MEÂLİ:
15- Yemin ederim o (gündüzleyin) sinip gizlenen (yıldız) lara,
16- (Geceleyin) ortaya çıkıp gözükenlere,
17- Karanlığa gömülüp gelen geceye,
18- Teneffüs eden (ağarıp nefes nefes belirginleşen) sabaha ki,
19-20- Muhakkak o (Kurʹân), yüce şerefli, Arşʹın sâhibi yanında pek güçlü ve kudretli bir elçinin sözüdür.
21- O elçi kendisine uyulandır, güvenilirdir.
22- Arkadaşınız (Muhammed) deli ve dengesiz değildir.
23- And olsun ki, O, onu (Muhammed, Melek Cebrâilʹi) açık ufukta gördü.
24- O (Muhammed) gaybe karşı suç zanlısı veya cimri de değildir.
25- Bu (Kurʹân) İlâhî rahmetten kovulmuş bir şeytanın sözü değildir.
26- O halde nereye gidiyorsunuz?!
27- 28- O, âlemler için ve sizden doğru davranmayı arzu edenler için katıksız bir öğüttür.
29- Âlemlerin Rabbi Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.
KURʹÂN, ÇOK KUDRETLİ OLAN ELÇİNİN SÖZÜDÜR
«Yemin ederim o (gündüzleyin) sinip gizlenen (yıldız)lara; (geceleyin) ortaya çıkıp gözükenlere.. »
Cenâb-ı Hak, Hz. Muhammed’in (A. S. ) kalbine indirilen İlâhî vahyin gücünü, erişilmezliğini ve her bakımdan insan gücünü aştığını belirtirken konumuzu oluşturan âyetlerle, astronomi konusunda iki önemli bilgi veriyor:
1- Yıldızlar hem kendi yörüngelerinde, hem de bağlı bulundukları sistemlerle birlikte hareket halindedirler. Zira «hunnes» ve «künnes», «cevari» kelimesiyle birlikte «dönüp dolaşarak eski yerine gelmek ve sinip belirsiz olmak» mânasına delâlet eder.
2- Yıldızların geceleri gözükmesi, gündüzleri belirsiz hale gelmesi güneşle dünyamız arasındaki durumla ilgili bir olaydır. Şöyle ki, âyette yıldızların bizatihi ışık kaynağı olmadıkları, sadece güneşten alıp yansıttıkları vurgulanıyor ve araştırıcılara ip ucu veriliyor.
KARANLIĞA GÖMÜLEN GECEYE..
«Karanlığa gömülüp gelen geceye.. »
Âyette «âsâse» fiili kullanılmıştır ki bu, iki zıt mânaya delâlet eder: Yüz çevirip gelmek, arka dönüp gitmek..
el-Ferrâʹa göre: Bu, daha çok arka dönüp gitmek mânasına yaygın bir kavramdır. Cevherî de aynı hususu belirtmiştir. O halde âyeti şu iki manâ ile yorumlamamız mümkündür: Gece, karanlığıyla arkasını dönüp gittiği veya yüz çevirip geldiği zaman..
AĞARIP BELİRGİNLEŞEN SABAH
«Teneffüs eden (ağarıp nefes nefes belirginleşen) sabaha.. »
Teneffüs, alınan havayı dışarı vermek mânasına geldiği gibi, ayrılıp bölünme, kademeli belirme mânalarına da delâlet eder. Bu, daha çok sabahın yavaş yavaş aydınlığını aksettirmesine ve o demlerde canlıların tatlı ve okşayıcı esen havayı teneffüs etmelerine de işâret olabilir.
CENÂB-I HAKKʹIN DÖRT ŞEY İLE YEMİN ETMESİ
Şüphesiz ki Allah’ın eşyadan veya olaydan biriyle veya birkaçıyla yemin etmesi, o şeyin insan hayatından yana önemine ve İlâhî düzenin kusursuz işleyişine açık delil sayılır. Çünkü eşyayı belli hizmetler çerçevesinde proğramlayan O’dur. İnsanların yararına var kılıp hazırladığı her şey, şükrü karşılanmayacak kadar değerlidir ve aynı zamanda İlâhî kudreti yansıttığı için de kutsaldır.
Böylece dört önemli konu üzerinde durulup her birinin ezelde çizilen esasa göre gerçekleştiğine işâretle İlâhî kudret ve sanatın erişilmezliği anlatılmakta ve Melek Cibrîl vasıtasıyla indirilen Kurʹân âyetlerinin insan kudretini aşarak her cümlesiyle İlâhî kaynaktan süzülüp Hz. Muhammedʹin (A. S. ) pâk ve nezîh kalbine ilka edildiği bildirilmektedir.
O bakımdan Kurʹânʹın insan sözü, onun kafasının ürünü olmadığı, Melek Cebrâil’in kalbine ve diline aktarıldığı, Onun da bu yüce emaneti aynen Hz. Muhammedʹe (A. S. ) teslim ettiği vurgulanmakta ve en ince hesaplarla ve fiziksel kanunlarla düzenlenen hayat sistemine bakıp bu gerçekleri anlamamız istenmektedir.
Nasıl yıldızları mevcut özellikleriyle yaratıp kusursuz bir plâna göre fezaya serpiştiren biz değilsek; gece ve gündüzü biteviye oluşturup devam ettirmek de bize ait değilse, İlâhî beyân ve belâğati bütün haşmetiyle kendinde taşıyan Kur’ân da insanoğlunun eseri değildir ve olamaz da.. O halde Allah’ın kitabına bu açıdan bakıp onu incelememiz farzdır. Okumadan, inceliğini, yüceliğini kavramadan, mükemmelliğini, erişilmezliğini tesbit etmeden ona inanmak fazla önem taşımıyacağı gibi, onu red ve inkâr etmek de hiçbir olumlu sonuç vermeyecektir. Aksine münkirin bilgisizliği, ilgisizliği, araştırmadan hüküm vermeye kalkıştığı, anlamadan neticeye varmak istediği ortaya çıkar ki bu, son derece gülünç ve aptalca bir tutum ve tavır olmaktan ileri geçemez.
MELEK CEBRÂİLʹİN BEŞ SIFATI
«Muhakkak o (Kurʹân), yüce şerefli, Arşʹın sâhibi yanında pek güçlü ve kudretli bir elçinin sözüdür.. »
Her fikir, her kitap sâhibinin kudret derecesini, bilgisini, uzmanlık seviyesini yansıtır. Herkes bilgi ve becerisi, yetenek ve idrâki nisbetinde eser ortaya koyabilir. Büyük hükümdarlara, imparatorlara ait nameler rasgele kişilerin hem eline verilmez, hem de öylesiyle gönderilmez. Bilakis o hükümdarın şanına yakışır bir elçi ile gönderilir.
İşte Kur’ân-ı Kerîmʹin en büyük, en kudretli ve en şerefli melekle gönderilmesinin hikmetlerinden biri de budur. Aynı zamanda bu olay, Kur’ân’ın ne kadar aziz, kıymetli ve lüzumlu olduğunun bir başka delili olarak bulunuyor.
Kur’ân’ın yüceliğine atfen onu indiren Melek Cebrâil’in şu beş sıfatı üzerinde durularak aklı erenlere sağlam bir ölçü ve bilgi veriliyor:
1, 2- Yüce ve şereflidir.
3- Arş’ın sâhibi olan Allah yanında güçlü ve kudretlidir.
4, 5- Kendisine uyulandır ve güvenilirdir.
Şüphesiz melekler nurdan yaratılmıştır. Onlarda hayvanî duygu yoktur; gıdaları tesbîh, tahmîd, tehlîl ve tekbîrdir. Kendilerinde nefis bulunmadığı için, şeytan yaklaşamaz ve vesvesesiyle tesir uyandırmaz. O bakımdan meleklerin hatâ yapması, unutması, bıkkınlık duyması, acizlik eseri izhar etmesi söz konusu değildir. Kaldı ki Melek Cebrâîl en büyük ruhtur; üstün bir kuvvet ve kudrete sâhiptir. O, başta olmak üzere meleklerin hepsi İlâhî buyrukları peygamberlere indirmeye ehildir; ancak her birinin ayrı ayrı görev ve ödevleri vardır. Vahiy konusuyla Melek Cebrâîl alâkalıdır.
O halde Kur’ân’ın üstünlüğü ve erişilmez kudreti, alındığı yüce makamın, indiren şerefli elçinin üstünlüğünden kaynaklanmaktadır. Böylesine güçlü, kudretli bir meleğin indirdiği kitabın, insan eseri olması hiçbir zaman mümkün değildir. Zira insan sözü ve onun kafasının ürünü, insan kadar zayıf ve hatalıdır.
Hz. Muhammed (A. S. ) belirtilen vasıfta bir meleğin ve İlâhî sözün ilkasına mahal ve mâkes olunca, ister istemez bu kudretin sarsıcı havası altında rengi değişmiş ve şakaklarından ter boşalmıştır. Müşrikler bu kudret ve yüceliği, esrar ve hikmeti bilmedikleri, inanmadıkları için Hz. Muhammed’e (A. S. ) «mecnûn» diyecek kadar akıl ve idrâklerini kaybetmişlerdi.
Oysa bırakalım bir delinin, aklî dengesi tam ve yerinde olmayanın yazıp hazırlanmasını; en akıllı, en zeki ve en yetenekli uzman ilim adamlarının böyle bir kitap yazabileceği iddia edilebilir mi? Tarih boyunca Kurʹân-ı Kerîm ile boy ölçüşebilecek bir âlim veya edip yetişebilmiş midir?
Bu konuda 19. asırda ortaya çıkan, önce kendilerine bir mezhep sâliki görünümünü veren, sonra da yeni semavî bir dinin teblîğcileri olarak sahneye çıkan ve peygamberlik iddiasında bulunan Bahaîleri misâl vermek istiyoruz. Şöyle ki:
Şirazlı Mirza Ali Muhammed Seyyid (1819-1850) «İlâhî gerçeğe götüren kapı» anlamına gelen «Bab» lâkabını aldıktan sonra Beyan adlı bir kitap yazarak sisteminin esaslarını belirledi. Halefleri onun bu dâvasını sürdürdüler. Bahaullah’ın oğlu Abdulbeha Abbas ve torunu bu mezhebi yaymaya çalıştılar. Böylece kendi mezheplerini din olarak telkîn ve ilâna başladılar ve Behaîliğin eski dinlerin gerekli sonucu ve tamamlayıcısı olduğunu iddia ettiler.
Ne var ki, dinlerini yaymaya yönelirken, bu konuda eser yazarken, Kur’ân-ı Kerîm’in âyetlerini, kendilerine indirilen vahiy olarak ele alıp kendi ifade kalıplarına dökerek kısmen değiştirilmiş bir vaziyette ana fikir, temel bilgi olarak kullandılar.
BAHAULLAH’IN SESİ
«Bahaullahʹın Sesi» adı altında yazdıkları kitaptan (Mecdi İnan çevirisi / İstanbul 1974) bazı parçalar vermek suretiyle, Kur’ân’dan nasıl âyet iktibas ettiklerini göstermeye çalışacağız ve böylece erişemedikleri İlâhî âyetleri, kendilerine indirilmişcesine ortaya atmaları, Kur’ân’ın ne kadar erişilmez olduğunun bir başka delilidir.
Sahife - Konu / İktibas edilen âyet
27. Gözler Oʹnu göremez / En’am Sûresi : 103
27. Rahmetim her şeyi sarmıştır / Aʹraf Sûresi: 156
28. Elçinin kimini kiminden üstün kıldık / Bakara Sûresi: 253
29. Allah’ın elçilerini birbirinden ayırt etmeyiz / Bakara Sûresi: 136
30. Bazılarına Tanrı doğrudan söz söylemiş, bazılarının da derecelerini yükseltmiştir / Bakara Sûresi: 253
30. Ben de sizin gibi insandan başkası değilim / Kehf Sûresi: 110
30. Attığını sen atmadın, Allah attı / Enfâl Sûresi: 17
30. Sana sadakat yemini edenler, gerçekte Allah’a sadakat yemini etmişlerdir / Fetih Sûresi: 20
31. Bahaullah sizden hiçbirinin babası değildir / Ahzab Sûresi: 40
32. Bahaullah kendini ümmî tanıtmaktadır / Aʹraf Sûresi: 157
33. Sen bende olanı bilirsin, ben ise sende olanı bilmem / Mâide Sûresi: 33
34. Musa’ya: «Beni aslâ göremezsin.. » / A’raf Sûresi: 143
38. Tanrı’nın insanı yaratmaktaki maksadı onun kendi yaratıcısını tanıyıp kulluk etmesi / Zâriyat Sûresi: 56
38. Tanrı isteseydi bütün insanları bir tek millet yapardı / Nahl sûresi: 93
46. O eylediğinden sorulmaz / Enbiyâ Sûresi: 23
Görüldüğü gibi, yukarıda «Bahaullah’ın Sesi» adlı eserde konu başlığı olarak kullanılan sözlerin hepsi de Kur’ân’dan iktibas edilmiş, fakat bunların iktibas olduğuna tek kelimeyle olsun temas edilmemiştir.
Asr-ı Saadet’te ortaya çıkan yalancı peygamber Müseyleme (veya Müseylime)nin İsevîlikle İslâmiyet inançlarını hamur edip değişik bir inanç sistemiyle ortaya çıktığı söylenebilir. Hz. Muhammed (A. S. ) tarafından rededilince, Kur’ân’a nazîre yazmaya ve yazdıklarını İlâhî vahiy olarak tanıtmaya çalıştı. Kur’ân’ın bir âyetine olsun erişemiyeceğini anlayınca, onu taklîde özendi ve şu saçma sözleri İlâhî âyetmiş gibi cahil halka yutturmaya yöneldi:
Aşağıdaki birinci sözü, Kevser Sûresinin, ikinci sözü de Nâziât Sûresinin taklîdidir. Birincisinin Türkçe çevirisi şöyledir: «Şüphesiz biz sana cumhurlar verdik. Artık sen Rabbına namaz kıl ve açık ve aşikar ol. » İkinci sözün ise, çevirisi şöyledir: «Un öğütenler, hamur yoğuranlar, ekmek pişirenler.. »
Az-çok Kur’ân Arapçasına vakıf olanlar, bu sözlerin hem ciddi hiçbir anlam taşımadığını, hem de üslûp itibariyle Kur’ân’a uydurulduğunu hemen anlarlar. Nitekim onun bu uydurma sözlerine Arap edipleri ve şâirleri tarafından da itibar edilmemiş ve paçavra misali bir tarafa atılmıştır.
İşte bunun için Kurʹân-ı Kerîm’de insan aklına hem seslenilmekte, hem de hareket çizgisini belirleyen bilgi ve yardımcı malzeme verilmek suretiyle bu konu üzerinde çok iyi durup lüzumlu araştırmayı yapmamız istenilmektedir. Sonra «Arkadaşınız (Muhammed A. S. ) deli ve dengesiz değildir» buyurularak gereken bilgi veriliyor ve uyarı yapılıyor.
Diğer yandan Melek Cebrâil’in inmesiyle birlikte Hz. Muhammed’de (A. S. ) meydana gelen değişikliğin üzerinde duruluyor ve onun bir başka tarafı hatırlatılarak: «Onu Ona, çok çetin güce sâhip Melek (Cebrâil) öğretti ki, o güzel bir görünümdedir ve en yüksek ufukta iken doğruldu. Sonra yaklaştı ve sarktıkça sarktı. O kadar ki (aralarında) iki yay boyu veya daha az bir mesafe kaldı» buyurulmaktadır ki, bu en yüce ufkun doğu cihetinde aydınlığın etrafa yayıldığı bir sırada Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bu ufukta Melek Cebrâil’i asıl suretinde görmüştü. (Bilgi için bak: Tefsîr-i Kurtubî: 19/241) Ayrıca Resûlüllah’ın (A. S. ) bu meleği bir defa da Sidretülmüntehaʹnın yanında aynı surette gördüğü söz konusudur.
Bu kadar muhteşem, ürpertici ve kalbi yerinden sarsıcı bir olay karşısında bir peygamberin renginin değişmemesi mümkün müdür? Yarasa gözlü, donuk kalpli ve silik vicdanlı müşriklerin bu ruhanî hali anlaması düşünülemez.
HZ. MUHAMMED (A. S. ) «GAYBI BİLİRİM» İDDİASINDA DEĞİLDİ
«O (Muhammed) gaybe karşı suç zanlısı veya cimri de değildir.. »
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, Allah’ın son elçisi olarak kendisine indirileni insanlara teblîğ ve onları Hakkʹa irşâdla görevliydi. Gaybı bildiğini hiçbir zaman iddia etmedi. Cenâb-ı Hakkʹın bildirdiğini bildi; gaybe kapı açılınca görebildi, açılmayınca göremedi. Aynı zamanda Cenâb-ı Hakʹtan inen vahyi günü gününe teblîğde kısıtlayıcı da değildi. Donatıldığı lâhutî bilgiler hususunda aç gözlü, inhisarcı da olmadı. O hep İlâhî talimat çerçevesinde görevini kusursuz yerine getirmeye çalıştı. Zira Onun kişisel bir arzusu ve dâvası yoktu; hele dünyevî menfaatlerden yana hiçbir temayülü söz konusu olamazdı. Yüklendiği o büyük dâva bütünüyle Allah’a aitti ve yalnız Oʹnun için her şeye göğüs geriyor, her saldırıya katlanıyordu.
Hani müşriklerin Ebû Tâlibʹe baş vurup Hz. Muhammedʹi (A. S. ) dâvasından vazgeçirmesini ve vazgeçmesine karşılık bütün arzularının yerine getirileceğine dair teklîflerine, Resûlüllah’ın (A. S. ) verdiği cevap bütün şüpheleri bertaraf edecek kadar açık ve nettir: «Amcacığım! Yemin ederim ki bu işi bırakmak mukabilinde güneşi sağ elime, ayı sol elime koysalar, yine de bu dâvayı bırakmam ve bu yoldan dönmem. Çünkü bu dâva benim şahsî meselem değil, bütünüyle âlemlerin Rabbinin emridir. O bakımdan ya bu işi Allah’ın izniyle tutup yürütürüm, ya da ben bu uğurda can veririm. »
İşte Hakk’ın büyüklüğü ve yüceliği ve Oʹna inanmanın heybet ve azâmeti bu anlatımla Resûlüllah’ın (A. S. ) dilinde tezahür etmiş bulunuyordu.
Yaşlı Ebû Tâlib bu kalplere neşter vuran, duyguları kabartan, vicdanları sızlatan ve Hakk’ın ebediyet sesini yansıtan sözler karşısında durakalmıştı. Söylenecek söz yoktu. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz gitmek üzere kalktı ve amcasının haline bakarak üzüldü, mübarek gözleri yaşla doldu. Çünkü Ebû Tâlib ya kavminin gazabı ve saldırısı ile karşılaşmak veya Muhammed’i (A. S. ) korumaya devam etmek gibi iki şık arasında bulunuyordu. Fakat onun bu şaşkınlığı fazla sürmedi ve nemli gözlerini Hz. Peygamberʹe (A. S. ) çevirerek şöyle dedi: «Git, bildiğin gibi hareket et. Seni asla onlara teslim etmem ve yalnız da bırakmam! »
KURʹÂN, İLÂHÎ RAHMETTEN KOVULMUŞ ŞEYTANIN SÖZÜ DEĞİLDİR
«Bu (Kurʹân) İlâhî rahmetten kovulmuş bir şeytanın sözü değildir. »
Kureyş Kabilesi’nden bazı câhil şaşkınların, garazkâr gafillerin, şeytanın zaman zaman Muhammed’e gelip fısıldadığını ve birtakım garip sözleri Onun kulağına attığını iddia ettikleri oluyordu. Oysa cin ve şeytanların oyuncağı haline gelen hiçbir kâhinden bu kadar ulvî, düşündürücü, yönlendirici ve aklı harekete geçirici bir söz işitilmemişti. Bunun bir benzeri yoktu. Arap Yarımadasında hiçbir ünlü şâirin bir kâhinin peşine takılarak onun ağzından çıkan sözlerin tesiri altında kaldığı ve o sözlerinin erişilmez olduğunu kabul ettiği de görülmemiştir. Ama Hz. Muhammed’in (A. S. ) mübarek dudaklarından inci misali dökülen Kur’ân âyetleri gönülleri bir anda fethediyor, en ünlü şâir ve edipleri şaşkına çevirip derin düşünmeye sevkediyor ve çok geçmeden kalplerini İslâm hidâyetine açma şuurunu veriyordu.
O bakımdan ilgili âyetle, müşriklerin böyle ölçüsüz, akıl ve mantık dışı iddia ve iftiraları reddediliyor ve Hz. Muhammed’e (A. S. ) İlâhî vahyi getirenin en büyük ruh Melek Cebrâîl olduğu açıklanıyor.
Aynı zamanda yüce âleme sinsice yükselip meleklere verilen İlâhî haberleri dinlemeye çalışıp kulak hırsızlığı yaparlarken şihablar (meteoritler) le kovulan cin ve şeytanların İlâhî vahyi getirmeleri, yani buna aracı olmaları hiçbir zaman düşünülemez.
ŞAŞKIN GÂFİLLER NEREYE GİDİYOR?
«O halde nereye gidiyorsunuz?! »
Cenâb-ı Hak, Kur’ân ve Peygamberle ilgili belgeleri, birtakım özellikleri açıklayıp akla ışık tuttuktan, vicdanlara seslendikten sonra, bunca gerçekler ortada dururken hâlâ inkârda ısrar edenlere soruyor: «O halde nereye gidiyorsunuz?! » Yani neden akıl nîmetini gerçeği bulmakta kullanmıyorsunuz? Size birçok hakikatleri getirip teblîğ eden son peygambere neden uymuyorsunuz? Yoksa aklınızı mı kaybettiniz? Vicdanlarınız büsbütün köreldi mi? Bu dâvada Hz. Muhammedʹin (A. S. ) kişisel bir çıkan bulunduğunu söyleyebilir misiniz? Sizden bir ücret mi istiyor? İrili, ufaklı taştan yontulmuş bir sürü putlar mı, yoksa kâinatı yaratıp denge ve düzende tutan, yeryüzünü nimetlerle donatıp insanoğlunun hizmetine veren o eşi, dengi, benzeri olmayan Allah mı hayırlıdır? Sahte ilâhlarla mâbud-i hakikî arasında kıyas yapamıyacak, tercihinizi kullanamayacak kadar insanlığınızı mı kaybettiniz?! Bu yanlış ve tehlikeli yolda yürüyerek nereye varmak istiyorsunuz?
KURʹÂN BÜTÜNÜYLE KATIKSIZ BİR ÖĞÜTTÜR
«O, âlemler için, sizden doğru davranmayı arzu edenler için katıksız bir öğüttür. »
Bu âyetle iki önemli husus üzerinde duruluyor: Birincisi, Kur’ân’ın bütün milletler için yönlendirici, eğitici öğüt özelliğini taşıması ve insanları yaratıp terbiye eden, kemale erdiren Rablerine irşâd eden bir rehber olması; İkincisi, onun daha çok aklını kullanıp dosdoğru yolda istikamet üzere yürümek isteyenler için unutulmaması gereken bir eğitim müfredatı içermesidir.
O halde Kur’ân’dan feyiz almanın, taşıdığı rahmet boyasına boyanmanın yolu, akıl ve idrâki en iyi şekilde kullanmayı bilmek ve doğru olanı seçip bulmaktır. Aynı zamanda aklın önünde engel teşkil eden nefsanî duyguları tesirsiz hale getirip aklın ve imânın emrine vermek suretiyle beden şehrinde aklı vezîr, imânı hükümdar kılmaktır.
Böylece insanla Kur’ân arasında belirgin bir çizgi vardır ki ona, «doğruyolu bulma çizgisi» diyebiliriz. Kişi mevcut yeteneklerini ve yardımcı âmilleri harekete geçirerek o çizgiye geldiği takdirde Kur’ân’dan nasîbini almaya başlar; gelmediği takdirde kendine haksızlık etmiş olur.
Bunun için Cenâb-ı Hak: «Sizden doğru davranmayı arzu edenler için bir öğüttür» buyurmakta ve bundaki hikmeti anlamamız için bize ışık tutmaktadır.
CENÂB-I HAK İLE KULLARI ARASINDA MEŞİET FENERİ
«Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. »
Bu âyetle çok ince ve o nisbette önemli ve hassas bir konuya işâret ediliyor. Âyetin zâhirî anlatımından, «Cenâb-ı Hak bir şeyi dilemedikçe kimse onu dileyemez» veya «Cenâb-ı Hak dilemedikçe kimse bir şey dileyemez» veya «Allah kulu hakkında istikamet dilemedikçe kul müstakim olamaz» gibi mânalar anlaşılıyor. Ancak böyle bir mana ve yorum, kulun işlediği ve işlemediği her fiil ve işte mâzur olduğu neticesini doğurur. İrade ve isteğiyle bir şey yapmadığı düşüncesine kapı açıp sorumluluğu kaldırır. Oysa küllî irâde ile cüz’î irâde arasındaki ilgi ve inceliği bildiğimiz takdirde böyle bir sonuç çıkarmamızın hiçbir zamanı isabetli olamayacağı rahatlıkla anlaşılır.
Şüphesiz Cenâb-ı Hak, kulları hakkında hep hayrı, iyiliği, doğruyu diler. Ancak bu dileme sadece kendi sınırı içinde kalır; yani bir şeyi dilemek başka, o şeyi işleyip yürütmek başkadır. Cenâb-ı Hak, sünnetullahı gereği, kulunda bir istek, arzu, heves, doğruyu seçme, hidâyete yönelme gayretini ve o gayretle belirlenmiş sınıra geldiğini görünce, -dilediği takdirde- o kulu hakkında hidâyetle tecellide bulunur. Böylece kulun dilemesi Allah’ın dilemesine bağlı kalmakla Oʹnun hidâyet ile tecellisine muhtaç bulunmaktadır. (Bilgi için bak: İnsan Sûresi: 36 Müddessir Sûresi: 56. âyetin tefsiri)
Tekvîr Sûresiʹne kıyâmet olayının bazı safhaları açıklanarak başlandı, Kur’ân’ın istikamet üzere olan mü’minler için katıksız bir öğüt olduğu bildirilerek sûre noktalandı. Allahʹa hamd, Resûlüllahʹa (A. S. ) salât-ü selâmlar olsun.