Nahl Suresi 20-26. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَالَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ لَا يَخْلُقُونَ شَيْـًٔا وَهُمْ يُخْلَقُونَ اَمْوَاتٌ غَيْرُ اَحْيَٓاءٍ وَمَا يَشْعُرُونَ اَيَّانَ يُبْعَثُونَ اِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌ فَالَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ قُلُوبُهُمْ مُنْكِرَةٌ وَهُمْ مُسْتَكْبِرُونَ لَا جَرَمَ اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ اِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُسْتَكْبِرِينَ وَاِذَا قِيلَ لَهُمْ مَاذَا اَنْزَلَ رَبُّكُمْ قَالُوا اَسَاطِيرُ الْاَوَّلِينَ لِيَحْمِلُوا اَوْزَارَهُمْ كَامِلَةً يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَمِنْ اَوْزَارِ الَّذِينَ يُضِلُّونَهُمْ بِغَيْرِ عِلْمٍ اَلَا سَاءَ مَا يَزِرُونَ قَدْ مَكَرَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَاَتَى اللّٰهُ بُنْيَانَهُمْ مِنَ الْقَوَاعِدِ فَخَرَّ عَلَيْهِمُ السَّقْفُ مِنْ فَوْقِهِمْ وَاَتٰيهُمُ الْعَذَابُ مِنْ حَيْثُ لَا يَشْعُرُونَ

22.

Allah'ı bırakıp da taptıkları şeyler, yaratılmış olduklarına göre hiçbir şey yaratamazlar.

Diyanet İşleri

21.

Onlar, diri olmayan cansız varlıklardır! Ne zaman dirileceklerinin de şuuruna varamazlar.

22.

Sizin ilahınız tek bir ilahtır. Ahirete inanmayanların kalpleri bunu inkar etmekte, kendileri de büyüklük taslamaktadırlar.

23.

Şüphe yok ki Allah, onların gizlediklerini de, açığa vurduklarını da bilir. O, büyüklük taslayanları hiç sevmez.

24.

Onlara "Rabbiniz ne indirdi?" denildiği zaman, "Öncekilerin masalları" dediler.

25.

Böylece kıyamet gününde kendi günahlarını tam olarak, bilgisizce saptırdıkları kimselerin günahlarının da bir kısmını yüklenirler. Dikkat et, yüklendikleri ne kötüdür.

26.

Onlardan öncekiler de tuzak kurmuşlardı. Allah'ın azabı binalarını, temelinden gelip yıktı da tavanları başlarına çöküverdi ve azap kendilerine fark edemedikleri yerden geldi.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

20- Allahʹtan başka duâ ve ibâdet edip taptıkları (putlar) hiçbir şey yaratamazlar; kendileri yaratılıyorlar.

21- Onlar (o putperestler) ölülerdir; diri değildirler. Ne zaman diril­tilip kaldırılacakları bilincinde de değillerdir.

22- Sizin İlâhınız tek bir İlâhʹtır. Âhiretʹe imân etmeyenler ise, kalp­leri inkâr içindedir ve onlar (Allahʹa ve Âhiret’e imânı) gururlarına yediremezler.

23- Şüphesiz ki Allah onların gizlediklerini de, açıkladıklarını da bi­lir. Doğrusu O, büyüklük taslayanları sevmez.

24- Onlara, «Rabbiniz neler indirdi? » denilince, «eskilerin masalları­nı» derler.

25- (Bu tutum ve sözleriyle) kıyâmet günü, günah ve veballerini tas­tamam ve bir de bilgisizce saptırdıkları kişilerin günah ve veballerini yük­lenecekler. Dikkat et, yüklendikleri yük ne kötüdür!

26- Onlardan öncekiler de (peygambere ve İlâhî buyruklara karşı bu tarz) maksatlı plânlar kurmuşlardı. Bu yüzden Allah kurdukları planla­rına temelinden geldi (onu kökünden sarstı) da tavanları başlarına yıkılıp çöktü ve azâp onlara bilmedikleri bir yönden gelmiş oldu.

İNİŞ SEBEBİ

Mekkeli putperestlerden Okur-yazar olup bazı hikâye kitaplarını oku­yan Nadr b. Hâris, Hîre’ye yolculuk yaptığında orada Kelile ve Dimne ad­lı kitaba rastlamış ve alıp okumuş; bir kısım parçalarını halka anlatmak üzere iyice hazırlanmış. Mekke’ye döndüğünde, şehrin ileri gelenleriyle bir toplantı yaparak Kelile ve Dimneʹden bazı parçalar anlatmış ve kendisin­ce önemli saydığı kısımları okuduktan sonra şöyle demiş: «İşte Muham­med’in vahiy dediği şey, bunun gibi eskilerin masalları ve bir sürü uydurul­muş sözlerden başka bir şey değildir. »

Bunun üzerine 24. âyet inmiştir. (Tefsîr-i Kurtubî: 10/95, 96)

İLGİLİ HADÎSLER

«Kalbinde zerre ağırlığınca kibir ve gurur bulunan kimse Cennetʹe gi­remez. »

Bunun üzerine soruldu:

- Ey Allah’ın Peygamberi! Adam elbisesinin ve ayakkabılarının güzel olmasından hoşlanır, (bu da kibir sayılır mı? ).

- «Şüphesiz ki Allah güzeldir, güzelliği sever. Kibir ise, hakkı anlamsız saymak, onu görünce şaşkınlık göstermek ve insanları küçümsemektir. » diye cevap verdi. (Buharî/fiten: 13, tevhîd: 24, 36- Müslim/fiten: 52, 116- Ebû Dâvud/ libas: 26- Tirmizî/fiten: 17, ahiret: 10- İbn Mâce/mukaddeme: 9, zühd: 16, 37- Dâremî/mukaddeme: 8- Ahmed: 1/282, 296, 399, 412, 416, 451- 2/164, 166, 215- 3/12-17-4/151-5/198)

«Kim doğru yola dâvet ederse, ona uyanların sevâp ve mükâfatlarının bir misli kendisine verilir de bu onların hiçbirinin sevabından bir şey eksilt­mez. Kim de sapıklığa çağırırsa, ona uyanların günahlarının bir misli ken­disine yükletilir de bu onlardan hiç birinin günahlarından bir şey eksilt­mez. » (Ebû Dâvud/sünnet: 6- Tirmizî/savm: 81- imâmet: 52- Nesâî/zekât: 64 Taberânî/Kur’ân: 41- Ahmed: 2/380, 397, 505, 520-4/357, 359, 360)

PUTPERESTLERİN SONU

İnsanın kişiliğini sıfıra düşüren, onu insanlık şeref düzeyinden uzak­laştıran, yaratılışındaki amaç ve hikmet doğrultusundan saptıran bâtıl inançlardan biri, belki başta geleni, insan eliyle yontulup şekillendirilen put­ları ve heykelleri ilâh edinip tapması ve bazı önemli kişileri ilâhlaştırmasıdır.

Kur’ân bu haysiyet kırıcı, ruhları silik hale getirici, vakar ve saygın­lığı silici inancı kökünden yıkmak için 23 yıl ardı-arkası kesilmeyen müca­dele ortamını oluşturmuş, insan aklını doğruya çevirmek, hakkı hak olarak tanıtmak için en tesirli ve duyarlı belgeleri peşpeşe getirmiş; Allahʹın var­lığına, birliğine delâlet eden âyet ve delilleri kalplere ve kafalara işlememi­zi emretmiş; Allahʹın büyüklüğünü, kudretinin sınırsızlığını göstermek için yüzlerce ana fikirler, temel bilgileri beraberinde getirmiştir. Böylece Allah, Hz. Muhammedʹi (A. S. ) İlâhî bilgilerle donatıp bâtılın karşısına çıkarmış, inanan müʹminleri ebedî saadetle, İlâhî rıza ile müjdeleyerek serhatlerde at koşturmak suretiyle Allah’ın son mesajını kabile ve milletlere duyurma enerji ve kudretini vermiştir.

İşte bu sayede kurulan İslâm medeniyeti ve yükselip yayılan onun şanlı büyük devleti, insanlığa rahmet, ilim, ahlâk, fazîlet, adâlet ve me­deniyet ışığını ulaştırmış; böylece gerçek medeniyetin temelini atarak mil­letleri daldıkları derin uykudan uyandırmıştır.

Bu başarı, Kurʹân’ın İlâhî olduğunun bir belgesi, Hz. Muhammedʹin (A. S. ) hak peygamber olduğunun simgesidir. İslâm da insanlığın son ümi­di olarak Cenâb-ı Hakkʹın sönmeyen nurudur.

İlgili âyetle de bu gerçeklere ışık tutularak, putların ruhsuz, anlamsız, köksüz cisimler olduğu; hiçbir yaratma kudreti taşımadıkları, kendilerinin yaratılmış oldukları, sonra da insan eliyle şekillendirildikleri hatırlatılıyor ve bu kadar aklını, şuurunu, idrâkini kaybeden putperestlere «yaşayan ölü­ler» demenin çok yakışacağı belirtiliyor.

Zira insanoğlu akıl cevherini cehalet kılıfında tutuklar, sağduyusunu hissinin uydusu yapar, vicdanını nefsine satar, düşüncelerini bâtıl ile kö­reltirse, gerçekte o ruhu itibariyle ölmüş bir yaratıktan başkası değildir. Yeyip içen, uyuyup gezen, yaşlanıp ölen basit bir canlıdan farksızdır.

Ne zaman dirilip kalkacağını da bilmez ve buna inanmaz. Onun için sorumluluk duymaz, faziletten yana adım atmaz, insanlığın hayrına hiz­mette bulunmaz; hizmet etse bile, karşılığında yalnız dünyalık elde etme­yi arzular.

ALLAH VARDIR VE BİRDİR

«Sizin ilâhınız tek bir ilâhtır. »

İnsanı umutsuzluk burgacından, nefis bataklığından, İblisin telhisin­den kurtaran tek inanç, Allahʹın varlığına ve birliğine bilerek imân etmek­tir. Gerçekten bu, insana şeref, izzet, vakar, tevazu, hakseverlik, sorumlu­luk, adâlet ve şahsiyet kazandırır. Ruhu, nefsi, düşünce ve duyguları di­siplin altına alır ve her yönüyle insanı olgunlaştırıp Hakkʹın ve insanlığın hizmetine sevkeder.

Bunun sebebi açıktır. Şöyle ki: İnsanın kendisi, o bir olan Allah’ın en güzel ve en seçkin eseridir. Her organı ve ruhundaki bütün yetenekleri yü­ce yaratanın damgasını taşımakta ve Oʹnun varlığına tanıklık etmektedir. Bedenimizdeki her hücre, «Yaratanımız bir olan Allah’tır! » diyor. Dakikada 70-80 defa atan ve bir emme-basma tulumbasını andıran ve her atışında yaklaşık 200 gr. kan verip alan kalbimiz, «Beni bu güçte ve kudrette ya­ratan, yıllarca bu ağır yükü ustaca taşımama imkân veren Allah’ın şanı çok yücedir. » diyerek gaflet içinde gününü gün etmeğe çalışan sâhibini uyar­maktadır.

Bedenimizi oluşturan sayısı belirsiz hücrelerden her biri yüklendiği proğramı kusursuz yerine getirmekte, kalbi dokuyanlar kalbe, mideyi doku­yanlar mideye gitmekte, en küçük bir yanlışlığa meydan vermeden faali­yetlerini sürdürmektedirler. Böylece tirilyonlarca hücrenin bu faaliyetlerini organize edip düzenleyen ve kusursuz biçimde çalışmalarını sağlayan in­sanın kendisi midir? Hayır. Çünkü insan ne iç organlarına, ne de taşıdığı hücrelerden birine kumanda edememektedir. Hariçten başka maddî bir kuvvet mi bu sistemi organize etmektedir? Hayır, çünkü haricî bir mü­dahale bu anlamda mümkün değildir. O halde insan vücudunu yaratıp meydana getiren Allahʹın kurduğu plân ve proğramın kusursuz uygulan­ması söz konusudur.

Bu misalleri çoğaltmak mümkün. Ancak Allah’a imânın Âhiret’e de imâ­nı gerektirdiğini ve imânın diğer şartlarını da beraberinde taşıdığını unut­mamak gerekir. Çünkü Allah’ın varlığını, birliğini, kudretini bilip kabul eden kimse, O’nun bütün emirlerini de kabul etmedikçe gerçek müʹmin olamaz.

İnkârcılara gelince: Onların marazı, sahte kibir ve gururdur. Nereden, nasıl geldiğini düşünmeden büyüklük taslayan kişiler, sadece imân nîmet ve devletini kaybetmekle kalmazlar; Allah için dost edinme basketleri ol­madığı için dost edindikleri sahte dostlarını, ikbal günleri geride kalınca kaybetme bedbahtlığına uğrarlar. Cenâb-ı Hak, hayatını böylesine berbat edip onu imân cevherinden, hakkın rızasından mahrum edenleri hem sev­mez, hem doğru yola eriştirmez.

Kurʹân o gibilerinin portresini çizerken şu sözleri bir uyarı mahiyetin­de beyân buyuruyor: «Âhiret’e iman etmeyenler ise, kalpleri inkâr içinde­dir ve onlar (Allahʹa ve Âhiretʹe inanmayı) gururlarına yediremezler. »

Böylece ilgili âyetlerin delâletinden şunu anlıyoruz: Kendi varlığında­ki sanatın yüksekliğini, kurulan sistemin mükemmelliğini görmeyen ve an­lamayan kimselerin, Allah’ı bilip inanmaları pek düşünülemez. Çünkü in­san vücudu, kelimeyle ifade edilmesi mümkün olmayan çok yüce bir kud­retin eseridir. Her organı O’nun ismini taşımakta, her faaliyeti Oʹnun proğramını yansıtmaktadır.

KUR’ÂNʹA ESKİLERİN MASALLARI DİYENLER HEP YANILMIŞLARDIR

«Onlara: Rabbiniz neler indirdi? denilince, eskilerin masallarını, derler. »

Kur’ân’ın tam dokuz yerinde geçen «esâtirü’l-evvelîn», yani «eskilerin uydurma masalları» tabiri, Mekkeli müşriklerin, şaşkın putperestlerin iki vasfını ortaya koyuyor: Masalla gerçeği birbirinden ayırt edemiyecek ka­dar kültürsüz ve sonra da Kurʹânʹda cihanı aydınlatan, milletlerin haya­tının akışını değiştiren, en sağlam düzenin anahatlarını çizen, medeniye­tin temelini atan hakikatleri anlayamıyacak kadar bilgisiz ve aynı zaman­da hislerine mağlup olmuş, akıllarını kullanamıyacak kadar şartlanmış bir topluluk..

Günümüzde de Kur’ân’ı okuyup araştırma zahmetine katlanmayanlarla, sadece kuru meâlini okuduktan sonra «Kurʹân bu mudur? » diyenleri de görmekteyiz. Bunlar konuya objektif yönden eğilmeyen, bilimsel araş­tırma yapmayan, kulaktan dolma sığ bilgilerle yetinip yargıda bulunanlar­dır.

Kafalarını 1400 yıl öncesine çevirip o çağın ilim, kültür, medeniyet ve sosyal yapısına bir göz attıktan sonra onları Kurʹân’da bilimsel ölçüde­ki ana fikirlerle, temel bilgilerle, hukukî ve ahlâkî kurallarla karşılaştırsalardı, Kur’ânʹın her yönüyle İlâhî olduğunu, en kültürlü ve derin bilgiye sa­hip mükemmel bir âlimin böyle bir eser yazamıyacağını derhal anlar ve Allah’ın bu eşsiz eseri önünde eğilip secde etmekten başka bir yol olma­dığını idrâk ederlerdi.

Böylece Kur’ân her sûre ve âyetiyle insanların sağduyusuna seslene­rek şöyle diyor: Ben cehaletle, bilgisizlikle, küfürle, inatla, zulümle gelme­dim. İçimde sadece ilim, ahlâk, fazîlet, hakikat vardır. İki hayatı en doyu­rucu şekilde tanıtmak, Allah ile kulları arasındaki küfür ve madde engelle­rini kaldırmak, fizik ötesinden birçok hakikatleri haber vermek ve insana niçin yaratıldığının hikmetini öğretmek benim sanatımdır. O halde İlâhî be­yânlara «masal» damgasını vurmanızın tek sebebi cehaletiniz, geçmişe körükörüne bağlılığınız, kafanızdaki karanlığı parçalayamadığınızdır. Beni ciddi şekilde okumaz, içimdeki hakikatleri anlamaya çalışmazsanız, «Kıyâ­met günü, günah ve veballerini tastamam ve bir de bilgisizce saptırdıkları kişilerin günah ve veballerini yüklenecekler. Dikkat et, yüklendikleri yük ne kötüdür! » meâlindeki İlâhî azaptan kendinizi hiçbir suretle kurtaramaz­sınız.

İNKÂR VE CEHALET SADECE KILIF DEĞİŞTİRİR

«Onlardan öncekiler de (peygambere ve ilâhî buyruklara karşı bu tarz) maksatlı plânlar kurmuşlardı. »

İlgili âyetle tarihî bir gerçek ve cahil bir toplumun hakka karşı ölçüsüz tutumu dile getirilerek inkâr ve cehaletin temelde değişmediği, sadece kı­lıf değiştirmekte olduğu haber veriliyor. Âdem Peygamberʹden son peygam­ber Hz. Muhammed’e (A. S. ) kadar gönderilen her peygamberin iki aman­sız düşmanı olmuştur: Geçmişe körükörüne bağlılık, cehalet ve kinle bir­leşip bütünleşen inkâr..

O halde ortaya çıkan bir gerçeği, insanlığın hayrına yönelik bir haki­katı veya düşünceyi kabul ettirmenin yolu, benimsetmenin yöntemi, ciddi eğitim, köklü öğretimdir. Onun içindir ki, İslâm her konuda ilme kapı aç­mış, insan aklına geniş yer vermiştir. Kur’ânʹda sık sık «Olur ki aklınızı kul­lanırsınız», «Artık aklınızı kullanmaz mısınız? », «İyi düşünebilen bir millete öğüttür» gibi cümlelere yer verilmesinin asıl sebebi işte budur.

HAKKIN NURUNU KARARTMAK İSTEYENLER

İç ve dış dünyamızı aydınlatan hakkın ışığını söndürmek isteyenler hiçbir çağda başarıya erişememişlerdir. Çünkü hak ve ondan yana olan­lar er-geç üstün gelirler. Bu Allah’ın bir va’didir ki, değişmez. Yeter ki ina­nanlar Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin metoduyla hareket etmiş olsunlar. Çünkü toplumu haktan yana eğitip yetiştirmek, sabır, ferağat, fedakârlık, bilgi, kültür ve her şeyin üstünde sarsılmaz bir imân ister. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ile ashabı bu sıfatları en kâmil anlamda kendilerinde toplamış bulunuyorlardı.

Kurʹân-ı Kerîmʹde sözünü ettiğimiz sonuç şöyle belirtilmektedir: «On­lardan öncekiler de (peygambere ve İlâhî buyruklara karşı bu tarz) mak­satlı plânlar kurmuşlardı. Bu yüzden Allah kurdukları plânlarına temelinden geldi (onu kökünden sarstı) da tavanları başlarına yıkılıp çöktü ve azâp on­lara bilmedikleri bir yönden gelmiş oldu. »

Yıkılan devletlerin, silinen milletlerin, çöken imparatorlukların çoğu, Allah’ın milletlerin hayatıyla ilgili câri sünnetine uymadıklarının kurbanı ol­muşlardır. Son Sasanî İmparatoru Yezdgerd lllʹün akibeti ve Roma impa­ratorluğunun son dönemleri birer ibretli örneklerdir.

Verilen mesaj nedir?

Mekkeli putperestlerin sonlarının yaklaştığı, Hz. Muhammedʹin (A. S. ) yaymakla görevli bulunduğu İslâm Diniʹnin başarıya erişeceği ve böylece bâtılın, ahlâksızlık ve zorbalığın baş eğip zillete uğrayacağı, hakkın ise bütün sadelik ve kutsallığı ile ikbal basamaklarında yükseleceği müjdele­niyor.

Hemen ilâve edelim ki, tarihin her dönem ye çağında hak ile bâtıl, doğ­ru ile eğri, iyi ile kötü mücadelesinin sürüp gittiği ve gideceği, o bakım­dan dünyanın ne iyilerden, ne de kötülerden boş kalmayacağı hatırlatılı­yor ve bunun için üzülmenin gereği olmadığı; ama haktan yana ciddi, azim­li hizmetlere ihtiyaç bulunduğu vurgulanıyor.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, ancak Allah’ın ibâdete lâyık olduğu, Oʹndan baş­kasını ilâh edinenlerin yürüyen ölüler oldukları bildirildi. Kur’ân’ı eskilerin masalları şeklinde tanımlayanların, dönüş yapmadıkları takdirde dünyada da, âhirette de başaşağı getirilecekleri belirtildi ve böylece inkâr ve az­gınlık içinde ruhlarını ve vicdanlarını silik ve ölgün hale getiren kâfirlerin hemen her çağda aynı şarlatanlıkları yaptıkları, aynı herzeleri savurduk­ları hatırlatılarak müʹminlerin sabırlı olmaları tavsiye edildi ve hakkın er- geç başarıya erişeceği müjdelendi.

Aşağıdaki âyetlerle, inkâr ve haksızlığı benimsediği halde ölenlerin âhirette, inandıkları putları göstermeleri emredileceği hatırlatılıyor; içle­rinden aklı erenlerin, o günün rüsvaylık olduğunu anlayıp kâfirlerin zillete uğrayacaklarını itiraf edeceklerine dikkatler çekiliyor. Böylece dünyada ömür sermayesini bâtılı savunmakla geçirenlerin âhiretlerini azâba çevire­cekleri haber veriliyor.