MEÂLİ:
20- Bilin ki, dünya hayatı oyun ve eğlenceden, süsten, aranızda övünme ve böbürlenme aracı olmaktan; mal ve evlâdı çoğaltma yarışından ibarettir. Bu, ekini ziraatçıların hoşuna giden yağmura benzer. Sonra o ekin kurur da onu sararmış görürsün. Sonra da çer-çöp hâline gelir. Âhiretʹte şiddetli azap ve Allah’tan bol bağışlama ve hoşnutluk vardır. Dünya hayatı ise, aldatıcı bir yararlanma ve geçimlikten ibârettir.
21- Rabbınızdan bol bağışlanmaya ve eni gökle yer genişliği gibi olup, Allahʹa ve Peygamberine imân edenlere hazırlanan Cennet’e koşuşup yarışın. Bu, Allahʹın öylesine büyük ve geniş lütfu, bol ihsanıdır ki dilediğine verir. Allah, büyük lutûf ve ihsân sâhibidir.
İLGİLİ HADÎSLER
«Cennette bir değneğin işgal edeceği yer, dünyadan ve ondaki mevcut şeylerden daha hayırlıdır. » (Buharî/cihâd: 23, bed’i-halk: 8, rikak: 2- Tirmizî/fezâil-i cihâd: 17, 25- tefsîr: 3, 56)
«Cennet size ayakkabınızın bağcığından daha yakındır. Cehennem de öyle.. » (Buharî/rikak: 29- Ahmed: 1/387, 413, 442)
«Muhacirlerin fakirleri dediler ki: «Ya Resûlellah! Çokça mal sahipleri ecirlerle, yüksek derecelerle ve kalıcı nimetlerle gittiler. » Peygamber (A. S. ) onlara: «Neymiş o ecirler ve dereceler» diye sorunca, onlar şu cevabı verdiler: «Bizim namaz kıldığımız gibi zenginler de namaz kılıyor, oruç tuttuğumuz gibi, onlar da oruç tutuyor, ama onlar sadaka veriyor, biz veremiyoruz; onlar köle azâd ediyor, biz edemiyoruz. »
Bunun üzerine Resûlüllâh (A. S. ) onlara şöyle buyurdu: «Sizi bir şeye irşâd edeyim mi ki, onu işlediğiniz zaman kendinizden sonrakilerin önüne geçmiş olursunuz ve hiçbir kimse sizden daha üstün olamasın, ancak sizin işlediğiniz gibi işleyen müstesnâ? Her (farz) namazın arkasından 33ʹer defa tesbih, tekbîr ve tahmîdde bulunursunuz. »
Râvî diyor ki: Fakir muhacirler dönüp şöyle dediler: «Mal sahibi olan kardeşlerimiz bizim yaptığımızı duyup onlar da öyle yaptılar. » Resûlüllâh (A. S. ) onlara: «Bu, Allahʹın bir fazl-u keremidir ki dilediği kimseye verir. » buyurdu. (Buharî/ezân: 155, daavat: 17- Müslim/mesacid: 142, zekât: 53- Ebû Dâvud/vitir: 24- İbn Mâce/ikamet: 32- Dâremî/salât: 90- Ahmed: 2/238- 5/167, 168)
DÜNYA HAYATININ ANLAM VE HİKMETİ
«Bilin ki, dünya hayatı oyun ve eğlenceden, süsten, aranızda övünme ve böbürlenme aracı olmaktan; mal ve evladı çoğaltma yarışından ibarettir. »
Yukarıdaki âyetle dünya hayatının bir bakıma anlam ve hikmeti dört madde halinde özetlenmekte ve gönül bağlamaya değer olmadığına işâret edilmektedir:
1- Çocukların sokakta veya boş bir arsada toplanıp oynadığı ve akşam olunca da yaptıkları şeyleri yıkıp evlerine döndükleri gibi, dünya hayatı da iyi düşünebilenlere göre böylesine bir oyuncaktan ve oyalanmaktan başka bir şey değildir. Ömrün akşamı olunca her şeyi yüzüstü bırakıp âhiret evine göç edilmekte ve dünyalıktan her şey başkalarına bırakılmaktadır.
2- Eğlenceli vakitler geçiren, eğlendirenleri hayranlıkla seyreden kimseler de saat dolunca, oyalanıp neşelendikleri sahneyi bırakıp evlerine dönerler. Gerçek anlamıyla ve hikmetiyle dünya hayatı bundan farksızdır. Onu kendine amaç ve hedef seçenler, bir süre zevklerini, iştihalarını tatmine çalışırlar, gönüllerince eğlenip keyiflenirler; henüz tam tadını almadan, sonuca varmadan, zevkine doymadan kabir kapısına gelip dayanırlar.
3- Kız çocukları nasıl birtakım süs eşyasıyla oyalanıp avunurlarsa, dünyanın hemen her nîmeti, âhirete inanmayanlar için avundurucu birer süsten ibârettir. İnananlar için ise, her nîmet, Allah’ı ve âhireti hatırlatan ayrı bir belge ve delildir.
4- Dünya hayatı, onu tek hedef seçenler için övünme ve böbürlenme aracı kabul edilir. Oysa her şey fâni, Allah ise bâkidir. Övünmeye vesîle olan şeylerden bir bir ayrılmak mukadderdir. Geriye iyilik ve kötülükten başka bir şey kalmaz.
Her gün kabir çukuruna indirdiğimiz ölüler Kur’ân’ın bu beyânının açık misâlleri ve kesin delilleri değil midir?
MAL VE EVLÂDIN ÇOKLUĞUYLA ÖVÜNMELER
Cenâb-ı Hak, dünya hayatıyla ilgili nefis bir misal vermektedir: Ziraatçıların hoşuna giden yemyeşil ekin çok geçmeden sararıp çer çöp haline gelir.
İnsan hayatıyla, yeryüzünde yetişen bitkiler arasında kurulan bu benzerlik, çok düşündürücü bir teşbihtir ki her yanı ve yönüyle uyarıcı ve yönlendiricidir.
Mevsimi gelince umutla beklenen yağmur yağar, yeryüzü kabarıp taşıdığı tohum ve kökleri harekete geçirir; derken bitkiler yeşerip boy vermeye başlar. İlâhî kudret plânını görmeyen ve hangi ellerin bunları harekete geçirdiğini idrâk etmiyen maddeci sapıklar: «Doğa cömert davranıp yüzümüzü güldürdü» diyerek bol nîmete kavuşacaklarını düşünürler ve böbürlenirler. Çok geçmeden yemyeşil bitki örtüsü sararır ve ardından kuruyup çer-çöp haline gelir. O halde yeşilliği, güzelliği devam etmeyip kurumaya mahkûm olanla yetinmeyip, hiç solmayacak, hep taze kalacak ebedî nîmetlere erişmek için ciddi şekilde çalışıp hazırlanmak daha akıllıca sayılmaz mı? Hem bitkilerin canlı bir hayattan sonra sararıp ölmesi bir gerçeği haber vermiyor mu? Onu öylesine bir proğrama bağlayan yüce kudret insan hayatını başı boş mu bırakmıştır? Bu mümkün müdür?
Böylece dünya nîmetlerini gerçek amaca ulaşabilmek için meşru yoldan kazanmak mutlaka faydalıdır. Bunun aksine bir yol izlemek nefsin tuğyanını kamçılamaktan başka bir şeye yaramaz.
Sonuç olarak âyetin delâletinden öğreniyoruz ki, insan hayatı da bitkilerinki gibi üç dönemden ibarettir: Çocukluk, gençlik ve yaşlılık.. Bu kadar değişken ve çabuk yıpranan bir ömür gerçek anlamda mutluluğa ermiş sayılmaz. Ancak o her dakika ve dönemiyle İlâhî tâlimat doğrultusunda değerlendirildiği takdirde gerçek mutluluğa yönelmiş olur.
İlgili âyetle bu incelik ilhâm edilmektedir. Aynı zamanda kişilerin kendi dünyalarını anlayıp değerlendirdikleri nisbette paylarını alabileceklerine kapalı şekilde atıfta bulunulmaktadır. Öyle ki, ömrün sonu ya ilâhî rahmet ve mağfiretle, ya da şiddetli azaba kapı açarak noktalanır.
Şüphesiz dünya hayatı bütün hikmet ve felsefesiyle âhiret hayatına hazırlanma ve yaratılışın anlamını öğrenip kavrama dönemidir. Bütün nîmetleri bu hazırlanmaya yardımcı araçlardır. Onu, sözü edilen hikmetin dışında anlamak ve değerlendirmek ise, aldatıcı bir geçimliğe sonsuz ve gerçek hayatı feda etmek olur.
GÖKLE YER GENİŞLİĞİ KADAR BİR CENNET
«Rabbınızdan bol bağışlanmaya ve eni gökle yer genişliği gibi olup, Allah’a ve Peygamberine imân edenlere hazırlanan cennete koşuşup yarışın.. »
İlâhî rahmetin tezahürü olan Cennet’in büyüklüğü hakkında kısa bilgi veriliyor. Ancak burada «semavat» denilmiyor da bunun tekili olan «semâ» deniliyor. Müfessirlerin çoğuna göre, tekil olarak kullanılan «arz»a karşılık «semâ»da tekil kullanılmıştır. Bize nisbetle yerkürenin fevkinde olan ve onu her tarafından kuşatan «Dünya Seması» kasdedilmiş olabilir. Şüphesiz bugünkü teknik imkânlarla da bu semanın sınırlarını belirlememiz mümkün değildir. Yedi semânın mevcudiyeti nass-ı Kurʹân ile sâbittir. Bizim görebildiğimiz yıldızların birinci semayı oluşturduğunu söylememiz bir yorumdan öteye geçmez.
Âyetten çıkaracağımız sonuç şu olabilir:
Cennet Arş’ın altındadır, yani Arş ona tavan görünümündedir. Arş’ın büyüklüğü ise, yedi kat göğü aşmaktadır. Aynı zamanda beşer ilminin ve teknik imkânların erişemiyeceği kadar uzaktadır.
Kürsî konusuna gelince: Arş’tan sonra en büyük varlıktır. Nitekim Bakara Sûresi’nde geçen «Âyetüʹl-Kürsî»nin tefsîrinde Kürsîʹnin yedi kat gökten ve yerden geniş olduğu belirtilerek gereken açıklama yapılmıştır. Cennetler ise, Kürsî’den sonra üçüncü derecede bir büyüklük arzetmektedir. Cennetliklerden herbir kişiye gözünün görebileceği genişlikte yurt verileceğine bakılırsa, bu saadet yurdunun ne kadar büyük olduğunu rahatlıkla anlarız.
Günün gelişen tekniğiyle, bırakın Cennet’in bu kadar geniş olup olamıyacağı tartışmasını, dünyadan milyarlarca defa büyük olan yıldızlar tesbit edilmekte ve kâinatın ne kadar çok büyük olduğu hakkında birtakım ip uçları verilmektedir.
İşte böylesine geniş ve ferah Cennet, Allah’a ve Peygamberine dosdoğru imân edenler için hazırlanmıştır. Ölümlü bir dünyada çok kısa bir ömürle bu sonsuz saadet yurduna lâyık olabilmek için sâlih amellerde bulunmak ve İlâhî beyân düzeyinde fazîletli bir hayat sürmek gereklidir. O bakımdan Cenâb-ı Hak, böylesine mutlu bir âleme yüzü ak, vicdanı temiz, kalbi arınmış bir halde erişebilmek için ilâhî mağfirete yönelmemizi ve yarışırcasına bir gayret içinde olmamızı emir ve tavsiye etmektedir.
ALLAHʹA VE PEYGAMBERİNE İMAN YETERLİ MİDİR?
Hadîd Sûresi 19. âyette Allah’a ve Peygamberine imân edenlerin iki özelliği üzerinde durulmakta ve onlar için mükâfat ve nur hazırlandığı bildirilmektedir. Konumuzu oluşturan 21. âyette ise, büyüklüğü gökle yer kadar olan Cennetʹin Allahʹa ve Peygamberine imân edenler için hazırlandığına dikkat çekiliyor.
İman’ın altı şartı söz konusu olduğu halde, bunlardan yalnız ikisini gerçekleştirmek yeterli midir? Âyetin zahirî delâletinden bunun yeterli olduğu anlaşılıyorsa da, gerçek mâna bu zahirin çok üstündedir. Zira Allah’a ve Peygamberine imân, gerçekte imânın diğer bütün şartlarını ve şubelerini kapsamakta ve beraberinde taşımaktadır. Öyle ki, Allahʹa ve Peygamberine dosdoğru imân, Allah ve Peygamberinin va’dettikleri, haber verdikleri her şeye imânı gerektirir de hepsi bir bütünlük arzeder. O bakımdan bir kısmına inanmak, bir kısmına inanmamak, tümüne inanmamak demektir.
İmân ve eriştireceği sonsuz mükâfat, şüphesiz ki Allahʹın fazl-u keremi, lûtf-u inâyetidir ki onu dilediğine verir. Kul kendi akıl ve irâdesiyle hakkı arayıp bulmaya çalışırsa, Allah’ın hidâyeti ondan yana tecelli eder. Kendini böyle bir imkân ve irâde sınırına getirmeyenlere ise, hidâyet kapısı açılmaz. Zira sünnetullahın gereği olan tecelliler değişmez. Bazı istisnaî olaylar bu sünnetin değiştiğine delâlet etmez. O halde insanın, akıl ve irâdesiyle gerçeğe yönelmesi ve beşer için konulan sınıra kadar çaba sarfederek gelmesi, İlâhî meşiet doğrultusunda hidâyet, lütuf ve inâyete mazhar kılınmasına vesîle olur.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, dünya hayatının kısa süreli bir geçimlikten ibâret olduğu çok duyarlı ve anlamlı çizgileriyle belirtildi. Gerçek hayatın Cennet’te olduğuna ve insanın da o hayat için yaratıldığına atıf yapılarak ilâhî mağfirete yönelmemiz emredildi.
Aşağıdaki âyetlerle, kâinatın çok mükemmel bir plâna göre yaratıldığı ve proğramlandığı şekilde hareketini sürdürdüğü belirtiliyor. Aynı zamanda meydana gelecek her olayın önceden tesbit edilip ana kitaba yazıldığına değinilerek, Allahʹın her şeyden haberli bulunduğuna işâret ediliyor. Bu gerçek karşısında elden çıkana üzülmemenin, elde edilene fazla sevinmemenin, her iki olayın da geçici olduğunu bilmenin gereği vurgulanıyor.