MEÂLİ:
244- Allah yolunda savaşın, bilin ki Allah mutlaka işitir ve bilir.
245- Kimdir ki Allah’a (faizsiz, karşılıksız) güzel bir ödünç versin de, Allah onu kat kat artırıp çoğaltsın?! Allah (şaşmayan kanunu ve sünneti gereği) hem sıkıp daraltır, hem açıp genişletir ve ancak Oʹna döndürüleceksiniz.
KUR’ÂN İBRET ALINACAK TARİHÎ BİR OLAYI SERGİLİYOR
«Allah yolunda savaşın. »
Ölüm korkusuyla ülkesini terkedip aşağılık çukuruna kendini iten milletlerin bağımsızlıklarını nasıl kaybettiklerine dikkatler çekiliyor. Savaş ruhunu taşımayan, ölümden korkan ve sadece yeme, içme, uyuma ve benzeri basit gereksinmeleri hayatın tek gayesi olarak gören toplumlar, ya da milletler kendilerini ölmüş bilmelidirler. Allah yolunda savaşmasını bilen inanmış bir millet her zaman diridir. Bunun için yeryüzündeki tuğyanı durdurmak, anarşinin önüne sed çekmek, faziletli nesiller yetiştirmek için savaş zorunludur. Kur’ân bu nedenle kesin emir veriyor: «Allah yolunda savaşın! » diyor.
Kur’ân’ın bu yüce emri ve seslenişi, özellikle Son Peygamber Hz. Muhammed (A. S. ) Efendimize inanan bahtiyar Müslümanlara yönelik bulunuyor. Gerek İsrâiloğullarıʹnın, gerekse benzeri milletlerin geçmişte uğradıkları zillete uğramamaları için müʹminlerin hem ruhî, hem bedenî yapılarıyla her zaman savaşa hazır olmaları ve bunun için büyük fedakârlıklara katlanmaları gerekiyor. Çünkü ölmesini bilmeyen milletler yaşayamaz; Allahʹını tanımıyan milletler behîmî bir yaşayış sisteminden kurtulamaz; elde ettiği serveti yüce maksatlar uğruna harcamasını bilmiyen toplumlar da madde esaretinden kurtulamaz.
ALLAH YOLUNDA SAVAŞIN ANLAMI
a) Allah sözü (Kelimetullah) daha yüce olsun, Allah’a inanmıyanların azgınlık ve tuğyanı durdurulsun diye savaşmak,
b) Din yalnız Allah’a olsun, O’nun indirdiği hak din belirgin hale gelip üstünlük sağlasın, vatan ve millet korunsun diye savaşmak,
Yani bâtıl dinlerin insanlığı, yaratıldığı gayesinden uzaklaştırdığında ve Hakk’a karşı tehlikeli bir durum arzettiğinde, vatanın bütünlüğüne gözdikip saldırıya geçmek için hazırlandığında bâtılla savaşmak,
c) İnsanları Allah’a ulaştıran hakikat yolu varken, mutlaka o yolu kesen, yolcularını engelleyen bir şer ortaya çıkınca onunla savaşmak,
d) Belirtilen anlam çerçevesinde yapılan savaşları sadece silâhla değil, aynı zamanda kalemle, düşünceyle, irşâd ile, dayanışma ve birleşip bütünleşme ile, eğitim ve öğretim ile, minber ve mihrab ile sürdürmek,
e) Bu yolda Allah için bir yardımda bulunurken ya da ödünç verirken, bunun karşılığında fâiz düşünmemek, Ashab-ı Kirâmın hayatını gözönüne getirerek her şeyimiz Allah için, din için İslâmʹın ve Müslümanın azizliği için demek,
f) İslâm kültürünü millî kültürün uyum sağlayan kısmıyla bütünleştirerek yaygınlaştırmak, Kurʹân’ın çağa yönelik bulunan kapılarını ardına kadar açmak, Onun yüceliğini kalblere ve dimağlara ilmin ışığıyla enjekte etmek,
g) Korkuya kapılmanın, şerden endişe duyup bir kenara çekilmenin, nemelazımcılığın uyuşturucu havasına girmenin hiçbir zaman esenlik getirmiyeceğini ve hiçbir toplumu, ya da milleti esenlik kıyısına ulaştırmıyacağını bilmek, korkunun eceli engelliyemiyeceğini anlamak, Allah yolunda savaşmanın yolları ve metotlarıdır.
ALLAH YOLUNDA SAVAŞIN TEMEL İLKESİ ALLAHʹA ÖDÜNÇ VERMEKTİR
«Kimdir ki Allahʹa güzel bir ödünç versin? »
İslâm buna karz ismini vermiştir. Çünkü bu kelimenin lügat mânası, kesip ayırmaktır. Allah sözü (Kelimetullah) daha yüce olsun, inanmışlar hür ve bağımsız yaşıyarak Allah’ın dinini gönüllere işlesin diye mal ve servet sâhiplerinin mevcut imkânlarından bir bölümünü ayırması, Allahʹa sunulan en güzel ödünçtür. Bunun karşılığının kat kat verileceği vaʹdediliyor: Dünyada hür, âhirette hür yaşamak, Allah’ın vereceği yüzlerce karşılıktan sadece biridir. Ne yazık ki, Müslümanların çoğu bu inanç ve anlayıştan yoksun yetiştiği için İslâm ülkeleri asırlardır istikrar bulamadı, arzuladığı huzura erişemedi.
FAİZSİZ ÖDÜNÇ VERMENİN ÇEŞİTLERİ VE YOLLARI
K a r z ’ın iki mânası var: Biri fâizsiz ödünç vermek, diğeri Allahʹın dininin yücelmesi için gereken yardımı yine Allah için yapmaktır. K a r z ʹı bu iki mânayla ele alıp İslâmın getirdiği ödünç verme ve yardımda bulunma prensipleriyle değerlendirdiğimiz zaman şöyle bir sıralama yapabiliriz:
1. Zekâtı kuruşuna kadar vermek, sosyal bünyemizdeki zayıfları, sıkıntıda olanları güçlendirmek, zenginle fakir arasındaki mesafeyi daraltmak,
2. Devlete karşı olan vergi ve benzeri vecibeleri, yükümlülükleri yerine getirmek ve böylece güçlü, itibarlı bir millet olma bahtiyarlığına erişmek,
3. İnsanlığın saadet ve selâmeti için gönderilen İslâm dinini yüceltmekten yana her inanmış kişinin ekonomik gücü oranında harcamada bulunmak,
4. Din ve ülke düşmanlarının saldırısından korunmak için orduyu yeterince donatmak ve çağın şartlarına uygun biçimde hazırlamak; bu konuda gereken her türlü yardımı zamanında yapmak,
5. Sosyal yapıda ihtiyaç sahiplerini faizcilerin, tefecilerin pençesinden kurtarmak ve yardımlaşmayı birleştirici bir rahmete dönüştürmek için faizsiz ve karşılıksız ödünç vermek bu ölçü ve anlamda İslâm Bankası açmak,
6. Ticarî alanda istifçilikten, daha doğrusu spekülatif anlamdaki düşünce ve düzenden, fahiş kâr sağlamaktan, kısa yoldan, tezelden zengin olma ihtirasından kaçınmak, servete erişmenin gaye değil, asıl gayeye ulaşmanın vasıtası olduğunu bilmek ve bunu eğitim yoluyla kuşaktan kuşağa aktarmak.
Unutmayalım ki ülkemizin uğrayacağı ekonomik krizin ve devlet bünyesinde ortaya çıkacak olan güçsüzlüğün zararları hepimizi etkiler. Bunun için Kur’ân çok kısa fakat geniş anlam taşıyan bir cümleyle bu hakikatı hatırlatıyor: «Kimdir ki Allahʹa güzel bir ödünç versin de, Allah onu kat kat artırıp çoğaltsın?! »
Konumuzu meydana getiren âyetin son bölümü ise, bu hakikatı anlayamıyanların sıkıntıya uğrayacağına dikkatleri çekiyor:
«Allah hem sıkıp daraltır, hem açıp genişletir ve ancak Oʹna döndürüleceksiniz. »
SIKIP DARALTMA
A) Toplumun bütünleştirici birer parçası sayılan fertler İlâhî kanunları bilmez, ya da bildiği halde ihtiraslarından ve maddeye olan tutkularından ona uymazlarsa, ilk tokatı bu kanunlardan yerler. İnsanlar bir bakıma eşit yaratılmışlarsa da, birçok yönleriyle eşit yaratılmamışlardır: Kimi daha akıllı ve yetenekli, kimi daha güçlü ve cesaretli, kimi daha güçlü ve cesaretli, kimi bön ve beceriksiz..
Tabii bu farklılığın bir takım nedenleri vardır; insanların hepsi aynı zekâ, güç ve yetenekle yaratılmış olsalardı ve hepsi de eşit imkânlara sahip bulunsalardı, hayat durur, mücadele sona ererdi. Dengesiz, bozuk bir düzen ortaya çıkar, birçok işler yüzüstü kalırdı. Böylece toplum sıkıldıkça sıkılır, daraldıkça daralırdı.
B) Aşırı hırs, açgözlülük, maddeye karşı ölçüsüz zaaf insanı yavaş yavaş yüce duygulardan uzaklaştırır, vicdanı köreltip erdemlik bağlarını koparır. Durum bu düzeye gelince din, ahlâk, millet, vatan ve insanlık gibi kutsal kavramlar kelimenin dar kalıbı içinde kalır ve işte o zaman gönüller daraldıkça daralır; aile ve sosyal yapılarda huzur havası esmez olur.
C) Bunaltıcı olan bu yollardan ayrılıp toparlanmak, önce Allah’a, sonra millete dönmektir. İşte bu da İlâhî kanun gereği ferahlatıcı bir genişlik, mutluluk va’deden bir düzene yönelmektir.
Unutmayalım ki, sözünü ettiğimiz her iki yolun bitiminde de dönüşümüz Allah’adır. Ama birinci yol kararmış bir kalb, maddenin kiriyle kirlenmiş bir ruh ve vicdan ile; ikinci yol İlâhî kanuna uymanın verdiği huzur ve vicdan berraklığı içinde gerçekleşir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle hakkı savunmak, düşmanın azgınlık ve küfrünü durdurmak; Allah sözünün daha yüce olmasını sağlamak, İslâm’ın insanlığa saadet getiren tek din olduğunu gönüllere işlemek ve İslâm ülkesinin bağımsızlığını ayakta tutmak için savaş ile emredildi ve sonra da hürriyet ve bağımsızlık havası içinde yaşamaya, sosyal yapıyı dengede tutmaya dikkatler çekildi; bunun için de Allahʹa ödünç vermemiz hatırlatıldı.
Aşağıdaki âyetlerle bu şuura erişemiyen, ihtirasları yüzünden hakkı bırakıp maddeye kul olanların uğradıkları feci sonuçtan söz ediliyor ve İlâhî kanuna uymayanların hazîn tablosu sergileniyor.