Mearic Suresi 19-35. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

اِنَّ الْاِنْسَانَ خُلِقَ هَلُوعًا اِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ جَزُوعًا وَاِذَا مَسَّهُ الْخَيْرُ مَنُوعًا اِلَّا الْمُصَلِّينَ اَلَّذِينَ هُمْ عَلٰى صَلَاتِهِمْ دَائِمُونَ وَالَّذِينَ فِي اَمْوَالِهِمْ حَقٌّ مَعْلُومٌ لِلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ وَالَّذِينَ يُصَدِّقُونَ بِيَوْمِ الدِّينِ وَالَّذِينَ هُمْ مِنْ عَذَابِ رَبِّهِمْ مُشْفِقُونَ اِنَّ عَذَابَ رَبِّهِمْ غَيْرُ مَأْمُونٍ وَالَّذِينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَافِظُونَ اِلَّا عَلٰٓى اَزْوَاجِهِمْ اَوْ مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُهُمْ فَاِنَّهُمْ غَيْرُ مَلُومِينَ فَمَنِ ابْتَغٰى وَرَاءَ ذٰلِكَ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْعَادُونَ وَالَّذِينَ هُمْ لِاَمَانَاتِهِمْ وَعَهْدِهِمْ رَاعُونَ وَالَّذِينَ هُمْ بِشَهَادَاتِهِمْ قَائِمُونَ وَالَّذِينَ هُمْ عَلٰى صَلَاتِهِمْ يُحَافِظُونَ اُو۬لٰٓئِكَ فِي جَنَّاتٍ مُكْرَمُونَ

24.

Şüphesiz insan çok hırslı ve sabırsız olarak yaratılmıştır.

Diyanet İşleri

20.

Kendisine kötülük dokunduğu zaman sızlanır.

21.

Ona bir hayır dokunduğunda da eli sıkıdır.

22.

Ancak, namaz kılanlar başka.

23.

Onlar, namazlarına devam eden kimselerdir.

24-25.

(24-25) Onlar, mallarında; isteyenler ve (isteyemeyip) mahrum kalanlar için belli bir hak bulunan kimselerdir.

26.

Onlar, ceza gününü tasdik eden kimselerdir.

27.

Onlar, Rablerinin azabından korkan kimselerdir.

28.

Çünkü, Rablerinin azabından emin olunamaz.

29.

Onlar, mahrem yerlerini koruyan kimselerdir.

30.

Ancak eşleri, yahut sahip oldukları cariyeleri başka. Çünkü onlar (eşleri ve cariyeleri ile olan ilişkileri konusunda) kınanmazlar.

31.

Kim bunun ötesini isterse, işte onlar sınırı aşan kimselerdir.

32.

Onlar, emanetlerini ve verdikleri sözü gözeten kimselerdir.

33.

Onlar, şahitliklerini dosdoğru yapan kimselerdir.

34.

Onlar, namazlarını titizlikle koruyan kimselerdir.

35.

İşte onlar cennetlerde ikram göreceklerdir.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

19- Şüphesiz ki insan, hırslı, açgözlü yaratılmıştır.

20- Kendisine bir kötülük dokununca basar feryadı.

21- Bir iyilik erişince de (kıskanır da onu başkasından) menʹeder.

22-23- Ancak şunlar müstesnâ: Namaz kılanlar ve namazlarına de­vam edenler;

24-25- Mallarında, muhtaç durumda olana, maldan yoksun buluna­na belirli bir hak ayıranlar;

26- Hesap ve cezâ gününü doğrulayıp inananlar;

27-28- Rablerinin azabından korkup içi titreyenler, -ki Rablarının azâ­bından herhalde güven içinde kalınmaz-

29-30- Eşlerine ve ellerinin sâhip bulunduğu câriyelere karşı müstes­nâ -ki bunlara karşı kınanmazlar-, iffetlerini koruyanlar..

31- Bunun ötesini arayıp arzu edenler (olursa), işte onlar (meşru’ sınırı) aşanlardır.

32- Emanetlerini ve verdikleri sözü yerine getirenler;

33- Şâhitliklerini dosdoğru ikame edenler;

34- Namazlarını (vakitlerinde) kılarak koruyanlar var ya,

35- İşte bunlar Cennetlerde ağırlananlardır.

İLGİLİ HADÎSLER

«Kişide (yer eden) en kötü şey, aşırı hırs ve onu (haktan, doğrudan) çekip koparan korkaklıktır. » (Ebû Dâvud/cihâd: 21- Ahmed: 2/302, 320)

«Allah yanında amellerin en sevimlisi, az bile olsa devamlı olanıdır. » (Buharî/libas: 43, rikak: 18- Müslim/misafirîn: 215, 218- Nesâî/kıble: 13- Ahmed: 5/146- 6/165, 268, 273)

İNSANIN MAYASINDA İHTİRAS VE BENCİLLİK VARDIR

«Şüphesiz ki insan, hırs­lı, açgözlü yaratılmıştır. Kendisine bir kötülük dokununca basar feryadı. Bir iyilik erişince de (kıskanır da onu başkasından) menʹeder. »

İnsan «helû’» yaratılmıştır. Bu tabir birkaç mânaya delâlet etmekte­dir:

a) Haris,

b) Aç gözlü, cimri ve bencil,

c) Gönlü dar, çığırtkan,

d) Sabırsızlık gösterip feryad-u fiğan eden..

Nitekim Cenâb-ı Hak bu tabiri kısaca şöyle açıklamaktadır: «Kendi­sine bir kötülük dokununca basar feryadı. Bir iyilik erişince de (kıskanır da onu başkasından) menʹeder. »

Anlaşıldığı gibi, insan zıd sıfatları kendinde toplayan çok ayrı bir can­lıdır. O, ne melek, ne de hayvandır; ama ikisiyle ilgili bazı sıfatları kendin­de taşıyan bambaşka bir yaratıktır.

Bu durumda hayatın canlılık ve hareket kazanabilmesi, kısa ömür için­de çok işlerin ve amellerin başarılabilmesi; atalet, tembellik, miskinlik gibi uyuşukluğa yer verilmemesi; aynı zamanda rekabet duygusunun gelişebil­mesi, ülkelerin bayındır hale getirilmesi için insanoğlunun mayasına hırs, bencillik, aç gözlülük, kıskançlık, acelecilik, aşırı derecede mal ve servet sevgisi gibi kötü, fakat kamçılayıcı sıfatlar da yerleştirilmiştir. İndirilen kitap, gönderilen peygamber; ilim ve iyi ahlâk bu sıfatları meşru sınırlar içinde tutmaya yönelik birer lûtuftur. Böyle olmasaydı insan direksiyonsuz veya freni patlamış bir araba gibi önüne geleni çiğner ve sert bir cisme çarpıncaya kadar felâketler zincirini birbirine eklemeye devam ederdi.

Nitekim dinden, dinî ahlâktan, ilim ve irfandan gerçek anlamda nasî­bini almamış muhterislerin toplumu nasıl kemirdiklerini; helâl ve haram hiç­bir sınır tanımadan seçtikleri maddî hedef ve amaca nasıl koştuklarını hergün görmekteyiz. Aileyi temelinden sarsan, toplumda güven ve kardeşlik duygularını tahrip edenler bunlardır.

DİN VE AHLÂK POTASINDA ŞEKİLLENENLER

«Ancak şunlar müs­tesnâ: Namaz kılanlar ve namazlarına devam edenler. Mallarında, muh­taç durumda olana, maldan yoksun bulunana belirli bir hak ayıranlar. He­sap ve ceza gününü doğrulayıp inananlar.. »

Kur’ân-ı Kerîm, insanoğlunun karakter yapısını belirleyip mayasındaki sıfatlardan birkaçını tarif ettikten sonra, onun meşru sınırlar içinde tuta­bilmek için şu sekiz sıfatla donatılmasının, bu doğrultuda ciddi şekilde eği­tilmesinin gereğini bildiriyor:

1- Cenâb-ı Hakkʹa karşı kulluğun en açık belirtisi olan namazı kılar­lar ve ona her hâl-ü kârda devam ederler.

Zira namaz denilen kutsal ibâdet, tahkikî imânın en tabii ve en faydalı ürünüdür. Allah ile kul arasında en işlek yol, en açık kapıdır. Aynı zamanda mü’minin miʹracı; Peygamber (A. S. ) Efendimizʹin gözünün aydınlığıdır.

Kişi imânla namazı birleştirip derin zevk aldığı zaman ihtiras ve ben­cilliğini frenleyip kendini meşru sınırlar içine alabilir. O bakımdan namaz ile emredilmeyen hiçbir peygamber yoktur.

2- Mallarından, muhtaç durumda olana, maldan yoksun bulunana belirli bir hak ayırırlar.

Bu, daha çok ileride, yani Medine’ye hicret edildiğinde emredilecek olan zekât, sadaka ve diğer adak, keffaret ve benzeri yardımları kapsa­maktadır. Allah’a dosdoğru imân namaz ve benzeri ibâdetlerle cilâlanınca merhamet duygusunu harekete geçirir ve böylece meşru kazancın bir bö­lümü fakir ve muhtaçlara yöneltilmiş olur. O sebeple de toplum yapısında sosyal adâlet işler duruma getirilir ve kardeşlik bağları daha da güç ka­zanır.

Sûrenin tamamı Mekkeʹde inmekle beraber zekât ve sadakayla ilgili bu âyetin Medine’de indiğini söyleyenler olmuştur. Allah daha iyisini bilir.

3- Hesap ve ceza gününü doğrulayıp inanırlar.

Şüphesiz bu tarz bir inanç, imânın şartlarından biri kabul edilir. Dün­ya hayatının amaç ve hikmeti ancak âhiret ve hesap kavramlarıyla biline­bilir. Yaşama düzeni böyle bir duygu ve inançla rayına oturtulabilir. Nef­sin aşırılıkları bununla önlenebilir. Ruhla beden, maddeyle mana arasında­ki denge ancak böyle bir itikadla gerçekleşebilir.

4- Rablarının azabından korkup içleri titrer..

Çünkü O’nun azabından büsbütün güven içinde kalınamaz. İnanan kişiler Oʹnun rahmetine geniş ümit bağladıkları gibi, azabından da korkar­lar. Bu korku ve endişe, onları helâl ve meşru sınırda tutmaya yarar; ihti­ras ve bencilliği disiplin altına alır.

5- İffet ve namuslarını korurlar.

Bu çizgide bulunan mü’minler sadece eşleriyle ve ellerinin altındaki cariyelerle yetinirler. Allahʹa ve âhirete dosdoğru imân onları hep bu sı­nırda tutar. Onlar zinanın büyük günah olduğunu ve İlâhî gazaba yol aç­tığını bilirler.

6- Emanetlerini ve verdikleri sözü yerine getirirler.

Emânete riâyet, verilen sözde sebat, mü’minin şiârıdır. Çünkü hak­ları korumak, kul hakkına el uzatmamak farz; bunun aksine bir tutum ve davranış büyük günahtır. Allahʹa ve âhiret gününe dosdoğru inanan müʹminler, bu anlayış içinde beşerî münasebetlerini sürdürürler ve bağlı bu­lundukları toplum ve cemaate her zaman güven havası estirirler. O ba­kımdan döneklik, vefasızlık, haklara saygısızlık, sözde sebat etmemek kâ­fir ve münafıklara yakışan huylardır. İslâm’ın güven ve kardeşlik pazarın­da bunların hiçbir zaman yeri, alıcısı ve satıcısı yoktur.

7- Şâhitliklerini dosdoğru yerine getirirler.

Zira mü’minler bilirler ki, şâhitlik daha çok kul hakkıyla içiçedir. O hak­ka tecâvüz, büyük günahlardandır ve ödenmedikçe, hak sahibiyle helâllaşılmadıkça affı mümkün değildir.

8- Namazlarını (vakitlerinde) kılarak korurlar.

İşlerinin çokluğuna, vakitlerinin azlığına bakmadan ezan sesine ku­lak verip namazı vaktinde kılarlar ve ona devam gösterirler. Bilirler ki, iş ve kazanç amaç değil, araçtır. İyi yolda kullanılırsa faydalıdır. Kötü yolda kullanılırsa, insanı hüsrana sürükleyip götürür. Allahʹa ibâdetin en güzel aynası olan namaz kalıcıdır, ruhu ve vicdanı besleyip geliştiricidir. Kıyâ­met günü bu kutsal ibâdet teraziyi doldurur. Âhirette ilk olarak namazdan sorulur. Kılanlar için yol açılır, kılmayanlar için uzun süre bekletilme emri verilir.

O bakımdan gerçek mü’minler namaz vakitlerini kaçırmamaya özen gösterirler. Çünkü doğuştan içlerinde gemi azıya alacak bir ihtiras ve mad­deye karşı aşırı bir istek duygusunun bulunduğunu bilirler ve ihmali ha­linde çok tehlikeli sonuçlar doğuracağını hesaba katarlar ve namazın bu duyguyu frenleyip iyiye, doğruya, fazîlete yönlendireceğine şüphe etmezler.

Böylece kendini bu sekiz sıfatla donatıp Allah’a kul olmanın çizgisinde tutanlar için âhiret gününde bu güzel amellerine karşılık cennetler hazır­lanmıştır ve amellerine uygun bir mükâfat olarak o cennetlerdeki devamlı ikrama mazhar olurlar.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle insan karakteri üzerinde duruldu ve imân eden­lerin feyizli amel ve ibâdetlerine karşılık ebedî kurtuluş va’dedildi. Sonra da gerçek mü’minlerin sekiz kadar özelliği konu edilerek mü’minler daha da iyi, yararlı amellere tahrîk ve teşvîkte bulunuldu.

Aşağıdaki âyetlerle, hakkı red ve inkâr edenlerin tutumuna değinili­yor ve dönüş yapmadıkları takdirde hem dünyada, hem de âhirette baş aşağı gelip rüsvay olacakları haber veriliyor.