MEÂLİ:
179- Şanıma and olsun ki, cin ve insanlardan birçoğunu Cehennem için yarattık; kalbleri vardır onunla (hakkı) anlamazlar; gözleri vardır onunla (hakikati) görmezler; kulakları vardır, onunla (doğruyu) işitmezler. İşte bunlar (bu şuursuzlar) hayvanlar gibidir; belki daha da sapık ve şaşkındırlar. İşte gafiller ancak bunlardır!.
180- En güzel isimler Allahʹındır. O halde siz Oʹnu o güzel isimleriyle çağırın (duâ ve ibâdet edin); Oʹnun isimleri hakkında sapıtıp yanlış yolu seçenleri bırakın. İleride onlar yapageldiklerinin cezâsını göreceklerdir.
181- Yarattıklarımızdan bir ümmet de var ki, onlar hakka giden yolu gösterir, ona doğru irşât ederler; yine onunla adâleti uygularlar.
182- Âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, onları farkına varmayacakları şekilde yavaş yavaş, basamak basamak (kahrolacakları) sonuca yaklaştıracağız.
183- Onlara mühlet veririm. Doğrusu benim onlarla ilgili düzenim çok metindir.
İLGİLİ HADÎSLER
«Şüphesiz ki Allah, henüz gökleri ve yeri yaratmadan ellibin yıl önce insanların kaderlerini takdîr etmiştir. Arş’ı da su üzerinde bulunuyordu. » (Buharî/bed’-i halk: 1- Tirmizî/tefsîr: 5/3- Ahmed: 2/313, 501- 4/431)
Açıklama:
Hadîste geçen ellibin yıl, bizim sun’î zamanımıza göre değildir. Kurʹân’da Hac sûresi 47. âyette belirtildiği gibi, gerek âhirette, gerekse yüce âlemdeki bir gün bizim sayı ve ölçümüze göre ellibin yıldır. Bu rakam da sırf bizim anlayışımıza kolay gelsin diye yapılan bir takdîrdir.
Hz. Aîşe (R. A. ) Vâlidemiz anlatıyor:
«Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, Ansar’dan birinin ölen çocuğunun cenâzesine çağırıldı. Ben de, «ne mutlu o çocuğa, Cennet kuşlarından bir kuştur o; ne kötülük işlemiştir, ne de (yaşı kötülük işleme) çağına yetişmiştir!. » dedim. Bunun üzerine Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz şöyle buyurdu: «Bundan başka bir sonuç mu olacaktı, ya Aîşe?! Doğrusu Allah Cennetʹi yarattı ve onun için, henüz babalarının sulhlarında iken ehlini de yarattı. Cehennemi de yarattı ve onun için de henüz babalarının sulhlarında iken ehlini de yarattı.. » (Müslim/kader: 31. Ebû Dâvud/sünnet: 17- Nesâî/cenâiz: 58- İbn Mâce/ mukaddeme: 10- Ahmed: 6/41, 208.)
«Çocuk anarahminde teşekkül edince Allah ona bir melek gönderir ki, o melek şu dört kelimeyle emrolunmuştur: O da, çocuğun rızkını, ecelini ve saîd mi, yoksa şakıy mi olacak(la ilgili) amelini yazar. » (Buharî/kader: 1- Müslim/kader: 1, 2.)
«Allah’ın doksandokuz ismi vardır. Kim onları sayıp anarsa, Cennetʹe girer. Allah tekʹdir, tek’i sever. » (Buharî/daâvat: 69- Müslim/zikir: 5, 6- İbn Mâce/duâ: 10.)
«Sizden birinize ne kadar bir sıkıntı ve üzüntü dokunur, o da şu duâyı yaparsa, şüphesiz ki Allah onun sıkıntı ve üzüntüsünü giderir ve onun yerine ferahlık getirir: Allahım! Şüphesiz ben senin kulunum, kulunun oğluyum ve senin cariyenin oğluyum. Alnım (dizginim) senin elindedir; hükmün, hakkımda mutlaka geçerlidir. Hakkımdaki kazan (takdîrin) âdildir. Kendini andığın veya kitabında indirdiğin veya kullarından herhangi birine öğrettiğin veya gayb ilminde kendine seçip beğendiğin bütün isimlerinle senden diliyorum: Kur’ân’ı kalbimin baharı, göğsümün nuru, üzüntümün kalkması, sıkıntımın gitmesi eyle.. »
Bunun üzerine soruldu:
- Ey Allahʹın Peygamberi! bunu öğrenelim mi?
- Evet, işiten herkesin öğrenmesi gerektir, diye cevap verdi. (Müslim - Ebû Hâtim - Ahmed: 1/391, 452)
«Ümmetimden bir taife (güçlü bir cemaat) kıyamet kopuncaya kadar devamlı surette hak üzere olup üstünlük sağlayacak; rüsvay etmek isteyenler ve muhalefette bulunanlar onlara zarar vermeyecek.. » (Buharî/i’tisam: 10- Müslim/imân: 247, imaret: 170, 173, 174- Ebû Dâvud/fiten: 1. Tirmizî/fiten: 27, 51- Ahmed: 5/34, 269, 278, 279.)
CİN VE İNS
«Şanıma and olsun ki, cin ve insanlardan birçoğunu Cehennem için yarattık.. »
Kur’ân-ı Kerîm’de bu iki kelime hayli yerlerde birarada geçer. Cin sözü 22, ins sözü 18 âyette anılmıştır.
Cenn ve cünnûn, sözlükte: Bir şeyi gizlemek, örtmek manasına gelir. Meselâ, «cenne aleyhiʹlleylü» cümlesi Türkçemize şöyle çevrilir: «Gecenin karanlığı onu örtüp gizledi. » Anarahmindeki çocuğa bu manayla «cenin» denilmiştir. «Cünne falânün = falân adam cinnet getirdi» yani aklı ve şuuru örtülüp dengesini kaybetti. C i n de buna yakın bir manaya delâlet eder. İsim olarak, insan duyu organlarının hepsinden gizli, gözlerden örtülü kaldıkları için, ışından yaratılan şuurlu ve fakat değişik bir yaratık kasdedilir.
Cin ismi, daha çok ins tabiriyle birlikte kullanılır, âyetlerde zikredildiği gibi.. Zira yeryüzünde Hakk’a ibâdette bulunmak üzere yaratılan akıl, irade ve şuur sâhibi sadece bu iki ayrı cins mahlûk söz konusudur. Nitekim Kurʹânʹda Zâriyat sûresinin 56. âyetinde bu husus şöyle belirtilmektedir: «Cinleri ve insanları ancak beni tanıyıp ibâdet etsinler diye yarattım. »
İkinci bir yorumla cin, ruhanîlerden bir kısmına verilen isimdir. Bilindiği gibi, ruhanîler genel anlamda üç kısımdır:
1. Hayırlılar, seçkinler.
2. Şerri ve kötülükleri temsîl edenler.
3. Bu ikisi arasında, her iki kısmın da sıfatını kendinde taşıyanlar. Birinciler, meleklerdir. İkinciler, şeytanlardır. Üçüncüler, cinlerdir. Ancak önemli bir hususu daha açıklamadan geçmek istemiyoruz. Hadîslerin açık delâletinden, cin ve şeytan sadece ruhanîlere isim olarak konulmamış, bu arada gözle görülmeyecek kadar küçük olan mikroplar, bakteriler ve çok küçük haşere hakkında da kullanılmıştır:
«Azîz ve Celîl olan Allah, cinleri üç sınıf olarak yaratmıştır: Bir sınıfı, yılanlar, akrepler ve yerdeki küçük canlılardır. Diğer bir sınıfı, boşluktaki rüzgar gibidir. Bir sınıfı da, üzerlerine hesap ve ceza terettüp edenlerdir. »
«Allah insi de üç sınıf olarak yaratmıştır: Bir sınıfı hayvanlar gibidir. Bir sınıfın ise bedenleri ademoğullarının bedenleri gibi, ruhları ise, şeytanların ruhları gibidir. Diğer bir sınıfı ise, Allahʹın gölgesinden başka hiçbir gölgenin olmadığı bir günde Allahʹın gölgesinde olanlardır. » (el-Hâkîm - İbn Ebî Dünya/mekâyidi’ş-şeytan - Ebû Şeyh/el-azame - İbn Murdeveyh: Ebû Derda (R. A. )dan. Hadîs zayıftır.)
«Cinler üç sınıftır: Bir sınıfın kanatları vardır, onlarla havada uçarlar. Bir diğer sınıfı yılanlar ve akrepler ve köpeklerdir. Bir sınıfı ise, (istedikleri şeye ve yere) hülûl ederler ve uğrayıp göçerler. » (Taberânî -el-Hâkim- Beyhakî: Ebû Sa’lebe el-Huşenî’den„ Hadîs sahihtir.)
Yerdeki küçük haşere, yılan ve akrepler çarçabuk çıplak gözle görülemedikleri ve yerdeki çatlaklara, çukurlara gizlendikleri için onlara da bir bakıma «cin» denilmiştir. Boşlukta rüzgar gibi uçuşanları ise, mikroplar ve bakterilerdir. Üçüncü sınıf ise, insanlar gibi, İlâhî tekliflerle mükellef bulunuyorlar ve o bakımdan hesaba çekilecekler, amellerine göre karşılık göreceklerdir.
İbn Arabî diyor ki:
«Cinlerin de bizim gibi, itaatkârları ve âsîleri vardır. Melekler gibi bazı sûretlere girip şekillenebilirler. Ne var ki, Allah gözlerimizi onlardan çekip almıştır; bir kısmımız ancak onları keşf-i ilâhî sayesinde görebiliriz.
Cinler letafet âleminden oldukları için, gördükleri güzel suretlere girme kabiliyetleri vardır. Ruhanîlerin nisbet edildiği asıl suret ise, Allahʹın onları ilk yarattığı surettir. Sonra da istekleri doğrultusunda muhtelif suretlerde tezahür edebilirler. » (Feyzü’l-Kadîr/el-Allâme Münâvî: 3/364’den özetlenerek.)
İns, cinnin hilafı sayılır. Çoğulu «enâsî»dir ki beşer anlamına gelir. Aynı zamanda cin ve melek mukabilinde kullanılır. İnsan kelimesi de erkek ve dişiyi kapsayan aynı mânada bir kelimedir. Bazı lûgatçılar bu kelimenin tesniye (ikil) olduğunu iddia etmişlerse de uzmanlara göre, doğru değildir. İnsan’ın kelime olarak çoğulu, nâs, ünas ve ünasî gelir. İlim adamlarının çoğuna göre, insan, cins isimdir ve sonundaki (n) harfi fazladır.
CİNLER DE İLÂHİ HÜKÜMLERLE YÜKÜMLÜ MÜDÜRLER?
Az yukarıda da belirttiğimiz gibi, Kur’ân ve hadîslerin açık delâletinden, onların da İlâhî hükümlerle yükümlü bulundukları; Kur’ân’ın onlara da hitap ettiği ve o bakımdan onlara da indirildiği; Hz. Muhammedʹin (A. S. ) insanlara peygamber olarak gönderildiği gibi, onlara da gönderildiği anlaşılıyor. Nitekim Cin sûresinde bu husus biraz daha açıklığa kavuşturulmuştur. Ancak cinlerin aile ve sosyal hayatlarını, taşıdıkları nefsanî duyguların ölçü ve mahiyetini bilmediğimiz için, İlâhî hükümlerden hangileriyle mükellef tutulduklarını belli çizgileriyle ortaya koymamız bir bakıma mümkün değildir. Bilinen en önemli husus, Allahʹa ve Peygamberine inanmak, Kur’ân’ı dinleyip anlamak gibi esasların başta geldiğidir.
Cinlerin de insanlar gibi, Hakk’ı ve hakikatı anlayacak akıl ve idrâkleri, doğruyu ve iyiyi görecek gözleri, hakkın sesini işitecek kulakları vardır. Onlara yönelen İlâhî buyrukları bu üç yoldan almaları emredilmektedir.
Daha önce Enʹâm sûresinde açıkladığımız gibi, cinler dumansız ateşten, diğer bir yorumla ışınlardan yaratılmışlardır. Nitekim Rahmân sûresinde bu konu açıklanmaktadır. Onlara ait cinnî ruhlar da daha önce ruhlar âleminde yaratılmıştır. Sonra da vakti ve saati gelince inip kendileri için yaratılan kalıplara girerler.
İnsanoğlu nasıl melekle hayvan arasında, her ikisinden de bazı sıfatları kendinde toplayarak üçüncü bir canlı olarak yaratılmışsa, cinler de melekle şeytan arasında orta kademede her ikisinden bazı sıfatları kendinde taşıyarak yaratılmışlardır. Hangi sıfata ağırlık verip güçlendirirlerse, o sıfatın bağlı bulunduğu varlığa daha çok yaklaşmış olurlar. İşte İlâhî emirler onları şeytanlardan uzaklaştırıp meleklere yaklaştıracak özellik ve muhtevadadır, diyebiliriz.
CEHENNEMLİKLER
«Şanıma and olsun ki, cin ve insanlardan birçoğunu Cehennem için yarattık.. »
Âyetin açık anlatımından, cin ve insanlardan birçoğunun Cehennem için belirlenip yaratıldığı anlaşılıyor. İlk bakışta, bu iki ayrı cinsin henüz Dünyaya ayak basmadan cennetlik ve cehennemlik olanları belirlenmiş de öylece madde âlemine getirilmişlerdir. Konu bu olunca, iyilik ve kötülüğün, imân ve inkârın, ibâdet ve isyanın anlamı ve değeri nedir? İnsanoğlu henüz Dünyaʹya gözlerini açmadan nereye varacağı kesin ölçülerle tesbit edildiğine göre Âhiret âleminde neden hesaba çekilecektir?
Bu ve benzeri soruları çoğaltmak mümkün; ama hakikat hiç de öyle değildir. Hiç kimsenin irâdesine zincir vurulup eli-kolu bağlanarak iyiliğe veya kötülüğe itildiği ve itileceği düşünülemez. Allah, ezelî ve ebedî ilmiyle herşeyi kapsayıp kuşatmıştır. Ona göre geçmiş, şimdiki ve gelecek zaman kavramı söz konusu değildir. O, takdir edip yaratacağı cinlerle insanları birtakım sıfatlar, yetenekler ve araçlarla donatmayı, herbirini belli bir ortamda mükellef tutacağını önceden plânlayıp tesbit etmiştir. Cin ve insden herbirinin dünya hayatına adım attığı andan itibaren ölüm anına kadar -kendi irade ve yetenekleriyle- neler yapacaklarını, hangi yolu seçip yürüyeceklerini, yine o sonsuz, sınırsız ilmiyle bilip ona göre cennetlik, ya da cehennemlik olanları belirliyerek yazmıştır. Önceden yazıldığı için insan veya cin iyilik veya kötülük işlemeye zorlanmamaktadır. İşleyeceği için yazılmıştır ve Allahʹın ilmi aslâ yanılmaz..
Görülüyor ki, her cin ve insan, ezelde kaderinin çizilip yazıldığı için cennetlik, ya da cehennemlik olmuyor; olacağı için takdîr edilmiştir. O bakımdan sorumluluk, yükümlülük; hesaba çekilme ve karşılık görme gibi, hayatımızı düzene sokacak safhalar önümüze konulmuştur.
Âyetteki kelimelere bir bir dikkatle baktığımızda, belirtmek istediğimiz hususlar ZEREE fiilinden rahatlıkla anlaşılıyor. Çünkü bu fiil, ruhlar yaratılıp belli düzeye getirildikten, yani insaniyet mayası ile irtibat sağladıktan sonra henüz dünyaʹya indirilmeden, başlatılanı izhar etmek, kişiliklerini tesbitte bulunmak demektir. Âyette HALAKNA denilmeyip ZERE’NA denilmesinin hikmetlerinden biri budur. HALAKA, daha önceleri de belirttiğimiz gibi, daha çok, yokluk karanlığından varlık aydınlığına misalsiz ve örneksiz yaratıp getirmektir. Ayrıca bu, icad etmek, yeni bir şey bulma mânalarında da kullanılmıştır. Böylece HALAKA ile ZEREE arasında bir yönlü umum-husus vardır: Her halk aynı zamanda zer ʹdir; ama her zer halk değildir. O bakımdan Râğıb kendi Müfredatında zerʹ kelimesini şöyle açıklamıştır: «Allah’ın vücuda getirmek istediğini izhar etmesidir., »
Müfessir Zemahşerî konumuzu oluşturan âyetin tefsirinde şöyle bir açıklamada bulunmuştur: «Cehennemlik olan cin ve ins, o kimselerdir ki, Allah onların (kalblerinde) letafet bulunmadığını (ilmiyle önceden) bilmiştir ve o bakımdan kalbleri mühürlenmiştir. Öyle ki, onlar zihinlerini Hakkʹın marifetine açmazlar ve çevirmezler, Allah’ın yarattığı eşyaya ibret bakışıyla bakmazlar; karşılarında okunan Allahʹın âyetlerini derinden derine düşünme dinleyişiyle dinlemezler. Sanki onlar, kalblerin anlayışını, gözlerin görmesini, kulakların işitmesini kaybetmişlerdir.... Ve onlardan ancak cehennemliklerin fiilleri sadır olur.. »
HAYAT GEMİSİNİ ROTASINDA TUTAN DÜŞÜNCE VE DUYGU
«Kalbleri vardır, (onunla) hakkı anlamazlar. »
İlgili âyetle, cehennemliklerin kalb, göz ve kulağı söz konusu edilerek bu üç organı yaratıldıkları amaç ve hedefe yöneltmiyenlerin kendilerine büyük haksızlık ettikleri bildiriliyor. Radar sistemi, dümeni ve farları bozuk bir gemi veya uçağı düşünecek olursak, o vaziyette sonunun nereye varacağını anlamakta gecikmeyiz. İnsanların durumu da öyle..
Kalb, insan şuurunun ve idrâkinin bir diğer adıdır. Radar cihazından çok daha önemlidir. Yolu, yöntemi, tehlikeyi ve mutlu sonucu belirlemeye yarar. Kulak onun dümeni, gözler ise, farları mesabesindedir.
Her organda ve özellikle dış dünyamızla ilgi ve irtibatımızı sağlayan bu üç organda Allah’ın kudretini, O’nun sanatındaki inceliği ve varlığının belgelerini görüp idrâk etmiyen bir cin veya ins, nereden geldiğini, nerede niçin bulunduğunu, daha sonra nereye neden gittiğini bilmeyen bir aşağı canlıdan farksızdır.
Âyetteki sıralama: Kalb, göz ve kulak. Bu, gelişigüzel bir anlatım değil, insan hayatını bir üçgen üstünde tutan ve biri diğerini tamamlayan nimetlerdir. Kalb, düşünüp hakikatı idrâke yarar. İdrâk başlayınca, göz ona yardımcı olur. Görebildiklerinin gerçek veçhesini tesbit etme işini kalbe havale eder. İdrâk görülen şeylerle birleşince, kulak hakkın sesini işitmeye yönelir. Duyunca da kalb ve göz ile birleşip bütünleşir. Böylece asıl maksat gerçekleşme safhasına gelmiş olur.
ESMÂ-İ HÜSNÂ (ALLAHʹIN GÜZEL İSİMLERİ)
«En güzel isimler Allahʹındır.. »
Allah’ın isimleri tevkifidir, yani Cenâb-ı Hak tarafından belli sayıda tutulup belirlenmiştir. Artık biz kendiliğimizden ona ne ilâve yapabiliriz, ne de değiştirebiliriz.
Oʹnun her ismi ve sıfatı, sonsuz, sınırsız yüce kudretinin ayrı bir tezahürünün remzidir. Nitekim Tirmizîʹnin Ebû Hüreyre’den (R. A. ) yaptığı rivâyette, «Allah’ın doksandokuz ismi vardır. Birinde olan (ilâhî sünnet, kudret, hikmet ve esrar) diğerinde yoktur. » buyurulmuştur.
Allah, kâinatı ilmiyle olduğu gibi, kudretiyle de kapsayıp kuşatmıştır. O bakımdan O’nun bu ihatası bütün sıfatlarıyla tecelli eder. Hemen canlı cansız her şeyde onların tesir ve damgası bulunmaktadır. Bir cismi elimize aldığımız, bir canlıyı incelediğimiz ve bir sisteme dikkatle baktığımız zaman, ondaki esmâ-i hüsnâ’nın tecelli ve tezahürlerini görebildiğimiz ölçüde onu anlamış oluruz. Hazreti Peygamberin (A. S. ) her vesileyle eşyanın hakikatini görmek isteğinin bir ucu bu hikmete dayanmaktadır.
Kâinatta insanoğlunun, Allahʹın isim ve sıfatlarının tecellisine en çok mazhar kılınan bir varlık olduğunu söylemek yanlış olmasa gerek. Esmâ-i Hüsnâ’nın ayrı ayrı sır ve hikmetinin izleri insanda toplanmış ve daha çok belirgin hale gelmiştir. Bunu görüp gönülden inanan bir müʹminin, şartlar ve ihtiyaçlar doğrultusunda Allah’ın isim ve sıfatlarından mevcut duruma uygun düşenini seçerek duâ etmesi, o ismin yüksek feyiz ve rahmetine lâyık olmanın en uygun yolu ve en açık kapısıdır.
«Zât-i Hak’tan talep vukuunda,
Sineden mâsiva silinmelidir.
Her duâ müstecap olur amma,
Talebin sureti bilinmelidir. »
Mısraları bu gerçeği dile getirmektedir. Müfessirlerden Mukatil ve birkaç zat bu âyetin iniş sebebini şöyle tesbit etmişlerdir: «Müslümanlardan bir adam, namaz duâsında YA RAHMÂN, YA RAHÎM!, diye niyaz ediyordu. Müşriklerden biri onun sesini duyunca, Muhammed ve arkadaşları bir tek Rabbʹe kulluk ettiklerini iddia ediyorlar; oysa bu adam iki Rabb’e birden duâ edip yalvarıyor, diyerek İslâm’a yeni ısınanların kalblerine şüphe sokmaya çalıştı. O sebeple «En güzel isimler Allahʹındır. O halde siz O’nu o güzel isimleriyle çağırın.. » meâlindeki âyet indi. (Kurtubî/7/325)
HAKKʹA GİDEN YOLU GÖSTEREN BAHTİYARLAR
«Yarattıklarımızdan bir ümmet de var ki, onlar Hakkʹa giden yolu gösterir, ona doğru irşat ederler; yine onunla adâleti uygularlar. »
Âyetin ve hadîslerin delâletinden anlaşılıyor ki, her devirde, kendini Allah yoluna adayan, Hakkʹa giden yolu gösteren, doğruya irşat eden bir cemaat vardır. Dini tazeliğiyle yaşayıp ayakta tutanlar da onlardır. Diğer bir tabirle, onlar 73 fırkadan biri, ama kurtuluşa erenleridir. Bu, «Kur’ânʹı gerçekten biz indirdik ve elbette biz onun koruyucularıyızdır. » meâlindeki âyette vaʹdedilen dini koruma hakkındaki beyânın ayrı bir tezahürüdür. (Hicir sûresi: 9)
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz devrinden günümüze kadar, İlâhî emanetlerin en büyüğü olan Kur’ân ve İslâmʹın ışığını söndürmek isteyenler hemen her asırda çoğunlukta olmuş, bu emaneti koruyanlar ise azınlıkta kalmış, buna rağmen Kurʹân ve İslâm yaşamış, yaşamaya devam etmiş ve hâlâ yaşamaktadır ve yaşamaya devam edecektir. Zira Allahʹın ezelde koyduğu sünnetullah gereği, o emaneti koruyup Hakkʹa giden yolu gösterenler her devirde sahnede olacaklar ve irşât görevi kesintisiz devam edecektir.
Beşlerin rivâyet ettiği, «Ümmetimden bir taife (güçlü bir cemaat) kıyâmet kopuncaya kadar devamlı surette hak üzere olup üstünlük sağlayacak; rüsvay etmek isteyenler ve muhalefette bulunanlar onlara zarar veremiyecek! » meâlindeki hadîs, yukarıda meâlini naklettiğimiz Hicir sûresi 9. âyeti tefsîr etmektedir. (Buharî/i’tisam: 10- Müslim/iman: 247, imaret: 170. 173, 174- Ebû Dâvud/fiten: 1- Tirmizî/fiten: 27. 51- İbn Mâce / mukaddeme: 1, fiten: 9- Ahmed: 5/34. 269, 278, 279)
HAKKʹI YALANLAYANLARA İSTİDRAC KANUNU UYGULANIR
«Âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, onları farkına varmayacakları şekilde yavaş yavaş, basamak basamak (kahrolacakları) sonuca yaklaştıracağız. »
Hakkʹa karşı gelmenin, İlâhî emir ve sünnete sırt çevirmenin cezası, farkına varmadan adım adım kahredici bir sonuca sürüklenip gitmektir. Bu, ilâhî proğramda yer almış bir hükümdür, inkârcıların azgınlık ve şımarıklığı belli bir noktaya gelince mutlaka gerçekleşir.
İnkâr ve azgınlık müzminleşince, tedavisi zor bir hastalık hâlini alır; kalb ve dimağda kök salıp ilâhî marifete yer bırakmaz olur. Böylece derin bir gaflet ve irâde dışı bir sarhoşluk başgösterir. Zaman denilen törpü hem ondan yana gibi görünür, hem de onu törpüleyip tüketme marifetini sürdürür. Her nefes alıp verdikçe, her adım attıkça uçuruma biraz daha yaklaşmış olur; derken sünnetullah «istidrac» hükmünü yürütür.
Kur’ân’ın bu açıklaması, hem insan psikolojisi hakkında bir bilgi vermeye, hem insanların çoğunu uyarmaya, hem de Allahʹın cari sünnetlerinden birini hatırlatmaya yönelik bulunuyor.
YORUMLAR - RİVÂYETLER
İstidrac:
a) Derece derece, basamak basamak sürükleyip elîm sonuca götürmek.
b) Yukarıdan aşağıya doğru basamak basamak indirmek.
c) Yenilenen her nîmete karşı farkına varmadan veya neticesini düşünmeden, günah, azgınlık, inkâr ve haksızlığı yenilemek ve böylece nefes nefes, ilâhî ilimle belirlenmiş elim sonuca doğru gitmek veya götürülmek.
d) Nimetler içinde yüzüp nîmeti vereni hatırlamayanı, ya da onu inkâr edip nankörlükte bulunanı, nîmetin sarhoşluğu içinde bocalar bir halde bırakmak ve öylece belirlenmiş âkibete kademe kademe sürüklemek.
e) Eriştiği makam ve serveti kendi adına büyük bir başarı sayan inkârcı gâfili, başaşağı varacağı yere, hissettirmeden yavaş yavaş çekip götürmek.. gibi manalara gelir.
Kur’ân icmalî anlamda zikredilen i s t i d r a c ı şöyle açıklıyor: «Onlara mühlet veririm. Doğrusu benim onlarla ilgili düzenim çok metindir. »
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıda geçen âyetlerle, Allahʹın ezelî ve ebedî ilmiyle, cin ve insanlardan çoğunun cehennemlik olduğunu tesbit ettiği belirtildi ve bunun bir zorlama anlamında değil, ilmin malûmata tabi olma sünneti doğrultusunda düşünülmesinin gereğine işâret edildi.
En güzel isimlerin Allahʹın olduğu ifade edilerek, eşyada Oʹnun isimlerinin, sıfatlarının tecellilerini görmemiz istenildi. Sonra da hemen her çağda dini teblîğ edip irşat görevini yürütenlerin bulunacağı müjdelendi ve Allah’ın âyetlerini yalanlayanların tedricen, kahrolacakları sonuca yaklaştırılacakları haber verildi.
Aşağıdaki âyetlerle, Hz. Muhammedʹin (A. S. ) aklî dengesinin, ruhî yeteneğinin kusursuz anlamda yerinde olduğu ve inkârcıların tuttukları yolun tehlikesine karşı Peygamberin (A. S. ) uyarma görevini yerine getirdiği hatırlatılıyor. Sonra da yer ve göklerdeki mükemmel düzen ve dengeye dikkatler çekilerek beşer aklına ışık tutuluyor.