lenmekte ve «şüphe edenler bir benzerini hazırlayıp getirsinler» demekte­dir. Çünkü İlâhî kelâmın mükemmelliği anlaşılınca, kişinin kalbinde ve ka­fasında İlâhî kudret ve azamet duygusunu oluşturur ve bu duygu, Allahʹtan korkup sapıklıktan, zulüm ve azgınlıktan sakınmaya yol açar. 28. âyetin son bölümü bu inceliği yansıtmaktadır.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, kalbini İslâmiyete açan mü’minler konu edildi. Bu irfandan kendini mahrûm bırakanlar uyarıldı. Sonra da Kur’ân’ın bazı özel­likleri üzerinde durularak düşündürücü bilgiler verildi.

Aşağıdaki âyetlerle, birçok kimsenin kölesi olan bir adamla, bir kişi­nin kölesi olan bir adam misal veriliyor. Sonra da Peygamber (A. S. ) dahil her kişinin öleceği bildirilerek asıl hesaplaşmanın yarın Allah yanında ger­çekleşeceği hatırlatılıyor. Allah’ı ve doğru olanı yalanlayan kimseden daha zâlimin bulunmayacağına değinilerek zâlimler tehdît ediliyor.