MEÂLİ:
16- Hayır, şafakʹa (güneş battıktan sonra ufukta beliren kızıllık veya ondan bir süre sonra beliren sarılığa) yemin ederim.
17- Geceye ve (insanlarla hayvanların dinlenmeleri için) derleyip topladığına da yemin ederim.
18- Derlenen dolun aya da yemin ederim.
19- Ki sizler şüphesiz kademeli hayat safhalarında halden hale geçeceksiniz.
20- O halde onlara ne oluyor da inanmıyorlar?!
21- Kurʹân onların karşısında okunduğu zaman secde etmezler.
22- Secde etmek şöyle dursun, küfre saplanıp kalanlar (Hakkʹı) yalanlamaya devam ediyorlar.
23- Halbuki Allah, onların içlerinde neleri gizlediklerini çok iyi bilir.
24- Artık sen, onları elem verici bir azâpla müjdele!.
25- Ancak imân edip iyi-yararlı amellerde bulunanlar için bitmez- tükenmez mükâfat vardır.
İLGİLİ HADÎSLER VE RİVAYETLER
İbn Abbas (R. A. ), «Leterkebünne tabakan ân tabakın» âyetini, «Bir halden diğer bir hale geçiş» şeklinde yorumlarken, «terkebu» fiilindeki (b) harfini fetha ile okumuş ve hitabın Hz. Muhammedʹe (A. S. ) olduğunu belirtmiş ve şu mânaya delâlet ettiğini ilâve etmiştir: «Müşriklere karşı senin için zafer ve üstünlük gerçekleşecek; o kadar ki en güzel ve en mutlu sonuç senden yana oluşacaktır. Artık inkârcı müşriklerin seni yalanlamasına ve küfürde ısrar etmesine üzülme. » (Bilgi için bak: Lübabu’t-te’vîl: 4/364)
Resûlüllâh (A. S. ) buyurdu:
«And olsun ki, sizden önceki milletlerin yollarına (kültür ve ahlâklarına, yaşayış hallerine) karış karış, zira’ zira’ uyacaksınız. O kadar ki onlar keler deliğine girseler siz de o deliğe girmeye özeneceksiniz. Onlardan biri eşiyle cadde ve sokakta cinsel temasta bulunsa, siz de öyle yapmaya çalışacaksınız. » (Buharî/enbiya: 50, i’tisam: 14 - Müslîm/ilim: 6 - İbn Mâce/fiten: 17 - Ahmed : 2/327, 450, 511 - 3/84, 89, 94)
Bunun üzerine râvî diyor ki: «Biz, Peygamber’e (A. S. ); Onlar Yahudîlerle Hıristiyanlar mıdır? » diye sorduk. Cevap verdi: «Ya başka kim (olabilir)? »
Râfiʹden yapılan rivâyete göre, adı geçenin şöyle dediği tesbit edilmiştir:
«Ebû Hüreyre (R. A. ) ile birlikte akşam namazını kıldım. (İzaʹs-semâu’n- şakkat) sûresini okudu ve secde etti. Ben ona: «Bu ne secdedir? » diye sorduğumda, dedi ki: «Bu secdeyi Ebûʹl-Kasım (Hz. Muhammed A. S. )ın arkasında namaz kılarken (Onunla beraber) yaptım ve o günden beri Ona kavuşuncaya kadar devam etmekteyim ve edeceğim.. » (Müslim/mesâcîd: 110)
ŞAFAK’A, GECEʹYE VE AY’A YEMİN EDİLMESİ
«Hayır, şafakʹa (güneş battıktan sonra ufukta beliren kızıllık veya ondan bir süre sonra beliren sarılığa) yemin ederim.. »
İnsanın ruhlar âlemiyle dünyası, doğumuyla ölümü, kabriyle âhireti ve hesap vermesi ile varacağı yer arasında değişik merhale ve hallerden geçeceği konu edilirken bu merhalelerin önemi üzerinde durularak üç şeye yemin edilmektedir:
a) Güneş battıktan sonra meydana gelen şafağa,
b) Yeryüzüne yayılıp dağılan canlıları toplayıp yatak ve inlerine; mesken ve yuvalarına dönmelerini sağlayan geceye,
c) Tamamlanıp dolunay haline gelen aya..
Zira insan ve dolayısıyle diğer canlıların hayatında bu üç olayın yeri ve tesiri oldukça önem taşır. Aynı zamanda her biri Allahʹın varlığının ve birliğinin delili; kâinatta insan hayatından yana mutlak bir düzenin kusursuz işlediğinin belgesi kabul edilir.
Güneşin batı ufkunda batmasıyla gerek beliren kızıllık, gerekse ayın ondan aldığı ışığı yansıtması, hem dünyanın yuvarlak olduğunu, hem batıdan doğuya doğru döndüğünü, hem de güneşin etrafında elips çizerek döndüğünü göstermektedir. Bu hız saniyede 30 km.dir. Farzedelim bu hız saniyede 15 veya 60 km. olsaydı; aynı zamanda dünyamızın güneşe olan uzaklığı bugünkünden farklı bir durum arzetseydi yaşamamız mümkün olmaz ve belki de hayat diye bir hareket kalmazdı.
Dünyamızın uydusu olan ayın bize uzaklığı yaklaşık 385. 000 km. değil de 80. 000 veya daha az bir yakınlıkta olsaydı, med ve cezir (gel-git) olayı öylesine kuvvetli olurdu ki, deniz seviyesinin altında bulunan bölgeler ve ülkeler su istilasına uğrar, dağlar da süratle aşınırdı ve bundan başka birtakım anormallikler vücuda gelir, mevcut denge ve düzen bozulabilirdi.
Görüldüğü gibi, sözü edilen üç olayla dünyamızda ölçülü, hesaplı bir düzenleme ve sağlam bir dengelemenin hakim bulunduğu anlaşılmış oluyor.
ŞAFAK VE FIKHÎ YÖNÜ
Şafak, genellikle güneşin batmasından sonra ufukta beliren kızıllıktır. Fakîh müctehidlerden bir kısmına göre ise, kızıllıktan sonra beliren beyazlık veya ona yakın sarılıktır. Bu açıdan ve iki ayrı yorumdan hareketle müctehidler akşam ve yatsı vakitleri hakkında farklı tesbitlerde bulunmuşlardır:
a) İmam Evzâî, İmam Şâfiî, İmam Ebû Yusuf, İmam Ebû Sevr, İmam Ahmed ve İshâk’a göre: Güneş battıktan sonra akşam namazının vakti girer ve ufukta beliren kızıllık kayboluncaya kadar devam eder. Kızıllığın kaybolmasıyla akşam namazının vakti çıkmış olur ve yatsı namazının vakti girmiş bulunur.
Sözü edilen imamlar bu konuda, ashab-ı kirâmdan Ömer, İbn Mes’ûd, İbn Abbas, Enes, Katade, Câbir b. Abdillah ve İbn Zübeyrʹin (Allah hepsinden râzı olsun) görüş ve reylerine dayanarak ictihadda bulunmuşlardır.
b) İmam Ebû Hanîfeʹye göre: Kızıllıktan sonra beliren beyazlık söz konusudur. O bakımdan akşam namazının vakti, kızıllıktan sonra beliren beyazlığın kaybolmasına kadar devam eder. Beyazlığın kaybolmasıyla akşam vakti sona erer, yatsı vakti başlar.
İmam Ebû Hanîfe bu konuda daha çok Ebû Hüreyre ile Ömer b. Abdilazizʹin görüş ve içtihadını tercîh etmiştir. Ayrıca İbn Ömerʹin de aynı görüş ve ictihadda olduğu rivâyet yoluyla sâbit olmuştur.
İmam Kurtubî birincilerin görüş ve içtihadının ihtiyar edilmeye muvafık bulunduğunu belirterek ashab-ı kirâmdan çoğunun görüşünü tercîhte fayda bulunduğunu söylemiştir.
Aynı zamanda müctehid fakîhlerden bir kısmı, kızıllıktan sonra beliren beyazlığın hiç kaybolmadığını ileri sürerek «şafak»ın, beliren kızıllık olduğunda isabet bulunduğuna dikkat çekmişlerdir.
HALDEN HALE GEÇİŞ
«Ki sizler şüphesiz kademeli hayat safhalarında halden hale geçeceksiniz. »
Âyette geçen «terkebünne» fiilini İbn Ömer, İbn Mes’ud, İbn Abbas, Ebû Âliye, Mesrûk, Ebû Vâil, Mücâhid, Nehaî, Şaʹbî, İbn Kesîr, Hamza ve Kessâî (veya Kissaî) «terkebenne» şeklinde (b) harfini üstün olarak okumuşlardır. Böylece fiil çoğula değil, tekile hitap anlamını taşımakta ve muhatabının da Hz. Muhammed (A. S. ) olduğu bir yorum olarak ortaya çıkmaktadır. Şöyle ki:
a) Ya Muhammed! Elbette sen tabaka tabaka gökleri aşacaksın; derece derece, rütbe rütbe yükseleceksin ve böylece Allah’a daha çok yaklaşmış olacaksın.
b) Ya Muhammed! Göklerin, Allah’ın vasfettiği inşikak, gül rengini alma, kitap formaları gibi üstüste gelme, erimiş yağ haline dönüşme gibi değişik hallerine şâhit olup onları merhale merhale aşacaksın; öyle ki Cenâb-ı Hak, kıyâmet olayıyla meydana gelecek bu değişikliklerin birer misalini gösterecek..
c) Ya Muhammed! Yüklendiğin ve tebliğiyle emrolunduğun kutsal dâvâyı kademeli şekilde yayıp başarıdan başarıya adım atarak ilerleyeceksin.
Sözünü ettiğimiz fiili «terkebünne» yani (b) harfinin ötresiyle okuyanlara göre; şu mana ve yorumlar ortaya çıkmaktadır:
a) Ey insanlar! Sizler hilkat kanunu gereği birçok hal ve safhaları aşıp gelişmektesiniz. Önce nutfe, sonra kan pıhtısı görünümünde, sonra et parçası şeklinde, sonra da şekillenen bir cenîn olarak kademe kademe oluşmaktasınız.
b) Hayatın çeşitli kademe ve safhalarını aşacaksınız; sıkıntılı, neşeli; başarılı, başarısız; ümitli, ümitsiz günlerle ve durumlarla karşılaşıp yolunuza devam edeceksiniz.
c) Dünya hayatından, kabir âleminden ve safhalarından; kıyâmetin şiddetinden, hesabın düşündürücü ve korkutucu döneminden geçeceksiniz.
Böylece hayatımızın kabre ve ikinci hayata uzanan yolunun düz olmadığına işâret edilmekte ve bunu değiştirmenin mümkün olamıyacağına değinilmektedir.
Âyette ayrıca insan hayatının çok farklı ve değişik kademelerle dolu olduğu; doğumla ölüm noktaları arasında birçok zıtların bulunduğu dolaylı şekilde bildirilmektedir. Gelişip büyüme, okuyup olgunlaşma, zenginleşip fakirleşme, yükselip alçalma, kazanıp kaybetme gibi karşıtların hep bu yol üzerinde bizleri beklediği bir gerçektir. Şüphesiz bunların hepsi de bizi Allah’a çağırmakta ve iki hayat arasında sağlam bir köprü kurmamızı ilhâm etmektedir.
Zira her safha bütün özelliğiyle mutlâk kudretin proğramını yansıtmakta ve her şeyin «Allah! » dediğini fısıldamaktadır. Yeter ki anlayan kalpler, akleden ve düşünen kafalar, idrâk eden gönüller bulunsun..
20, 21, 22. âyetlerle insanın bu yeteneklerine işâretle inkârın makul bir yanı ve dayanağı bulunmadığına atıf yapılıyor ve inkârcı nankörlerin tutumu hayretle karşılanıyor: «O halde onlara ne oluyor da inanmıyorlar?! »
KUR’ÂN’I OKUYUP ANLAMAK HAKK’A SECDEYİ GEREKTİRİR
«Kurʹân onların karşısında okunduğu zaman secde etmezler. Secde etmek şöyle dursun, küfre saplanıp kalanlar (Hakkʹı) yalanlamaya devam ediyorlar. »
Cenâb-ı Hak, insanoğlunun aklını harekete geçirip doğruya yöneltmek üzere iki önemli belgeye dikkat çekiyor: Biri, kâinattaki düzen, denge ve hesap; diğeri ise ilâhî kelâm olan Kur’ân’dır.
Kurʹân hem lafzı, hem de mânasıyla İlâhîdir. Her âyetiyle ve hükmüyle insanı iki âlemde mutlu ve bahtiyar kılacak özellik arzetmektedir. Taşıdığı sistem ve hükümlere, ahlâkî kurallara, ilmî esaslara, temel bilgilere ve ana fikirlere ihtiyaç devamlıdır. O bu yönleriyle de fizikle metafizik olayları birleştirip bütünleştirmekte ve insanoğluna hep doğruyu, iyiyi, yararlı olanı telkîn edip fazîletin ve adâletin bütün yollarını açmaktadır. Böylece Kurʹân, insanın muhtaç bulunduğu bütün hüküm ve kuralları, mânevî gıda ve ebedî feyiz ve rahmetleri beraberinde taşımakta kusursuz ve erişilmez bir kitaptır.
O bakımdan Allah’ın bu mükemmel ve her yönüyle insandan yana indirdiği kitabı okuyup da secde etmemek elde değildir. Ancak Hakkʹa arkasını dönüp katı inkâr ve tuğyan içinde bulunan maddecilerin bu paha biçilmez cevheri anlamaları pek düşünülemez.
Cenâb-ı Hak, kullarının selâmetinden yana kendi zât-i ulûhiyetine yakışanı yapmış ve bütün sebepleri harekete geçirerek onlara yardımcı olmuştur. Gerisi insanın idrâk ve irfanına, insaf, izʹân ve vicdanına bırakılmıştır.
Artık kendini belirlenen imân ve irfan çizgisine getirmeyenler, şüphesiz büyük bir haksızlığa kapı açmış durumdadırlar; kendi kendilerine zulmetmekte, kendi ruhlarını ilâhî feyiz ve rahmet gıdasından mahrûm bırakmaktadırlar. Dönüş yapmadıkları ve o vaziyette öldükleri takdirde cezaları, elim bir azaptır. 24. âyetle bu husus açıklanmakta ve son uyarılardan biri daha yapılmaktadır.
Sözünü ettiğimiz hakikatleri akıl ve ilim yoluyla idrâk edip Allahʹa dosdoğru imân düzeyinde sâlih amellerde bulunan ve her iki hayatın birbirini tamamladığında şüphe etmiyen mü’minlere gelince: Onlar için dünyada gönül huzuru ve yatışkanlığı; âhirette ise bitmez tükenmez hayırlar ve saadetler vardır. Bu, bir vaadi İlâhîdir ki, mutlaka gerçekleşir. Çünkü o müʹminler İlâhî tâlimat dahilinde bir hayat sürmüş ve Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin sünnetine uygun yaşamışlardır.
25. âyetle insanlara bu müjde verilmekte ve sâlih amellerin Allah yanındaki üstün kıymetine işâret edilmektedir.
Unutmayalım ki, insanın yaratılmasının ve dünyaya getirilmesinin tek sebep ve hikmeti budur. Başka bir yol ve dayanak aramak boş ve anlamsızdır. Allahʹtan başka güvenilip dayanılan şeyler de fâni ve neticesizdir. Mal, mülk, servet, makam, şöhret, fiziksel kuvvet hep eğretidir. Bunlar fazîlet çizgisinde tutulup ilâhî düzene göre kullanıldığı nisbette faydalıdır. Aksi halde bir yığın vebal hazırlamaktan başka bir şeye yaramaz..
Artık kim kendini hidâyet sınırına getirirse, Cenâb-ı Hak onu doğruya ve gerçeğe lâyık görür. Kim de bu sınırdan uzakta kalırsa, kendi heves ve şehevî duygularıyla başbaşa kalıp kısa bir süre eğlenip ömrünü tüketir. Tüketince de arkasında hiçbir fazîlet ve hayır izi bırakmadan, sırtında da kabûs misali ağır vebal ve günah yükü bulunduğu halde bütün nîmetleri, feyiz ve rahmetleri kaybetmiş olur.