Fecr Suresi 21-26. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

كَلَّا اِذَا دُكَّتِ الْاَرْضُ دَكًّا دَكًّا وَجَاءَ رَبُّكَ وَالْمَلَكُ صَفًّا صَفًّا وَجِيءَ يَوْمَئِذٍ بِجَهَنَّمَ يَوْمَئِذٍ يَتَذَكَّرُ الْاِنْسَانُ وَاَنّٰى لَهُ الذِّكْرٰى يَقُولُ يَالَيْتَنِي قَدَّمْتُ لِحَيَاتِي فَيَوْمَئِذٍ لَا يُعَذِّبُ عَذَابَهُ اَحَدٌ وَلَا يُوثِقُ وَثَاقَهُ اَحَدٌ

24.

Hayır, yeryüzü (kıyamet sarsıntısıyla) parça parça olup dağıldığı zaman,

Diyanet İşleri

22-23.

(22-23) Rabbinin buyruğu ve saf saf dizilmiş olarak melekler geldiği ve o gün cehennem getirildiği zaman, işte o gün insan (yaptıklarını birer birer) hatırlar. Fakat bu hatırlamanın ona nasıl faydası olacak!?

24.

"Keşke bu hayatım için önceden bir şey yapsaydım" der.

25.

Artık o gün, Allah'ın edeceği azabı kimse edemez.

26.

Onun vuracağı bağı kimse vuramaz.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

21- Hayır, hayır; (bu tutumunuz çok kötü! ) Yer sarsılıp parça parça bölündüğü (sonra da dümdüz duruma geldiği) zaman,

22- Rabbin (emri) gelip melekler saf saf dizildiği zaman,

23- O gün Cehennem getirilip (ortaya konulur), o gün insan düşü­nüp anlamaya çalışır, ama o düşünüp anlamaktan ona ne (yarar var)?.

24- «Ah keşke (bu) hayatım için önden (iyi yararlı amelleri) gön­derseydim» der.

25- Artık o gün O’nun (Allahʹın) azâbı gibi hiç kimse azâp edemez.

26- Ve hiç kimse O’nun (inkârcı sapıklara) vurduğu bağ gibi bağ vuramaz.

ZENGİNLİK KERAMET, FAKİRLİK HORLUK DEĞİLDİR

«Hayır, hayır., »

İnkârcı müşrikler, nankör maddeciler mal ve servete, makam ve şöh­rete erişince büyük başarı elde ettiklerine inanırlar ve bunun sebebini sa­dece kendi beceri ve kerâmetlerinde görürler. Fakirlik ve sıkıntıyı, makam ve şöhretten uzak bulunmayı horluk ve küçüklük sayarlar. Nitekim Mekke­li zengin müşrikler böyle bir hava içinde bulunuyor ve her vesileyle fakir­leri, köleleri, kimsesizleri ezip geçiyorlardı.

İlgili âyetle, onların bu tarz düşünce ve fiillerinin çok yanlış, aynı zamanda toplum ve milletin selâmeti bakımından çok tehlikeli olduğuna değinilerek «kellâ» edâtıyla bundan vazgeçmeleri ve gerçeği arayıp ona yönelmeleri ihtar edilmektedir.

Öyle ki, Cenâb-ı Hakk’ın birine mal ve makam, şöhret ve servet ver­mesi, o kişinin ikrama lâyık olduğuna; diğer birini de sıkıntıya sokması, rızkını bir ölçüye göre daraltması onun hor ve hakîr tutulduğuna karine değildir ve olamaz da.. Her iki durumda da ilâhî takdîr söz konusudur; yani biri zenginlikle, diğeri fakirlikle denenmekte ve sınava tabi tutulmak­tadır. Aynı zamanda rızık konusu, kişilerin ilim, irfan, beceri, çalışma ve araştırmasına bırakılmıştır. Cenâb-ı Hak gereken bütün kaynakları ön­ceden yaratıp istifade edilebilir düzeye getirmiş ve gerisini insanların akıl ve idrâkine terk etmiştir.

Böylece mü’min ve kâfir; fakir ve zengin bu kaynaklar doğrultusunda büyük sınava tabi tutulmuşlardır. İlâhî hilkat, icad ve tekvînin izlerini göre­rek, şükrünü edâ ederek çalışıp kazananlar ve kazandığını meşru yollarda Hakk’ın rızası doğrultusunda harcayanlar sınavı başarıyla kazananlardır. Aksine bir yol tutanlar ise, o sınavı kaybedenlerdir.

O halde hakikat, inkârcıların düşünüp iddia ettiği gibi değildir. Kâi­natın her parçası ve her olayı hakikati yansıtmakta ve İlâhî kudretin hâki­miyetini fısıldamaktadır.

Unutmamak gerekir ki, elde ettiğimiz bir parça ekmekte sayılmaya­cak kadar hizmetler toplanmış ve kâinat bunun oluşmasında yüklendiği proğrama göre nâzım rol oynamıştır. Öyle ki, ağzımıza koyduğumuz bir lokmanın o düzeye gelebilmesi için güneş, ay, rüzgâr, bulut, deniz, top­rak, topraktaki bakteriler ve sayısı belirsiz melekler sistemli şekilde hiz­mette bulunmuşlardır. İşte kişi, elde ettiği, sofrasına koyduğu nîmetleri bu açıdan değerlendirip şükrünü yerine getirdiği oranda insanlığını ve Hakk’a inandığını belgelemiş olur.

Cenâb-ı Hakk’ın bunca ikramına karşı sorumluluk çizgisini bilmeyen ve neyin nereden hangi ellerle hazırlanıp geldiğini düşünmeyenler «nan­körlük» damgasıyla damgalanmakta; bilenler ve idrâk edenler ise, «müʹmin-i şâkir» sıfatıyla müjdelenmektedir.

Bir de Cenâb-ı Hakk’ın mânevî ikramı söz konusudur. Bu, kişinin imân, irfan, taât ve ibâdetinin samimiyetiyle ilgilidir; diğer bir anlatımla onunla orantılıdır. Cenâb-ı Hakk’ın hor ve hakîr kılması ise, kişinin isyân, inkâr ve günahlarıyla orantılıdır. Bu mânevî durum daha çok kıyâmette, yani âhiret gününde tezahür eder.

KIYÂMET OLAYIYLA İLGİLİ SAFHALAR

«Hayır, hayır; (bu tutumunuz çok kötü! ) Yer sar­sılıp parça parça bölündüğü (sonra da dümdüz duruma geldiği) zaman.. »

Burada yerkürenin parçalanması, üzerindeki dağ ve tepelerin ve yük­selen her şeyin tuz-buz olması söz konusudur. Zira Tâhâ Sûresi 107. âyet­te bu olay şöyle açıklanmaktadır: «(Kıyâmet olayı meydana geleceği vakit) dağların nasıl olacağını sana soruyorlar. De ki: Rabbim onları darma­dağın edecek, ufalayıp savuracak; yerlerini dümdüz pürüzsüz boş olarak bırakacak. Artık onda ne bir ağırlık, ne de bir tümsektik göreceksin. »

Allah’ın gelmesi:

Cenâb-ı Hak hakkında hareket ve sükûn düşünülemez. O her türlü beşerî sıfatlardan pâk ve münezzehtir. O nasılsa öyledir. Âyette «Câe Rabbuke» cümlesinde muzaf olan fâil mahzûftur; muzafun ileyh onun yerine geçmiştir. Murad olan mâna: Allah’ın emrinin ve hükmünün gelmesidir. Zira her olay ve safha O’nun emir ve takdiriyle, kaza ve hükmüyle ger­çekleşir.

Meleklerin saf saf olması:

Hadîslerin delâletinden anlıyoruz ki, o gün her göğün meleği bir saf oluşturur. Böylece insan ve cinleri çepeçevre kuşatan içiçe yedi saf ha­linde melekler halkalar meydana getirir. Bu düzenlemede İlâhî plân ge­reği her varlık yerini alır. Arkasından hesap başlar.

Cehennem’in getirilmesi:

Bütün bu safhalardan sonra, Furkan Sûresi 12. âyette belirtildiği gibi Cehennem mahşer alanına doğru getirilir de uzak mesafelerden bile onun köpürüp yükselen uğultusu işitilir. Sonuç olarak, âhiret âlemi ezeldeki takdîre göre düzenini almış olur.

Ancak Cehennem’in getirilmesi ve benzeri olayların birbirini izlemesi, hep görevli melekler tarafından yürütülür. Nitekim İbn Mes’ud (R. A. )dan yapılan rivâyete göre, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bu konuda şöyle bu­yurmuştur: «O gün Cehennem getirilir; öyle ki onun yetmişbin yuları (ba­ğı) ve her bağ ile birlikte yetmişbin melek vardır ki onu çekip getirirler. (Sahîh-i Müslim: İbn Mes’ûd (R. A. ) den - İbn Kesîr: 4/510)

Şüphesiz bütün bu anlatımlar, o gün hakkında kalın çizgileriyle bir­takım bilgi edinmemize yönelik bulunuyor. Aynı zamanda bizim anlayıp kavrayabileceğimiz söz ve misallerle bir görüntü verilmektedir. Hakikatte ise, cereyan edecek olan olay ve safhalar yine o âlemin özelliklerine uy­gun biçimde gerçekleşecektir. «Yular», «bağ» ve benzeri kavramlar bi­zim bilgi ve müşahede ölçülerimize göre kullanılmıştır. Allah daha iyisini bilir.

O GÜN KÂFİRİN DÜŞÜNÜP ÖĞÜT ALMASI NEYE YARAR?

«O gün insan düşünüp anlamaya çalı­şır, ama o düşünüp anlamaktan ona ne (yarar var)? »

İnkârcının durmadan red edip bir türlü aklına, havsalasına sığdıramadığı ikinci hayatta dirilip kalkma gerçekleşince, hakikat ayan-beyân anlaşılacak ve kâfirler düşünmeye, öğüt almaya, gerçeği kavramaya baş­layacaklar; bu ikinci hayat için iman doğrultusunda önden hiçbir hayır ve sâlih amel göndermediklerine, küçük çapta olsun bir yatırımda bulunma­dıklarına bin defa pişman olacaklar, ama neden sonra.. Her şey bitmiş, hesap dönemi gelip kapıyı çalmıştır.

Cenâb-ı Hak âhiret gününün bu safhasını açıklarken rahmetinin ga­zabının önünde bulunduğuna işâretle, ölmeden önce inkârcı sapıkların, şaşkın gafillerin ve maddeci nankörlerin konuya yönelip çok iyi düşünme­lerini; gerçeği anlayabilmek için akıl, idrâk ve yeteneklerini çok iyi kullanmalarını arzu ediyor.

Artık o gün Cenâb-ı Hakk’ın adâlet sıfatının tecellisiyle vereceği ce­zâ ve azâba nisbetle dünyadaki cezaların çok hafif kalacağını unutma­mak gerekir. Şüphesiz hiçbir fâni, Allah’ın azâp verme hususunda uygu­layacağı adâlet ve hakkaniyete denk bir azâp veremez. Zira Cenâb-ı Hak hem mutlak surette âdildir, hem de hakîm (yegâne hikmet sâhibi)dir. Yine O’nun vuracağı bağ gibi hiç kimse o nisbette âdil bir bağ vuramaz. Cezâlar ve azâplar kişinin niyet ve ameline göre takdîr edilir; hiç kimseye zulmedilmez. Çünkü Allah kullarına zulmedici değildir. O, zulmü hem ken­disine, hem de kullarına haram kılmıştır. Ama insanlar hem birbirlerine, hem de kendi nefislerine zulmederler. Allah’ın yaratıp emanet olarak ver­diği ruh ve bedeni en kötü yollarda kullanmak suretiyle aslından, hikme­tinden uzaklaştırıp dejenere ederler. Bu ince nokta Kur’ânʹın birçok ye­rinde belirtilmektedir. Nitekim Âl-i İmrân Sûresi 117. âyette şöyle duyu­rulduğunu görüyoruz: «Allah onlara zulmetmedi, ama onlar kendilerine zulmettiler. » Enfal Sûresi 51. âyette ise şöyle buyuruluyor: «İşte bu sizin ellerinizin işleyip öne sürdüğünüzün karşılığıdır ve elbette Allah kulları­na zulmedici değildir. »

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, kıyâmet ve âhiret günündeki safhalardan bir­kaçına değinildi ve inkârcı sapıklar, nankör maddeciler uyarıldı. Ölüm ola­yı meydana gelmeden hakkı, hakikatı arayıp bulmaları istendi. Bunun için hem duygu ve düşüncelerine, hem de akıllarına seslenildi. Aksi halde âhi­ret gününde uyanıp gerçeği öğrenmenin onlara hiçbir yararı olmayacağına atıf yapılarak bilgi verildi.

Aşağıdaki âyetlerle, imân ve sâlih amel üzere ölüp kalbi Hakk’a ya­tışmış olan müʹminlere müjde anlamında tecelli edecek İlâhî hitap konu ediliyor.