Maide Suresi 20-26. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِهِ يَاقَوْمِ اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ جَعَلَ فِيكُمْ اَنْبِيَٓاءَ وَجَعَلَكُمْ مُلُوكًا وَاٰتٰيكُمْ مَا لَمْ يُؤْتِ اَحَدًا مِنَ الْعَالَمِينَ يَاقَوْمِ ادْخُلُوا الْاَرْضَ الْمُقَدَّسَةَ الَّتِي كَتَبَ اللّٰهُ لَكُمْ وَلَا تَرْتَدُّوا عَلٰٓى اَدْبَارِكُمْ فَتَنْقَلِبُوا خَاسِرِينَ قَالُوا يَامُوسَىٰ اِنَّ فِيهَا قَوْمًا جَبَّارِينَ وَاِنَّا لَنْ نَدْخُلَهَا حَتّٰى يَخْرُجُوا مِنْهَا فَاِنْ يَخْرُجُوا مِنْهَا فَاِنَّا دَاخِلُونَ قَالَ رَجُلَانِ مِنَ الَّذِينَ يَخَافُونَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمَا ادْخُلُوا عَلَيْهِمُ الْبَابَ فَاِذَا دَخَلْتُمُوهُ فَاِنَّكُمْ غَالِبُونَ وَعَلَى اللّٰهِ فَتَوَكَّلُوا اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ قَالُوا يَامُوسَىٰ اِنَّا لَنْ نَدْخُلَهَا اَبَدًا مَا دَامُوا فِيهَا فَاذْهَبْ اَنْتَ وَرَبُّكَ فَقَاتِلَا اِنَّا هٰهُنَا قَاعِدُونَ قَالَ رَبِّ اِنِّي لَا اَمْلِكُ اِلَّا نَفْسِي وَاَخِي فَافْرُقْ بَيْنَنَا وَبَيْنَ الْقَوْمِ الْفَاسِقِينَ قَالَ فَاِنَّهَا مُحَرَّمَةٌ عَلَيْهِمْ اَرْبَعِينَ سَنَةً يَتِيهُونَ فِي الْاَرْضِ فَلَا تَأْسَ عَلَى الْقَوْمِ الْفَاسِقِينَ

20.

Hani Musa, kavmine demişti ki: "Ey kavmim! Allah'ın, üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani içinizden peygamberler çıkarmıştı. Sizi hükümdarlar kılmıştı ve (diğer) toplumlardan hiçbirine vermediğini size vermişti."

Diyanet İşleri

21.

"Ey kavmim! Allah'ın size yazdığı kutsal toprağa girin. Sakın ardınıza dönmeyin. Yoksa ziyana uğrayanlar olursunuz."

22.

Dediler ki: "Ey Musa! O (dediğin) topraklarda gayet güçlü, zorba bir millet var. Onlar oradan çıkmadıkça, biz oraya asla giremeyiz. Eğer oradan çıkarlarsa, biz de gireriz."

23.

Korkanların içinden Allah'ın kendilerine nimet verdiği iki adam şöyle demişti: "Onların üzerine kapıdan girin. Oraya girdiniz mi artık siz kuşkusuz galiplersiniz. Eğer mü'minler iseniz, yalnızca Allah'a tevekkül edin."

24.

Dediler ki: "Ey Musa! Onlar orada bulundukça, biz oraya asla girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin gidin, onlarla savaşın. Biz burada oturacağız."

25.

Musa, "Ey Rabbim! Ben ancak kendime ve kardeşime söz geçirebilirim. Artık bizimle, o yoldan çıkmışların arasını ayır" dedi.

26.

Allah, şöyle dedi: "O halde, orası onlara kırk yıl haram kılınmıştır. Bu süre içinde yeryüzünde şaşkın şaşkın dönüp dolaşacaklar. Artık böyle yoldan çıkmış kavme üzülme."

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

20- Musa kendi kavmine bir ara şöyle demişti: Ey kavmim! Allahʹın size olan nîmetini hatırlayın; hani içinizden peygamberler çıkardı, sizi hü­kümdarlar (hür insanlar) yaptı ve milletlerden hiç birine vermediğini size verdi.

21- Ey kavmim! Allah’ın size yazıp takdîr ettiği Arz-ı Mukaddes (Kut­sal yer)e girin; gerisin geri arkanıza dönmeyin, sonra zarara uğramış ola­rak dönersiniz.

22- Ey Musa, dediler; doğrusu orada çok zorba bir millet vardır; on­lar oradan çıkmadıkça elbette biz girmiyeceğiz; eğer oradan çıkarlarsa, (o zaman) biz gerçekten girebiliriz.

23- (İlâhî buyruğa muhalefetten) korkup Allah’ın kendilerine (sağ­lam bir imân ve irfan) nîmetini sunduğu iki adam (çıkıp) dediler ki: On­ların üzerine kapıdan giriş yapın; bir defa girdiniz mi, artık şüpheniz ol­masın ki siz üstünsünüzdür. Eğer inanmış kişilerseniz, Allah’a güvenip da­yanın.

24- Onlar (yine) ey Musa! dediler; o zorbalar orada oldukça biz ke­sinlikle giremeyiz. Sen Rabbinle git de ikiniz (onlarla) savaşın, biz burada otururuz.

25- Musa dedi ki: Ey Rabbim! ben ancak kendimle kardeşime sâ­hip bulunuyorum; artık bizimle Allah yolundan çıkıp yozan bu kavmin ara­sını ayır.

26- (Allah ona: ) şüphesiz ki o kutsal yer onlara kırk yıl haram kı­lınmıştır. (Çöl) yerinde şaşkın perişan dolaşıp duracaklar. Sen artık Allah yolundan çıkan bir millet için tasalanma..

TARİHÎ YÖNÜ

«Ey kavmim! Allah’ın size yazıp takdîr ettiği Arz-ı mukaddes (kutsal yer)e girin . »

Kurʹân ilgili âyetlerle, Musa Peygamberin mukaddes yere dönmeleri için İsrâîloğullarıʹnı harekete geçirmek istediğini, onları bu hususta tatmin edebilmek için de Allah’ın ötedenberi İsrâiloğullarıʹna sunduğu ve bun­dan sonra sunacağı, fakat diğer milletlere o ölçüde vermediği nimetleri bir bir hatırlatmayı ve verilecek olanlarını müjdelemeyi uygun bir çare ola­rak ileri sürdüğünü açıklıyor. Her boydan seçilen ve sayıları on ikiyi bu­lan kabile başkanlarından söz sahiplerinin -iki tanesi müstesnâ olmak üzere- savaşa karar veremediklerine dokunularak nankörlüğün, ahde ve­fasızlığın kötü örneklerini ortaya koyduklarına dikkatleri çekiyor. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, bir de Musa’yı yalnız bırakıp, «Sen ve Rabbin gidip o zorbalarla savaşın.. » diyerek Sünnetullah’ı hiç ama hiç bilmedik­lerine işârette bulunuyor ve o yüzden kırk yıl çölde şaşkın ve perişan do­laşıp aşağılanma cezâsını hak ettikleri belirtiliyor.

Tevrat’ta da bu konuya geniş yer verilmiş ve detaylı bilgi sunulmuş­tur. Önemli bölümleri naklederek son Kitabʹın Tevrat’ın değişmiyen kısım­larını tasdik, değişen kısımlarını tashîh ettiğini okurlarımızın bilgisine su­nuyoruz:

«Ve Rab Musa’ya söyleyip dedi: İsrâiloğulları’na vermekte olduğum KENÂN diyarını çaşıtlasınlar diye adamlar gönder. Her biri SIPTALARI arasında reis olarak, her atalar sıptı için bir adam göndereceksin. Musa, RABBİN emrine göre PARAN Çölünden onları gönderdi. »

«Gidenler kırk gün bittikten sonra memleketi çaşıtlamaktan döndü­ler ve anlatıp dediler: Bizi gönderdiğin diyara vardık ve gerçek süt ve bal akıyor ve onun meyvesi budur. Ancak memlekette oturan kavm kuvvetlidir ve şehirler istihkâmlı ve çok büyüktür, hem de orada ANAK Oğullarını gördük. Güney tarafından AMALEK oturuyor ve dağlıkta HİTTÎLER ve YEHUSÎLER ve AMORİLER oturuyorlar ve denizin yanında ER­DEN (Ürdün) kıyısı boyunca KENÂNLILAR oturuyorlar. »

«Ve Kaleb Musa’nın önünde kavmi susturup dedi: Hemen çıkıp orayı ele geçirelim; çünkü buna her halde kudretimiz vardır. Fakat ken­disiyle beraber çıkan adamlar dediler: O kavma karşı çıkmağa kudretimiz yoktur; çünkü onlar bizden kuvvetlidirler. Ve çaşıtlamış oldukları memleket hakkında İsrâiloğulları’na fena haber getirip dediler: Çaşıtlamak için içinden geçtiğimiz memleket, ahalisini yiyen bir memlekettir ve için­de gördüğümüz bütün halk uzun boylu adamlardır. Ve orada Nefilimden olan Anak oğullarını, Nefilimi gördük ve kendi gözümüzde biz çekirgeler gibi idik ve onların gözünde de öyle idik. » (Tevrat; Sayılar: 13/1-30)

«Ve bütün cemaat seslerini yükseltip bağırdılar ve kavm o gece ağ­ladı ve bütün İsrâiloğulları Musa’ya karşı ve Harunʹa karşı söylendiler ve bütün cemaat onlara dediler: Keşke Mısır diyarında ölse idik! Yahut keş­ke bu çölde ölse idik! Ve kılıçla düşelim diye RAB niçin bizi bu diyara gö­türüyor? Kadınlarımız ve çocuklarımız ganimet olacaklar; Mısırʹa dön­mek bizim için daha iyi değil mi? »

«Ve birbirine dediler: Kendimize birini baş edelim ve Mısır’a dönelim. O zaman Musa ile Harun bütün İsrâiloğulları cemaatinin cumhuru önün­de yüzüstü düştüler. Ve memleketi çaşıtlamış olanlardan NUN oğlu Yeşu’ ve YEFUNNE oğlu Kaleb esvaplarını yırttılar ve bütün İsrâiloğulları cema­atine söyleyip dediler: Çaşıtlamak için içinden geçtiğimiz memleket çok, çok iyi bir memlekettir. Eğer Rab bizden razı olursa, o zaman bizi o diya­ra getirecek ve onu bize verecektir; bir diyar ki süt ve bal akıyor. Ancak RABBE karşı isyân etmeyin ve siz o memleketin kavminden korkmayın.. »

«Ve RAB Musaʹya dedi: Ne vakte kadar bu kavm beni hor görecek? Ve aralarında yapmış olduğum bütün alâmetlere rağmen ne vakte kadar bana imân etmiyecekler? » (Tevrat / Sayılar: 14/1-10)

«Ve RAB, İsrâiloğulları’nın bana karşı olan söylenmelerini işittim. Onlara de: RAB diyor: Varlığım hakkı için, bana söylediğiniz gibi, gerçek size öyle edeceğim, leşleriniz bu çölde düşecek ve sizden bütün sayılan­lar, sayınıza göre bana karşı söylenen yirmi yaşında ve ondan yukarı olanlar, gerçekten size, orada sizi oturtmağa yemin ettiğim diyara, YE­FUNNE oğlu KALEB’den ve NUN oğlu YEŞUʹdan başkası giremiyeceksiniz.

Fakat size gelince: sizin leşleriniz bu çölde düşecek ve çocuklarınız kırk yıl çölde çoban olacaklar ve leşleriniz çölde telef oluncaya kadar si­zin sadakatsizliğinizi taşıyacaklar. » (Tevrat / Sayılar: 14/26-32)

Kur’ân ve Tevrat’ın olayla ilgili açıklamaları dışında birçok efsaneler anlatılmış ve tefsirlerimizden bir kısmı onlara yer vermiştir. O tür efsane­ler temsili de olsa anılmaya değmez. Hele Kur’ân ki sadece hakikatleri açıklayan bir İlâhî beyândır, onun açıklama ve yorumunda ancak gerçek­lere yer vermemiz gerekmektedir. Aksi bir yol saygısızlık olur.

Biz konuyla ilgili belgeleri Tevratʹtan naklederken de sadece lüzum­lu noktaları dikkate aldık. Tamamını nakletmeyi gereksiz gördük. Ancak şunu belirtelim ki, Tevratʹta altı yedi sahifeyi kaplayan bir olay, Kurʹânʹda birkaç cümleyle özetlenmiştir. O kadar ki, o birkaç cümleyle İsrâiloğulla­rıʹnın imân ve irfan derecesi, Allah ve Peygamber buyruklarına karşı say­gı ve bağlılık ölçüleri, savaştan korktukları için savaştan daha beter bir hayata sürüklendikleri rahatlıkla anlatılmıştır. Şüphesiz ki bu da Kurʹânʹın az kelimeyle çok mâna ifade etme muʹcizelerinden biridir.

SAVAŞMASINI BİLMİYEN BİR MİLLET SULH VE ESENLİK İÇİNDE YAŞIYAMAZ

«Gerisin geri arkanıza dön­meyin; sonra zarara uğramış olarak dönersiniz. »

Musa Peygamber, Allah’ın vaʹdettiği mukaddes topraklar, Allahʹa baş kaldırıp isyân halinde bulunan imânsız zorbaların elinden alındığı tak­dirde gerçek hürriyetin, bağımsızlığın, izzet ve şerefin başlayacağını, Mı­sır’da geçirilen kölelik ve aşağılanma devrinin biriktirdiği acıların unutu­labileceğini, zaferin de ancak inananlardan yana tecelli edeceğini İsrâ­iloğulları’na çok duyarlı bir ifadeyle anlattı. Sonra da daha nice peygam­berler ve kudretli devlet adamlarının İsrâîloğullarıʹndan çıkacağını, pey­gamberlik gözleriyle tesbit edip onlara müjdelemişti. Fakat ne çare, du­rumu yerinde inceliyen ve Tevratʹın tabiriyle zorbaların ülkesini çaşıtlıyanların on ikisinden onu, düşmanın çok kuvvetli olduğunu, kendilerinin onlar yanında çekirgeler gibi önemsiz ve güçsüz kaldıklarını abartarak söyleyince, bir anda İsrâiloğulları’nın morali bozulmuş, zayıf olan imânla­rı büsbütün zayıflıyarak aktivitesini kaybetmişti. Bu yüzden Mısırʹdan çık­tıklarına pişman olmuş, esareti, köleliği savaşa tercîh etmişlerdi. Çünkü onlara göre, hep hazıra konmalılar, hep İlâhî kudretten hiçbir emek orta­ya koymadan yardım görmelilerdi. O kadar ki, Musa ve Harun Peygam­berlere karşı saygısızlık gösterdiler ve onları bu yüce davâda yalnız bı­raktılar. Böylece işin ciddiyetini ve İlâhî emrin amaç ve hikmetini kavra­yamadılar veya kavramak istemediler. Düşünmediler ki savaşa cesaret etmiyen bir milletin sulh ve huzura, hürriyet ve bağımsızlığa kavuşması mümkün değildir. Kendilerini kölelik kaydından, daha doğrusu Firʹavnʹa tapınma aşağılığından kurtarmak için ciddi mücadeleler veren Musa Pey­gamberin başarısının sağlam bir imâna bağlı bulunduğunu düşünemedi­ler. Sünnetullah’a, milletlerin hayatıyla ilgili İlâhî kanunlara karşı geldiler ve yine ilk tokatı bu kanundan yediler. Kırk yıl çölde şaşkın perişan do­laştılar. Tevrat’ın deyimiyle leşleri çölde düşüp kaldı. Evlâtları, onların bu hatasının cezâsını çekti. Şerefle ölmesini bilmedikleri için zilletle can ver­diler.

Kurʹân çok önceleri gelip geçen bu dramatik olayı neden sergilemiş­tir? Elbetteki boşuna değil, tarihî bir olayı gereksiz yere nakletmek Kurʹân’ın yüce hikmet ve metoduyla bağdaşamaz. O halde naklettiği özlü nok­talarla son dine inananlara şerefli, hür ve müstakil yaşamak için müstes­nâ bir metot sunmakta ve bunu beş madde halinde gözler önüne sermektedir:

1. İleride Allahʹın sunacağı göz ve gönül doldurucu nimetlerini düşü­nerek, ciddi bir hazırlık devresine girilmesinin gereğini bilmek ve inan­mak,

2. Allahʹa imân edenleri kendi öz yurtlarından uzaklaştıran veya ezip pısırıklaştıranlara karşı bilinçli bir mücadele vermek için bir kadro oluş­turmak ve günün şartlarına göre çok sistemli bir strateji uygulamak,

3. Yine günün şartlarına göre hareket edip zorbalardan yılmamak ve her türlü tedbire baş vurup insan gücünün ve irâdesinin ulaşabileceği en son noktaya ulaşmaya çalışmak ve sonra da Allah’a güvenip dayanmak,

4. Meseleyi sadece lidere bırakıp, «siz Allah ile dâvanızı olumlu so­nuca eriştirmek için birleşip düşman ile savaşın» şeklinde düşünmenin başarısızlığın ilk ve son adımı olduğunu bilmek,

5. Büyük dâvaların büyük himmetler, üstün gayretler ve fedakârlıklar istediğini unutmamak; meseleye bu açıdan bakıp hizmete koyulmak.. Ni­tekim müʹminlerin on yıllık Medine dönemi böyle bir iman ve şuurla yoğ­rulup başarılarla dopdoludur. İstiklâl mücadelemiz ve Çanakkale zaferi­miz de böyle bir imanın başardığı şeref tablolarıdır.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle Kitap ehlinin İslâm’a karşı besledikleri kin ve haset açıklandı. Bu doğrultuda duygusal davranmanın onları küfre kadar sürüklediğine atıflar yapıldı.

Aşağıdaki âyetlerle kıskançlık, haset ve kinin insanı su-i kast ve kar­deş kanı akıtacak kadar şuursuz kıldığı belirtiliyor ve buna Âdem Pey­gamberin iki oğlu arasında geçen olay misal veriliyor.