MEÂLİ:
243- Sayıları binlerce olduğu halde ölüm korkusuyla ülkelerinden çıkanları görmedin mi? O sebeple Allah onlara «Ölün! » dedi. Sonra da onları diriltti. Şüphesiz ki Allah insanlara karşı merhamet, şefkat ve yardım edicidir. Ne var ki insanların çoğu şükretmezler.
YORUM
Bir milletin güçlü olması, insan sayısının çokluğuyla değil, fazîletli, bilgili, hakka inanmış nesillerin birbirini izlemesiyledir.
Tehlikenin en korkuncu, maddeyi amaç edinip tezelden zengin olmayı hedef seçen ve buna erişmek için ahlâk ve fazîleti çiğneyen, sonra da bu yüzden birbirini sevmiyen insanların millet bünyesinde çoğunluğu oluşturması ve böylece ruhla, kutsal değerlerle madde arasındaki dengenin bozulmasıdır.
MİLLETLERİN YAŞAMA ŞANSI
Daha önce de dokunduğumuz gibi, milletlerin de insan gibi, ömrü üç devreye ayrılır: Çocukluk, gençlik ve yaşlılık. Çocukluk devri, sağlam bir inanç ve köklü bir gelenek üzere birleşip, bütünleşmesidir. Bu devrede âile yapısına gereken değer ve önem verilir; yaratanını bilen, insan olmanın derin anlamını ve hikmetini kavrayan, insanlıktan yana ne gibi hizmetlerle yükümlü bulunduğunu, milletine ve âilesine karşı nasıl bir sorumluluk taşıdığını idrâk eden nesil yetiştirilirse, o millet süratle gençlik devresine ayak basmış olur. Bu devre milletin geleceğini belgeler: Bir yandan ekonomik ve kültürel yapı sağlamlaştırılırken diğer yandan dinî ve millî hasletlere; güzel ahlâka ve feyizli bir eğitim ve öğretime kapı açık tutulur da ciddi hizmetler verilirse, gençlik devresi sürüp gider. Millet dimdik ayakta durabilme, varlığını koruma ve devam ettirme şansına erişmiş olur.
Bunun aksine, yabancı kültüre bütün kapılar açık tutulur, kutsal değerler, millî âdetler eğitim dışı bırakılır; neslin zekâsı geliştirildiği kadar ruhsal yapısı geliştirilmez, aklını kullanma yolları öğretildiği kadar vicdanını kullanma yolları gösterilmez; modern dünyanın ortaya çıkardığı makinalar büyük bir gürültüyle ekonomik yapıyı geliştirirken, insanlar gayesiz, inançsız, insanlıktan yana sevimsiz yetiştirilirse, önüne geçilemiyecek bir patlamaya ortam hazırlanmış demektir. Bu durumda fertler hem açgözlüdür, hem hırçındır; âile dengesiz ve düzensizdir. Sosyal yapı ise, dağınık ve perişandır. Artık milletin gençlik devresi hızla sona erer ve yaşlılık devresi belirgin hale gelir; dönüşü mümkün olmayan bir yola girilmiş sayılır. Meğer ki Allah, o milletin bu hızlı yok olma yolunda son nefesini verirken, yeni bir nesil vücuda getirmiş olsun.
İşte yukarıdaki âyetle daha çok bu gerçeğe parmak basılıyor ve özellikle inanan milletler uyarılıyor. Başka milletlere yem olmanın, onların kahır ve işkencesi altında yaşamanın ne büyük bir felâket ve ne acı talihsizlik olduğunu anlayamıyanlar, hür ve bağımsız yaşamanın ne yüce bir nîmet, ne üstün bir bahtiyarlık olduğunu çok zor anlayabilirler.
Bu bakımdan her millet sahip olduğu kuşakları belirtilen ölçü ve anlamda, yani inançlı ve faziletli yetiştirmek zorundadır. Yoksa ülke düzensizlikten, kargaşalıktan, hakların çiğnenmesinden, fertleri birbirini sevmiyen bir toplum olmaktan kendini kurtaramaz.
TARİHÎ YÖNÜ
«Ülkelerinden çıkanları görmedin mi? »
Kurʹân-ı Kerîm, Allah’a inanan milletlerin önüne ibret dolu tarihî bir tabloyu sergilerken millî bütünlüğünü kaybedip ölüm korkusuyla ülkesinden çıkan milletin kim olduğunu, sayısının ne kadar bulunduğunu açıklamamıştır. Çünkü Kur’ân’ın taşıdığı İlâhî hikmet, kesin tarihi ve sayıyı belirtmek değil, ibret alınacak olayı en duyarlı noktasıyla yansıtmaktır. Nitekim âyetin ELEM TERE = Görmedin mi? sorusuyla başlaması, kalb ile görüp düşünmeyi hatırlatmak içindir. Bundan sonraki âyetle Allah yolunda savaşmanın emredilmesi ve sonra da İsrâiloğullarıʹnın savaş hakkındaki sakat tutumlarına ve ülkelerinden çıkarılmalarına dokunulması daha çok ölüm korkusuyla ülkelerini terkeden ve bu yüzden perişanlık içinde ölen milletin, İsrâiloğulları olduğu ihtimalini kuvvetlendirmektedir.
Bu konuda Tevratʹta da bazı kayıtlar vardır. Bunu özetliyecek olursak tarihî bir olayı hatırlatmış oluruz:
Mısır’a Yusuf Peygamber’in gayretiyle yerleşme imkânı bulan İsrâiloğulları , orada çoğalıp iş alanında başarılı olunca Mısırʹın asıl yerlileri kuşkulanmaya başlamışlar ve Firʹavnʹı onların aleyhine kışkırtmışlardı. İsrâiloğullarıʹnın maddeye karşı aşırı tutkusu birçok faziletlerin kaybolmasına, ya da unutulmasına neden olmuştu. Bu yüzden Mısır’da ekonomik ve sosyal dengeyi bozmuş, millî gelirin önemli bir bölümünü kendilerinden yana kullanılmasını becermişlerdi. Fir’avn onları imha etmeyi plânlamış ve ilk önlem olarak yeni doğan çocuklarını yok etmişti. Bununla da sonuca kısa zamanda erişemiyeceğini anlayınca toplu halde imhâyı düşünmüş ve bunun için birtakım hazırlıklara girişmişti. İsrâiloğulları ölüm korkusuyla Mısırʹı terketmek zorunda kalmıştı. Tevratʹın Sayılar bölümünde belirtildiği üzere bunlar 600. 000 kişilik büyük bir topluluk halinde yola çıkmışlar ve Sina çölünde perişan olmuşlardı. Ruhla beden, maddeyle mâna, diğer bir deyimle dünya ile âhiret arasındaki dengeyi bozdukları ve yaşlılık devresine girdikleri için çölde kırk yıl dolaştılar, mevcut kuşak yok oldu. Tevratʹın tabiri ile «Fakat size gelince, sizin leşleriniz bu çölde düşecek ve çocuklarınız kırk yıl çölde çoban olacaklar ve leşleriniz çölde telef oluncaya kadar sizin sadakatsizliğinizi taşıyacaklar. » (Tevrat, Sayılar: 14/32, 33) Çöl bu millete mezar oldu. İlâhî kanun yerini buldu. Yeni bir kuşak meydana geldi, İsrâiloğulları yeniden dirilme şansına erişti ve va’dedilen topraklara ayak bastılar.
Elbetteki Kur’ân-ı Kerîm’i tefsîr ederken birçok bilgilerin yanında tarih ve tarih felsefesini de iyi bilmek gerekir. Aksi halde israiliyata yer verilerek olay hedefinden saptırılmış olur.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetle, Allah’a olan inançlarını yitiren ve maddenin karanlık çukuruna yuvarlanarak Allah’ın kendilerine lütfetmiş olduğu nice nimetleri unutup nankörlüğün ezici ve azdırıcı havasına giren İsrâiloğulları’nın uğradıkları vatansızlık ve hürriyetsizlik felâketinden söz edildi. Sünnetullahʹa uymadıkları için İlâhî tokatı hakettiklerine işârette bulunuldu.
Aşağıdaki âyetle, Müslüman milletlere seslenilerek, İsrâiloğulları’nın tarih boyunca uğradıkları felâkete uğramamaları için, Allah yolunda savaşmaları, bunun için günün şartlarına göre ölçülü bir stratejiye sahip bulunmaları hatırlatılıyor. Sonra da dayanışma şuuru içinde hareket edilmesi, Allah yolunda harcanması gereken her şeyin sakınılmadan harcanması gerektiğine parmak basılıyor. Özellikle faizsiz, karşılıksız yapılan yardımların, verilen ödünçlerin Allah’a verilmişcesine yüce bir anlam taşıdığı açıklanıyor.