Al-i İmran Suresi 19-20. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

اِنَّ الدِّينَ عِنْدَ اللّٰهِ الْاِسْلَامُ۠ وَمَا اخْتَلَفَ الَّذِينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ اِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَهُمُ الْعِلْمُ بَغْيًا بَيْنَهُمْ وَمَنْ يَكْفُرْ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ فَاِنَّ اللّٰهَ سَرِيعُ الْحِسَابِ فَاِنْ حَاجُّوكَ فَقُلْ اَسْلَمْتُ وَجْهِيَ لِلّٰهِ وَمَنِ اتَّبَعَنِ وَقُلْ لِلَّذِينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ وَالْاُمِّيِّنَ ءَاَسْلَمْتُمْ فَاِنْ اَسْلَمُوا فَقَدِ اهْتَدَوْا وَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّمَا عَلَيْكَ الْبَلَاغُ وَاللّٰهُ بَصِيرٌ بِالْعِبَادِ

19.

Şüphesiz Allah katında din İslam'dır. Kitap verilmiş olanlar, kendilerine ilim geldikten sonra sırf, aralarındaki ihtiras ve aşırılık yüzünden ayrılığa düştüler. Kim Allah'ın ayetlerini inkar ederse, bilsin ki Allah hesabı çok çabuk görendir.

Diyanet İşleri

20.

Seninle tartışmaya girişirlerse, de ki: "Ben, bana uyanlarla birlikte kendi özümü Allah'a teslim ettim." Kendilerine kitap verilenlere ve ümmilere de ki: "Siz de İslam'ı kabul ettiniz mi?" Eğer İslam'a girerlerse hidayete ermiş olurlar. Yok, eğer yüz çevirirlerse sana düşen şey ancak tebliğ etmektir. Allah, kullarını hakkıyla görendir.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

19- Allah katında din, ancak İslâm’dır. Kitap verilen (Yahudi ve Hıristiyan)ler kendilerine ilim geldikten sonra sırf aralarındaki ihtiras yüzün­den ayrılığa düşüp farklı görüş ve inançlar ortaya koydular. Kim Allah’ın âyetlerini inkâr ederse, Allah hesabı çarçabuk görendir.

20- O halde seninle tartışmaya kalkışanlara, «Ben bana uyanlarla birlikte yüzümü Allah’a çevirip kendimi O’na teslim ettim» söyle ve ken­dilerine kitap verilenlerle ümmî (kitap verilmeyen müşrik)lere de ki: «Siz de Allahʹa teslim oldunuz mu? » Eğer İslâmʹa girerlerse, doğru yolu bul­muş olurlar, yüzçevirirlerse, sana düşen sadece tebliğdir. Allah kullarını görüp bilendir.

İNİŞ SEBEBİ

İslâmiyet Arap Yarımadasında yayılmaya başlayınca, önceleri bu di­ni ve onun peygamberini sabırsızlıkla bekleyen Kitap ehli, hakikat mey­dana çıkıp bu konuda kendilerine hem kitaplarında, hem Kur’ân’ın inme­siyle ilim verildiği halde haset ve ihtirasları yüzünden ayrılığa düşüp İs­lâm’a karşı olumsuz tavır aldılar ve her biri kendi dininin üstünlüğünü id­diaya başladı. Cenâb-ı Hakk hakikate karşı gelenlerin bu iddialarını redederek yukarıdaki ayeti indirdi.

DİNLERİN RUHU VE MAYASI, HAKK’A TESLİMİYETTİR

Peygamberlerin getirdikleri din ve şeriatların ruhu ve mayası Hakk’a teslîm olup boyun eğmektir. Çağın gelişme ve şartlarına, toplumların ya­pısına göre şer’î hükümlerin bir kısmı farklı olsalar bile amaç bakımından hepsi de aynı doğrultudadır.

Hakkʹa teslimiyetin, diğer bir deyimle İslâm olmanın anlamı, bâtıldan uzak kalmak, şirk kokusundan arınmak, bir olan Allah’a bağlanarak O’na teslimiyet içinde boyun eğmektir.

Bütün semavî dinlerin temelinde ve mayasında bu anlam vardır. Son din, tüm insanlığa seslendiğinden ve her çağa hitap ettiğinden ona özel olarak bu isim verilmiştir.

Yahudi ve Hıristiyanlar ihtirasları yüzünden bu hakikat üzerinde an­laşamamış ve son dîne teslimiyetle uyacakları yerde Peygamberle (A. S. ) tartışmaya kalkışmışlardır. Böylece dinlerin ruhunu bozma, hakka karşı gelme bedbahtlığına kendilerini uğratmışlardır.

Nitekim İmam Kurtubî kendi tefsirinde diyor ki :

«Bu âyette geçen «Din», taat, kulluk ve millet yani şeriat anlamınadır. İslâm ise İman ve Hakk’a kulluk düzeyinde Oʹna teslim olup boyun eğmektir. Mütekellimlerin Cumhuru da bu tarif üzerinde birleşmişlerdir. »

O halde «din»in sözlük mânası: Millet (şeriat), itaat ve cezâdır. Cezâ, Arapçada hem iyilik, hem kötülük karşılığında kullanılan ve iki zıd mâna­yı taşıyan bir deyimdir.

İşte bu mânayla «din», sonraları şeriat, Hakk’a kulluk ve Oʹna boyun eğme anlamında meşhur olmuştur. Kur’ân’ın bazı yerlerinde ise bu deyim «hesap ve cezâ» manasına gelmektedir.

Fahrüddîn Râzî’ye göre: Din’in sözlükteki asıl anlamı, «cezâ»dır. Son­ra Hakk’a kulluğa ve O’na itaate «din» denilmesi cezâya neden olmasın­dandır.

«İslâm» kelimesine gelince, bunun sözlükteki asıl manası üçtür:

1. İslâmʹa girmek, yani boyun eğip uymak,

2. Silm’e, yani selâmete ve barışa girmek,

3. İbâdeti sırf Allah için yapmak.. (Bu, Enbarî’ye göredir. ) (Mefatihü’l-gayb: 2/628)

Alâaddin Hâzin’e göre:

Din’in sözlük anlamı, «cezâ»dır. (Kemâ tedînu tudanu = Nasıl amel edip dindarlık edersen ona göre karşılık görürsün), sözü bu manayı yan­sıtır. Sonraları «millet» ve «şeriat»a isim olmuştur. Bu takdirde «din»in mânası, boyun eğip itaat etmektir. » (Lübabü’t-Te’vîl: 1/217)

DİN MUTLAK İTAAT VE BİRLİK İSTER

«Seninle tartışmaya kalkışanlara, ben bana uyanlarla birlikte yüzümü Allah’a çevirip o’na teslîm oldum, söyle. »

Kur’ân’da yukarıda söz konusu edilen âyetle çok önemli bir noktaya dokunulmaktadır. Dinin amacı, insanların yüzünü, barış, kardeşlik, birlik ve dirlik içinde bir olan Allah’a döndürmek, Hakkʹa kulluğun derin anlamı, O’na boyun eğmenin bilince dayalı mahviyeti içinde teslimiyetin tatbikat­taki model ve örneklerini de ortaya koymak, böylece gelecek kuşağa bu­nun en güzel mirasını devretmektir.

Haset ve ihtirasın dindar insanları bile bu doğrultudan saptırdığını, Peygamberlerle tartışmaya kadar onları sürüklediğini yine Kur’ân haber vermektedir.

O bakımdan Kur’ân’da, Hazreti Peygamber’e (A. S. ) hitapla, «Ben bana uyanlarla birlikte yüzümü Allahʹa çevirip kendimi O’na teslim ettim» de ve kendilerine kitap verilenlerle ümmî (kitap verilmeyen müşrik)lere de ki: «Siz de Allahʹa teslim oldunuz mu? » buyurularak teslimiyetin insanlık için ne kadar lüzumlu bulunduğu belirtilmişti. Bugün ise böylesine bir ses­leniş ve soruyu Kitap ehline ya da müşriklere değil, ismen Müslüman olanlara yöneltme ihtiyacı duyulmaktadır.

Çünkü Hak Din’in saadet çatısı altında barış ve kardeşlik ölçüleriyle birleşemiyen Müslüman milletlerden her biri gerek kendi bünyesinde, ge­rekse diğer Müslüman milletlerle ayrılık, sürtüşme ve tartışma şanssızlı­ğıyla bölünüp parçalanmakta ve «silm» yani barış ve toptan Hakk’a tes­limiyetten çok uzaklarda can çekiştirmektedir.

Kur’ân bu âyeti açıklar anlamda diğer bir âyetle inananlara şöyle seslenmektedir:

«Ey imân edenler! Hep birden (Allah’a itaat ve O’na kul olmanın de­rin anlam ve hikmetini anlayarak) sulh ve selâmete girin... Şeytanın adım­larına uymayın. Şüphesiz ki o, sizin apaçık düşmanınızdır. » (Bakara sûresi âyet: 208. Bu konuda fazla bilgi için tefsirimizin sözü edilen âyetinin açıklamasına ba­kılması tavsiye edilir.)

TEBLÎĞ GÖREVİ

Peygamber ve O’nun yolunda yürüyenlerin en önemli görevi, Hakkʹı tebliğdir.

İslâm, sürtüşme, tartışma, bölünme ve parçalanma dini değildir. Onun ruhunda ve mayasında ancak Allahʹa kul olmanın derin mânası, birbiri­mize kardeş olmanın yüksek anlamı yatmaktadır. Dinʹde kula kul olma basiretsizliği yoktur. Günümüzün irşat metodu bu doğrultuda geliştirilme­lidir.

İbn Cerîr diyor ki:

«İslâm: Allahʹtan başka ilâh olmadığına şehadette bulunmak, Allah tarafından gönderilen şeylerin tamamını kabul ve ikrar etmektir. İslâm, Allahʹın kendine seçip beğendiği, meşru kılıp Resûlü Muhammedʹle (A. S. ) gönderdiği dindir. Allah dostları insanları bu hakikate irşâd eder. Allah bundan gayrisini kabul etmez ve insanlara da ancak bu din ile kurduk­ları ilgi oranında karşılık verir. » (İbn Cerîr Taberî)

Hazreti Ali (R. A. ) bir hutbesinde İslâm’ı şöyle açıklıyor:

«İslâm, teslîm olmaktır. Teslimiyet şüpheden uzak bir imândır.. İmân tasdîktir. Tasdîk ikrardır. İkrar yerine getirmek, gerekeni edâ etmektir. Edâ etmek ise âmeldir. »

«Şüphesiz ki müʹmin, dinini Rabbinden almış, kendi içtihat ve görü­şünden değil. Hem mü’minin imanı, onun ameliyle anlaşılır. Kâfirin küfrü ise inkârıyla bilinir. »

«Ey insanlar! dininize, evet dininize sâhip çıkın. Çünkü dinde bilme­den işlenen bir kötülük, yani dindarın farkına varmadan işlediği bir fe­nalık, dinsizlikte işlenen bir iyilikten hayırlıdır. Dindarlık düzeyinde işlenen kötülük bağışlanır. Ama dinsizlik çukurunda işlenen iyilik kabul edil­mez. » (Merağî Tefsîri: 3/120)

İşte İslâm mürşitlerinin bu anlamda görevlerini yerine getirmeleri farzdır. Her Müslüman bu konuda görevlidir. Bildiği kadarını söylemek, gücünün yettiğini belli ve belirli ölçülerle harcamakla ancak görevini yap­mış sayılır. Bunun için de hizmet edecek olan her Müslümanın İslâmiyet­le yaşaması gerekir. Herkesin kendine göre bir takım kusur ve günahları vardır. Önemli olan İslâmiyeti günlük yaşantımızda yansıtmamızdır. Aksi halde arzulanan sonuç elde edilemez.

TARİHÎ YÖNÜ

Kurʹânʹda: «Kitap verilenler kendilerine ilim geldikten sonra sırf ara­larındaki ihtiras yüzünden ayrılığa düşüp farklı görüş ve inançlar ortaya koydular. » buyurulurken, şu tarihî gerçeğe de dikkatler çekilmektedir:

Yahudî ve Hıristiyanlara gönderilen dinin aslında ve ruhunda İslâmi­yet, yani Hakk’a teslimiyet mutlak surette vardır. Bu da bir önceki dine uyanların, bir sonraki dine uymalarını gerektirir. Ne var ki onlar, benlik, senlik kavgasına düştüler; özellikle Hıristiyanlar bu vadide birçok mez­heplere ayrıldılar ve kendi bünyelerinde çetin mücadeleler vermekle be­raber, İslâmiyete karşı da kan dökecek anlamda bir mücadele kapısı aç­tılar.

Tarihte, İsâ Peygamberin Allahʹın oğlu olmadığını ve tek tanrı doktri­nini ortaya koyan ünlü papaz ARİUS’un nasıl hücuma uğradığı, onunla tartışanların işi nereye vardırdıklarını görmekteyiz:

Arius’a göre: Allah başlangıcı ve sonu olmayan ve her şeye gücü yeten gerçek Tanrı’dır. İsâ böyle değildir ve olamaz da. Çünkü o insandır. Bu doktrin Hıristiyanlığın ilk yıllarında yazılmış bazı metinlerde birkaç da­yanak noktası bulabilmiştir. Nitekim ilk yazılan Bernaba İncilʹinde bu ka­yıtlar hâlâ mevcuttur. Büyük bir ihtimalle Arius, asıl gücünü bu İncil’den almış ve bir çevre meydana getirerek üç ilâh doktrinine karşı çıkmıştır. Özellikle III. yüzyılda Origenes, Oğul’un Baba’nın buyruğu altında olduğu fikrini uyandırabilecek bazı deyimler kullanmıştır. Arius ise bu formülleri amansız bir mantık ve imânla genişletti ve bundan tam bir teori çıkardı. Sonra bu bir teori olmakla kalmadı, sağlam bir dinî inanç haline geldi ve Hıristiyanlığı aslına çevirmenin en sağlam başlangıcı oldu. Tevhîd akide­siyle uyum halinde olan Arius’un 323’te ortaya çıktığı sanılır. O sırada Arius İskenderiye’de bir kilisede rahip idi. İskenderiye piskoposu, çatışma­ya son vermek için bir din meclisi topladı. Arius inandığı davasından vaz­geçmedi, bu yüzden afaroz edildi. Aynı zamanda ruhanilikten de atıldı. Mısırʹı terk etti. Filistin ve Bithnia’ya gitti. Bu ülkelerde birçok ruhanilerle buluştu. Vaazları ile birçok tarafdar kazandı. Tartışma kısa zamanda alevlenerek bütün doğuyu sardı. İmparator Costantinus, tartışmaya karış­ma gereğini duydu. Boşa giden bir uzlaşma teşebbüsünden sonra, 325 haziranında İznik’te genel bir konsil topladı. Bu konsil Rahip Arius’u res­men mahkûm etti ve Tevhîd akidesine uymayan, aynı zamanda katolikliği tanımlayan bir dinî ilkeler kitabı yayınladı.

Bu kitaba göre, Tanrının tek oğlu olan İsâ «bütün çağlardan önce Baba’dan doğmuştur. Tanrının tanrısı, ışığın ışığı, gerçek Tanrının gerçek Tanrısıdır; doğmuş ama yaratılmamıştır. Baba ile bir cevherdendir ve her şey O’nun tarafından yapılmıştır. »

Böylece Arius ile birlikte birkaç piskopos ve tarafları mahkûm edildi­ler. Bu sürtüşme ve kavga asırlarca sürüp gitti. Bir nice papazlar bu yüz­den zindanlara düştü, bir nicesi katledildi. Diyebiliriz ki Ariusçuluk Hıris­tiyanlık tarihinin en önemli dinî hareket ve bunalımlarından biridir. Yedin­ci asrın ortalarına kadar bu tür çalkantılar devam etmiştir.

İşte konumuzu oluşturan âyetle bir bakıma bu tarihî olaya atıflar yapılmakta, kendi bünyelerinde Bernaba İncil’i ile o ölçüde yazılı belge­lerden İsâ dininin de tevhîd esasları üzerine kurulduğuna dikkatler çekilip geçen olayları gözden geçirmemiz hatırlatılmaktadır. İhtirasları yüzünden nasıl bir ayrılığa düştüklerine sadece tarihî bir olaya dokunarak misal ver­meye çalıştık. Bunun ötesinde daha ne bölünmeler, ne tartışmalar ve ne ihtiraslar sürüp gitmiştir...

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle Allah’ın razı olacağı hakiki din’den ve onun da ancak İslâm dini olduğundan sözedildi. Kitap Ehlinin kendi mayalarında­ki teslimiyetten kopup ihtirasları yüzünden hem kendi aralarında bölü­nüp parçalandıkları, hem son dine karşı olumsuz tavır aldıkları açıklandı.

Aşağıdaki âyetlerle, bilhassa Yahudilerin aşırı tutuculuğuna, haset ve ihtiraslarına dokunuluyor; bu yüzden peygamberleri öldürecek kadar aşı­rı gittikleri; doğruyu, adâleti ve hakkaniyeti emredip yaymaya çalışanların canına kıydıkları hatırlatılıyor.

Sonuç olarak, dini asıl ruh ve mayasından uzaklaştırıp kendi ihtiras ve çıkarına göre değiştirerek bir takım felâketlere yol açanların bütün gayret ve inatlarının, iş ve davranışlarının boşa çıktığı ve çıkacağı açıkla­nıyor.