Neml Suresi 20-33. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَتَفَقَّدَ الطَّيْرَ فَقَالَ مَا لِيَ لَا اَرَى الْهُدْهُدَ اَمْ كَانَ مِنَ الْغَائِبِينَ لَاُعَذِّبَنَّهُ عَذَابًا شَدِيدًا اَوْ لَا۬اَذْبَحَنَّهُٓ اَوْ لَيَأْتِيَنِّي بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ فَمَكَثَ غَيْرَ بَعِيدٍ فَقَالَ اَحَطْتُ بِمَا لَمْ تُحِطْ بِهِ وَجِئْتُكَ مِنْ سَبَاٍ بِنَبَاٍ يَقِينٍ اِنِّي وَجَدْتُ امْرَاَةً تَمْلِكُهُمْ وَاُو۫تِيَتْ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ وَلَهَا عَرْشٌ عَظِيمٌ وَجَدْتُهَا وَقَوْمَهَا يَسْجُدُونَ لِلشَّمْسِ مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ اَعْمَالَهُمْ فَصَدَّهُمْ عَنِ السَّبِيلِ فَهُمْ لَا يَهْتَدُونَ اَلَّا يَسْجُدُوا لِلّٰهِ الَّذِي يُخْرِجُ الْخَبْءَ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَيَعْلَمُ مَا تُخْفُونَ وَمَا تُعْلِنُونَ اَللّٰهُ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ قَالَ سَنَنْظُرُ اَصَدَقْتَ اَمْ كُنْتَ مِنَ الْكَاذِبِينَ اِذْهَبْ بِكِتَابِي هٰذَا فَاَلْقِهْ اِلَيْهِمْ ثُمَّ تَوَلَّ عَنْهُمْ فَانْظُرْ مَاذَا يَرْجِعُونَ قَالَتْ يَاأَيُّهَا الْمَلَؤُا اِنِّٓي اُلْقِيَ اِلَيَّ كِتَابٌ كَرِيمٌ اِنَّهُ مِنْ سُلَيْمٰنَ وَاِنَّهُ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ اَلَّا تَعْلُوا عَلَيَّ وَأْتُونِي مُسْلِمِينَ قَالَتْ يَاأَيُّهَا الْمَلَؤُا اَفْتُونِي فِي اَمْرِي مَا كُنْتُ قَاطِعَةً اَمْرًا حَتّٰى تَشْهَدُونِ قَالُوا نَحْنُ اُو۬لُوا قُوَّةٍ وَاُو۬لُوا بَأْسٍ شَدِيدٍ وَالْاَمْرُ اِلَيْكِ فَانْظُرِي مَاذَا تَأْمُرِينَ

20.

Süleyman, kuşlara göz atıp yokladı ve şöyle dedi: "Hüdhüd'ü niçin göremiyorum? Yoksa kayıplara mı karıştı?"

Diyanet İşleri

21.

"Bana (mazeretini gösteren) apaçık bir delil getirmedikçe kesinlikle onu ağır bir şekilde cezalandıracağım, ya da kafasını keseceğim."

22.

Derken Hüdhüd çok beklemedi, çıkageldi ve (Süleyman'a) şöyle dedi: "Senin bilmediğin bir şey öğrendim. Sebe'den sana sağlam bir haber getirdim."

23.

"Ben, onlara (Sebe halkına) hükümdarlık eden, kendisine her şeyden bolca verilmiş ve büyük bir tahtı olan bir kadın gördüm."

24.

"Onun ve kavminin, Allah'ı bırakıp güneşe taptıklarını gördüm. Şeytan, onlara yaptıklarını süslü göstermiş ve böylece onları yoldan çıkarmış. Bu yüzden de onlar doğru yolu bulamıyorlar."

25.

"Göklerde ve yerde gizli olanı ortaya çıkaran, sizin gizlediğiniz ve açığa vurduğunuz şeyleri bilen Allah'a secde etmesinler diye (şeytan onları yoldan çıkarmış.)"

26.

Allah, kendisinden başka hiçbir ilah bulunmayandır. Büyük Arş'ın Rabbidir.

27.

Süleyman, Hüdhüd'e şöyle dedi: "Doğru mu söylüyorsun, yoksa yalancılardan mısın, göreceğiz."

28.

"Benim şu mektubumu götür onlara at, sonra da yanlarından ayrıl ve ne sonuca varacaklarına bak."

29.

Sebe kraliçesi Belkıs dedi ki: "Ey ileri gelenler! Bana çok önemli bir mektup atıldı."

30-31.

(30-31) "Mektup, Süleyman'dan gelmiştir. O, 'Bismillahirrahmanirrahim' diye başlamakta ve içinde 'Bana karşı büyüklük taslamayın ve teslimiyet göstererek bana gelin' denilmektedir."

32.

"Ey ileri gelenler! Durumum hakkında bana görüş bildirin. Sizler yanımda bulunmadıkça hiçbir işe kesin olarak karar vermem."

33.

Dediler ki: "Biz güçlü kimseleriz ve çetin savaşçılarız. Emir senin. Ne emredeceğini düşün."

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

20- Bir de kuşları denetleyip araştırdı, derken, «nerede, Hüdhüdʹü (çavuşkuşu) göremiyorum, yoksa kayıplara mı karıştı?

21- O, ya bana açık kesin bir kanıt getirmelidir, ya da ona çok şid­detli bir azâp ile azâp ederim veya onu keserim» dedi.

22- Derken çok beklemeden Hüdhüd çıkageldi ve Süleymanʹa dedi ki: «Senin (hükümdarlığınla bilip) kapsayamadığın bir şeyi kapsayıp öğ­rendim; sana Sebeʹ (ülkesin)den kesin bir haberle geldim.

23- Şüphen olmasın ki ben, ülkesi halkına hükmeden ve (bu hususta gereken ne ise) kendisine her şeyden (bir pay) verilen, aynı zamanda bü­yük bir tahtı bulunan bir kadına rastladım.

24- Onu ve milletini, Allahʹı bırakıp Güneşʹe secde ettiklerini gör­düm. Şeytan onlara işlerini süslemiş de (onları doğru yoldan) alıkoymuş­tur; bu yüzden onlar da doğru yolu bulamıyorlar. »

25- (Şeytanın bu süslemesi ve alıkoyması), göklerde ve yerde gizli (her şeyi) ortaya çıkaran ve sizin gizlediklerinizi de açıkladığınızı da bilen Allahʹa secde etmemeleri (ni sağlaması) içindir.

26- Allah, Büyük Arşʹın Rabbıdır; Ondan başka hiçbir ilâh yoktur.

27- Süleyman ona dedi ki: «Bir bakalım doğru mu söyledin, yoksa yalancılardan mı oldun? »

28- «Şimdi bu mektubumu götür de onların yanına bıraktıktan sonra geri çekil, nasıl bir sonuca varacaklarına bir bak! »

29- 30- (Hüdhüd verilen emri aynen yerine getirdi. Sebe’ Melikesi): «Ey ileri gelenler! dedi, doğrusu bana çok önemli bir mektup bırakıldı; şüp­hesiz ki o, Süleyman’dandır; Rahmân ve Rahîm olan Allah adıyladır. »

31- (Mektup şöyledir): «Bana karşı kendinizi yüksek görüp baş kal­dırmayın ve (Hakkʹa, bir olan Allahʹa) teslimiyet göstererek bana gelin! »

32- (Melike), «ey ileri gelenler! bu önemli işim hakkında görüşünü­zü bildirin. Siz hazır olmadığınız takdirde bir işi kesin sonuca bağlayacak değilim» dedi.

33- Onlar dediler ki: «Biz kuvvet sâhibiyiz ve oldukça şiddetli (sa­vaşçı ve dayanıklı) kimseleriz. Ama emir size aittir; artık ne emredeceksen ona bak. »

HABER TOPLAYIP GETİREN HÜDHÜD BİR KUŞ MUDUR?

«Bir de kuşları de­netleyip araştırdı. Derken, «nerede, hüdhüdü (çavuşkuşu) göremiyorum, yoksa kayıplara mı karıştı? »

Süleyman Peygamber’e (A. S. ) Sebeʹ ülkesinden haber getiren hüdhüd bir kuş mudur, yoksa ismi Hüdhüd olan ve kuş gibi sürat gösteren bir elçi midir? Şeyh Mecdüddin Firuzabadîʹnin Kamusʹta belirttiği gibi, hüdhüd mutlak anlamda öten kuşa denir. Özel olarak da Çavuşkuşu’nun Arapça adıdır. Bu manayla çok öten güvercine de hüdhüd denilebilir. (Bak: Kamus/H-D maddesi)

Âyeti bu iki tefsire göre yorumlamak mümkün: Ya çavuşkuşu Süleyman Peygamber’in ruhundan yükselen tesirle çevreyi tarayıp haber ge­tiriyordu, ya da posta ve haberleşme işlerinde kullanılan güvercin bu bil­gileri toplayıp iletiyordu.

Ancak burada ilk hatıra gelen bir soru vardır, o da şudur: Karıncanın ve hüdhüd’ün akıl ve idrak sahibi bir insan gibi anlayıp düşünerek, aynı za­manda bilerek hareket etmesi ve ona göre ses çıkartıp bilgi vermesidir. İlim bu konuda bize fazla bir bilgi verememiştir. Hayvanların içgüdüsüyle ilgili tesbit ve yorumlar ise yeterli sayılmaz. O halde Kurʹân’ın bu konudaki açıklamasını yorumlamak hayli zor ve ilk bakışta karmaşıktır. O halde az yukarıda peygamberlerin ruhlarının daha çok kudrete sahip bulunduğunu belirterek bazı bilgiler vermeye çalıştık ve hayvanlarla ilgili şaşırtıcı husus­lar üzerinde ilim adamlarının sabırla durmasının gereğine değindik. Ancak konunun önemine binaen biraz daha bilgi toplamamız ve meraklılara mal­zeme vermemiz uygun olur.

Şah Veliyullah Dehlevî, Hüccetullah el-Baliğa adlı iki ciltlik eserinde, hayvanların bu tür hareket ve ses çıkarmalarını meleklerin ilhamına bağ­lamakta ve buna misal olarak şunu vermektedir: Balıkçı ağını denize atın­ca, ona yakın yerde bulunan balıkların bir kısmına görevli melekler ağa doğru gitmelerini, bir kısmına da oradan uzaklaşmalarını ilhâm ederler.

Bu yorumun ışığında karıncayla hüdhüdün bilerek, anlayarak haber vermelerini meleklerin ilhamına bağlayabilir miyiz? Bağladığımız takdirde, sözünü ettiğimiz hayvanların her zaman bu akıl ve idrâke sahip olmadık­larını; ancak melek ilham edince idrâk düzeyinde ses çıkarabileceklerini ve bilgi toplayıp getirebileceklerini söyleyebiliriz.

İkinci bir yorum:

Hayvanların çoğunda bizim henüz bilmediğimiz ve tesbit edemediği­miz bir hafıza ve zekâ, aynı zamanda idrâk mevcuttur. Onlar bununla kendi aralarında kolaylıkla anlaşabilmekte ve gelen tehlikeyi sezebilmek­tedirler. İnsanlarla irtibat halinde olan güvercin, köpek, karınca, bal arısı ve diğer evcil hayvanlar mevcut yetenekleriyle görünürde insanların neler yaptıklarını veya yapacaklarını anlamakta ve ona göre kendilerini hazırla­maya, korunmaya çalışmaktadırlar.

Üçüncü bir yorum:

Çavuşkuşu ya da güvercini ulak olarak kullanmada görevli kişiler bu­lunuyordu. Kuşun boynuna takılan yazılı kâğıt bu görevliler tarafından açı­lıp Süleyman Peygamber’e okunuyordu.

Bu mecazî anlamda bir yorum sayılır, o bakımdan ilim adamlarınca pek sıhhatli kabul edilmemiştir. Allah daha iyisini bilir. Kurʹân Hüdhüd ku­şundan söz ederken ondan önce «ve tefekkade’t-tayr» cümlesine yer ver­miştir ki bunun Türkçe karşılığı şöyledir: «Bir de kuşları denetleyip araştır­dı.. » Böylece Hüdhüd’ün bir kuş olduğu kesinlik kazanıyor. Buna başka bir yorum bulup getirmek veya mecazî anlamda kullanmak bizi İlâhî mu­rattan uzaklaştırabilir. O bakımdan konunun baş kısmında verdiğimiz bil­gi ve yaptığımız yorum ve açıklama âyetin açık delâletine daha uygun gel­mektedir diyebiliriz.

SEBEʹ ÜLKESİ

«Derken çok geçmeden Hüdhüd çıkageldi ve Süleymanʹa dedi ki: «Senin (hüküm­darlığınla bilip) kapsayamadığın bir şeyi kapsayıp öğrendim: Sana Sebeʹ (ülkesin)den kesin bir haberle geldim. »

Süleyman Peygamber’in Kudüsʹte oturduğu, Mısır ve Suriye sınırları­na kadar hükmettiği bilinmektedir. Sebe’ ise, ya Yemen tarafında bir şe­hir devletidir, ya da Ma’rib ülkesine verilen bir diğer isimdir.

Bu tesbite göre: Süleyman Peygamber’in (A. S. ) uzak ülkelere özel ulaklar gönderdiği anlaşılıyor. Sonra da Hüdhüd kuşunun kendi zekâsıyla bu ülkeyi keşfedip geniş bilgi getirmesi, Süleyman Peygamber’e has bir kerâmettir.

Hüdhüd’ün, adı geçen ülke hakkında üç ana bilgi getirdiği konu edilir­ken, bir ülkeye gönderilen elçilerin daha çok nelere dikkat etmesi gerek­tiğine işâret vardır. Böylece Kur’ân o çağda Sebe’ ülkesinde üç faktörün nazım rol oynadığını haber vermekte ve tarihçilere özet mahiyetinde ha­reket noktasını belirlemektedir. Şöyle ki:

1- Ülkeyi bir melike (kraliçe) yönetiyormuş,

2- Kraliçenin kendine has büyükçe bir tahtı varmış,

3- Ülke halkı Güneş’e tapıyormuş..

HÜDHÜDʹÜN VERDİĞİ BİLGİYLE YETİNMEMEK

«Süleyman ona dedi ki: «Bir bakalım doğru mu söyledin, yoksa yalancılardan mı oldun? »

İster Süleyman Peygamber, Hüdhüdʹün -melek ilhamıyla- içgüdüsün­den gelen sesi anlamış olsun, isterse onu, haber götürüp getirmede bir casusun yönetiminde ulak olarak kullansın, her iki durumda da Onun ve­rilen haberle yetinmemesi ve sözü edilen Sebe’ melikesine yazılı bir na­me göndermesi oldukça dikkat çekicidir. Devletin başında bulunan kişi ister kral, ister imparator, isterse diktatör olsun, iç ve dış politikada akl-ı selimle hareket etmesi, verilen her habere hemen inanmaması, meseleyi ciddiyetle araştırması son derece lüzumludur. Ayrıca devlet kademesinde önemli görevlerde bulunanları sık sık denetlemesi şarttır. Süleyman Pey­gamber’in (A. S. ) kıssası bize bu hususlarda bir misal teşkil etmektedir.

GÜNEŞE TAPANLAR

«Onu ve milletini, Allahʹı bırakıp Gü­neş’e secde ettiklerini gördüm. »

Kur’ân’ın bu açık beyânından anlaşılıyor ki, kavimler, kabileler ve mil­letler dinsiz yaşamamışlardır. Hakk’ın dâvetini duymayanlar bile kendi an­layış ve kültürlerine göre bazı şeyleri ilâh edinmek suretiyle mânevî boş­luklarını doldurmaya çalışmışlardır.

Yaklaşık milattan on asır önce Sebeʹli’lerin ve bölgedeki kabilelerin güneşe taptıkları bunun örneklerinden biridir.

O bakımdan «dinsiz fertlere rastlanmış, ama dinsiz kavim ve milletlere rastlanmamıştır» sözü bu gerçeği yansıtmakta ve dinler tarihinde, aynı za­manda psikoloji ve sosyolojide önemli bir yer işgal etmektedir.

SÜLEYMAN PEYGAMBERʹİN (A. S. ) MELİKEYE GÖNDERDİĞİ MEKTUP

«Şimdi bu mektu­bumu götür de onların yanına bıraktıktan sonra geri çekil, nasıl bir sonuca varacaklarına bir bak! »

Süleyman Peygamberʹin Sebeʹ melikesine yazdığı mektup çok kısa ve açıktır. Tamamı dört satırdan ibarettir:

1- Rahmân ve Rahîm olan Allah adıyla başlanılmış.

2- Süleymanʹa karşı kendilerini yüksek görüp baş kaldırmamaları hakkında uyarı yapılmış,

3- Hakk’a, bir olan Allah’a teslimiyet göstererek gelmeleri emredil­miştir.

4- Ya mektubun üst köşesine, ya da son kısmına «Süleyman tarafın­dan olduğu» yani onun gönderdiği ifade edilmiştir.

Bu mektup bize şu hususları öğretmektedir:

a) Büyük ve güçlü devletlerin yazdıkları mektup ve mesajlar genellik­le kısa olur.

b) Allahʹa inanan devlet adamları, mektuplarına Bismi’llahiʹr-Rahmâni’r-Rahîm ile, yani Allah’ın adını yazarak başlarlar.

c) Dinî esaslarla idâre edilen devletin söz sahibi başkanı veya kad­rosu, sapık inkârcılar üzerine ordu hazırlayıp sevketmeden önce onları Al­lahʹın varlığına ve birliğine inanmaya dâvet eder.

d) Ve aksine bir yol tutmamalarını ihtar eder.

Ayrıca milattan on asır önce gerek Yemen ve dolaylarında, gerekse Filistin ve dolaylarında; Mısır ve Suriye’de yazılı belgelere yer verildiği, okur-yazar olanların bulunduğu anlaşılıyor.

Süleyman Peygamber’in okur-yazar olduğu ise kesindir. Çünkü Tevrat ile amel edip ülkesini onun hükümleriyle yönettiğine göre, Tevrat’ı okuyup hükümler çıkarması çok tabiidir.

Böylece her peygamber gibi Süleyman Peygamber de savaşı ve kan dökülmesini son çare olarak düşünmüş ve bunun için birtakım ön tedbir­ler almıştır.

MELİKENİN DEVLET ADAMLARIYLA İSTİŞAREDE BULUNMASI

«(Melike): Ey ileri gelenler! Bu önemli işim hakkında görüşünüzü bildirin. Siz hazır olmadığı­nız takdirde bir işi kesin sonuca bağlayacak değilim, dedi.. »

Sebe’ melikesinin idare şekli meşrutiyete yakın bir sistemdir; tama­men monarşi değildir. Melikenin, devletin ileri gelenlerinin görüşünü alma­dan yalnız başına bir karar veremiyeceğini söylemesi, devamlı yanında bir istişarî kurulun bulunduğunu göstermektedir.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, İsrail oğulları’na altın devri yaşatan Süleyman Peygamber’in ordusundan, haberleşme sisteminden ve yazdığı mektuptan söz edildi. Böylece İdarî sistem üzerinde araştırma yapmak isteyenlere bu konuda ana fikirler verildi. Sonra da Sebeʹ melikesinin gelen mektup üze­rinde durup istişarî kurulun görüşünü almadan bir karar veremiyeceği be­lirtildi.

Aşağıdaki âyetlerle, aynı konunun diğer önemli iki safhası anlatılıyor. Melikenin Süleyman Peygamberʹi düşüncesinden vazgeçirmek için geniş çapta hediyeler gönderdiği üzerinde durularak açıklayıcı mahiyette bilgi veriliyor.