Abese Suresi 17-22. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

قُتِلَ الْاِنْسَانُ مَا اَكْفَرَهُ مِنْ اَيِّ شَيْءٍ خَلَقَهُ مِنْ نُطْفَةٍ خَلَقَهُ فَقَدَّرَهُ ثُمَّ السَّبِيلَ يَسَّرَهُ ثُمَّ اَمَاتَهُ فَاَقْبَرَهُ ثُمَّ اِذَا شَاءَ اَنْشَرَهُ

20.

Kahrolası (inkarcı) insan! Ne nankördür o!

Diyanet İşleri

18.

Allah, onu hangi şeyden yarattı?

19.

Az bir sudan (meniden). Onu yarattı ve ona ölçülü bir şekil verdi.

20.

Sonra ona yolu kolaylaştırdı.

21.

Sonra onu öldürdü ve kabre koydu.

22.

Sonra, dilediği vakit onu diriltir.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

17- Kahrolası (inkârcı azgın) insan ne de nankördür!.

18- Allah onu hangi şeyden yaratmıştır?

19- Nutfe (sperma)dan yaratmış da (en güzel biçimde) takdîr et­miştir.

20- Sonra da (yaşayıp geçinme, anlayıp inanma) yolunu ona kolay­laştırmıştır.

21- Sonra onu öldürüp kabre koymuştur.

22- Sonra dilediği zaman onu diriltip kaldırır.

İLGİLİ HADÎSLER

«Toprak insanoğlunun her şeyini yeyip tüketir; ancak kuyruk soku­mundaki (bilyamsı) kemiği değil. »

Bunun üzerine soruldu: «Kuyruk sokumundaki kemik nedir? » Cevap verdi: «Hardal tanesi gibidir ki, ondan neşʹet ettirilip (yaratılacaksınız). » (Buharî/tefsîr: 3/39, 1/78- Müslim/fiten: 141, 143- Ebû Dâvud/sünnet: 22-Nesâî/cenâiz: 117- İbn Mâce/zühd: 32- Taberânî/cenâiz: 49- Ahmed: 2/322. 428, 499-3/28)

Aynı hadîs bazı değişik lâfızlarla da rivâyet edilmiştir. Onlardan biri de şöyledir: «İnsanın her şeyi çürür, ancak kuyruk sokumundaki kemik çü­rümez. (İnsan tekrar) ondan yaratılır ve hilkat ondan oluşup terekküp eder. »

Açıklama:

Kuyruk sokumundaki bilyamsı küçücük kemik, bir bakıma insanın nü­vesini teşkîl etmekte ve onun mikro modelini taşımaktadır. Ancak bu ke­mik toprakta çürümese bile, ateşte yanıp kül olabilmektedir. Bu durumda insan tekrar ondan nasıl oluşturulup yaratılacaktır? Aslında o kemikteki mikro model kaybolmamaktadır. Belki ışın veya havaya dönüşerek varlığı­nı sürdürebilmektedir. Şüphesiz ondaki sırrın hakikat ve mahiyetini bugün­kü bilgi ve tecrübelerimizle bilmemiz mümkün değildir. Ama Resûlüllâh (A. S. )ın sahîh hadîsine inanıyoruz.

İNSAN ÇOK NANKÖRDÜR

«Kahrolası (inkârcı azgın) insan ne de nankör­dür! »

Bu genel anlamda bir kural değildir. Ama insanın mayasında biraz da nankörlük karışımı vardır. İmân ve irfan tezgâhında şekillenmiyenler bu karışımın belirgin hale gelmesiyle Rablarına karşı nankörlük ederler.

Gerçekten insanın ruhî ve bedenî yapısı her yanıyla ve tezahürüyle yüce bir kudretin, eşsiz ve benzersiz bir yaratanın varlığına ve birliğine delâlet etmektedir. Kurulan vücut mekanizması, en hassas elektronik ci­hazın da ötesinde ve üstünde kıyas kabul etmez bir maharetle çalışmak­ta ve kendi kendini onarmaktadır. Her gün insan vücudu ölen milyonlarca hücrenin yerine yenilerini imal edip sevketmekte; açılan bir yarayı kapa­mak için hücre sevkiyatı aralıksız devam etmektedir. Diğer yandan yapısı aynı kimyevî maddelerden oluşan hücrelerin yüklendikleri proğram ise çok değişiktir. Kimi kalbe, kimi beyne, kimi tırnağa, kimi ciğerlere gönderil­mektedir. Her biri yüklendiği proğram gereği, yapılacak olanı kusursuz yerine getirmekte ve en küçük bir yanlışlığa meydan vermemektedir.

Soğuk bir mevsimde ısı derecesi sıfırın altında bile olsa, burnumuz­dan aldığımız soğuk hava henüz ciğerimize ulaşmadan + 35, 36 dereceye yükselmekte ve bu ameliye sürüp gitmektedir. Burundan geçip mukusları aşıncaya kadar insan vücudunun ısısıyla aynı dereceye yükselen hava, ci­ğerimize bir zarar vermemekte ve arzulanan hizmeti yerine getirmektedir.

Verdiğimiz birkaç misal acaba tesadüflerin oluşturduğu bir düzenle­me midir? Bu mümkün müdür? İşte insan kendi hılkatındaki bu mükem­mel işleyişe baktığı ve Cenâb-ı Hakkʹın yüksek sanatının eşsizliğini kendi vücut yapısında gördüğü ve organların çalışma sistemindeki inceliği idrâk ettiği nisbette O sonsuz ve sınırsız yüce kudreti tanıyabilir. Tanıdıkça da kendi mahviyet ve aczini müşahede etme seviyesine gelir. Böylece inkâr ve nankörlük yurdundan, imân ve şükür iklimine sürʹatle geçerek Hakkʹa kul olma bahtiyarlığına erişir. Kendindeki ezelî kalem çizgisini, kudret fır­çasının rengini göremiyen, anlayamayan kimse ise, Allah’ı bilip tanımaz. O’nu tanımayınca da aşırı nankörlük kaftanına bürünerek gününü gün et­meye çalışır.

Onun için konumuzu oluşturan âyette insanoğlunun şu beş harikayı anlayıp kavraması, hikmetine nüfuz edip inanması istenmektedir:

1- Nutfeden yaratılması,

2- Biyolojik, fizyolojik ve kimyasal kanunlar düzeyinde tekâmül edip ana rahminde insan şekline girmesi,

3- Yaşayıp geçinmesinin, anlayıp inanmasının bütün yollarının açık tutularak kolaylaştırılması,

4- Ölüp toprağa intikal etmesi,

5- Günü gelince diriltilip ikinci hayata kaldırılması..

Birinci maddede, erkeğin cinsiyet hücresiyle kadının yumurta hücre­sinin birleşmesi ve kaynaşan hücrelerin ana rahminde tutunarak akıl üstü bir maharet ve enerjiyle yeni bir canlı meydana getirinceye kadar binlerce defa bölünmesi ve öylece çoğalması söz konusudur.

İkinci madde ile, döllenmiş yumurtanın gelişmeye yüz tutmasına, 40- 45 günde insan şekline girmesine işâret ediliyor.. Hücrelerin bir misline katlanıp çoğalmasıyla spermanın özüne ve kadının yumurta hücresine, -hilkat kanunu gereği- çizilen insan modeli böylece belirginleşiyor. Tıpkı toprağa atılan tohumun hücresine nakşedilen kocaman ağacın en küçük modelinin şartları ve ortamı müsait bulunca çatlayarak filizlenmeye yönel­mesi gibi..

Üçüncü maddede, yerkürenin insanoğlunun yaşamasına uygun bütün şartları ve imkânları kendinde taşıyarak yaratıldığına işâret ediliyor.

Su, toprak, hava, güneş ve yeraltı ile yerüstü kaynaklarının biraraya getirilmesiyle insan hayatına elverişli ortam doğuyor.

Aynı zamanda herşeyi yaratan Allah’ı anlayıp tanımak için her türlü imkân seferber edilmiş ve insana bunun için birtakım yetenekler veril­miştir.

Dördüncü ve beşinci maddelerde, insan bedeninin dünyadaki mevcut ortam ve şartlara göre yaratıldığı; âhiret âlemindeki hayat şartları ta­mamen değişik olduğu için, ruhunun girip yerleştiği bu ilk bedenle âhi­rette yaşama şansının bulunmadığı hatırlatılıyor. O bakımdan dünyaya ait bedenin ölmek suretiyle o değişme gününe hazırlanmasının gereğine işâ­ret ediliyor.

İşte bu da ezelde düzenlenip insandan yana hazırlanmış bir kanundur ki, şaşması, hatâ yapması veya gecikmesi söz konusu değildir. Bizi, hiçbir misal ve modelimiz yokken yaratan Cenâb-ı Hak, misalimiz ortada durur­ken ikinci hayata diriltip kaldıramaz mı? Bedenimizi oluşturan element­leri harekete geçirip onu oluşturamaz mı? İç ve dış organlarımızdaki te­nasüp ve oluşma özellikleri her yanıyla Allahʹın yaratmadaki eşsizliğini göstermiyor mu? Bütün bunlar ortada dururken ve her biri O’nun varlı­ğının şâhidi bulunurken inkâra sapmanın, nankörlük etmenin mâkul bir ya­nı var mıdır? Hem Cenâb-ı Hakkʹın varlığını ve birliğini isbât eden binler­ce delil ve belge gözlerimizin önünde bulunduğu halde, Oʹnun yokluğuna delâlet eden hiçbir delil ve belge yokken, Oʹnu inkâr etmenin anlamı ne olabilir?

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, insanoğlunun her iki hayatını aydınlığa kavuş­turacak olan Kur’ân’a ilgisiz ve bilgisiz kalmak, nankörlüğün tâ kendisi; İlâhî hitaptaki mutlak anlamda mutluluk vaadeden gerçeği anlamamak ve­ya ona kulak tıkamak en aşağı derecedeki gafletin belirtisi olduğuna de­ğinildi. Arkasından akla malzeme vermek için insanın yaratılışındaki saf­halardan birkaçına temas edilerek yol gösterildi.

Aşağıdaki âyetlerle, insanoğlunun İlâhî emirleri lâyıkıyla yerine geti­remediği konu ediliyor. Arkasından ona verilen nîmetlerden sekiz kadarı üzerinde durularak vicdanlara sesleniliyor.