MEÂLİ:
183- Ey imân edenler! Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de sayılı günlerde farz kılındı. Ola ki korunup sakınırsınız.
184- Sizden kim hasta ya da yolculuk halinde bulunursa, (tutamadığı) günler sayısınca diğer günlerde tutar. (Fazla yaşlılıktan veya iyileşmesi umulmayan bir hastalıktan dolayı) oruç tutmaya güç getiremiyenlere bir yoksulu (sabah-akşam) doyuracak fidye gerekir. Kim de gönülden (fidyeyi artırıp) hayır yaparsa, bu onun için daha iyidir. Bununla beraber oruç tutmanız, eğer bilirseniz, sizin için hayırlıdır.
İNİŞ SEBEBİ
İslâm’ın ilk yıllarında her ay üç gün oruç tutulurdu. Bizden önceki ümmetlerin de ayni sayıda oruç tuttuğu söylenir. Muaz bin Cebel, İbn Mes’ud ve İbn Abbas (Allah hepsinden razı olsun) gibi Ashabın ileri gelenlerinden yapılan rivâyete göre, Nuh Peygamberden Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize kadar gelip geçen bütün peygamberler ve onların ümmetleri her ay üç gün oruç tutmuşlardır. Allah (C. C. ) bunu yukarıdaki âyetle hükümsüz bırakarak sadece Ramazan ayının tamamında oruç tutmayı farz kıldı. (Fazla bilgi için bak: İbn Kesîr ve İbn Cerîr tefsirlerine).
İLGİLİ HADÎSLER
1. «İslâm beş (esas) üzerine kurulmuştur: Allahʹtan başka ilâh olmadığına, Muhammed (A. S. )ın Allahʹın Resûlü olduğuna şehadet etmek; namaz kılmak, zekât vermek, Ramazan orucunu tutmak ve haccetmek.. » (Kütüb-i Sitte: İbn Ömer (R. A. )dan).
2. «Âdem oğlunun her ameli kendisi içindir; ancak oruç değil, çünkü oruç Benim içindir ve onun karşılığını ancak Ben veririm. » (Buharî - Müslim).
3. «İbn Abbas (R. A. ) diyor ki: Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Mekke’ye gitmek üzere Medine’den hareket etti. Bu sırada Ramazan ayında bulunuyorduk. Mekke’ye 43 mil kala USFAN mevkiine gelince su istedi. Getirilen suyu herkes görsün diye eliyle yukarıya kaldırdı ve sonra içti. Böylece Mekke’ye varıncaya kadar oruç tutmadı. » (Müslim: İbn Abbas (R. A. )dan).
4. «Kim inanarak ve karşılığını yalnız Allah’tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa, geçmiş günahları (kul hakkı hariç) bağışlanır. » (Buharî - Müslim).
5. «Oruç sabrın yarısıdır. » «Oruç bir sütre ve kalkandır. » (Et-Terğîb ve’t-terhîb).
6. «Kutsal savaşa çıkın ki ganimet elde edesiniz. Oruç tutun ki sıhhat bulasınız. Seyahata çıkın ki zengin olma imkânına kavuşasınız. » (Taberânî: Ebû Hüreyre (R. A. )den).
TARİHÎ YÖNÜ
Cebel oğlu Muaz (R. A. ) diyor ki:
- Namaz ve oruçtan herbiri üçer devre geçirmiştir.
Namazın üç devresi :
1. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Medineʹye hicret ettiklerinde onyedi ay Kudüsʹteki Beytülmakdis’e yönelerek namaz kıldı. Sonra kıblenin değiştirildiği hakkındaki âyet inince artık Mekkeʹde kurulan ve ilk mâbed olarak tarihe geçen Kâbeʹye yüzçevirip namaz kıldılar.
2. Ashab namaz için toplanır, birbirine vaktin girdiğini duyurmaya çalışırlardı. Neredeyse bu konuda Hıristiyanlar gibi çan çalmaya başlayacaklardı. (Böyle bir fikir ortaya atılmıştı). Sonra Ansarʹdan Zeyd oğlu Abdullah (R. A. ), ezan ile ilgili gördüğü rü’yayı Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize anlattı. Zaten Resûlüllâh Efendimize de ayni ölçü ve anlamda işâret verilmişti. Bilâl’ı çağırıp ezan okumasını emretti. Ayni rü’yayı Hattab oğlu Ömer (R. A. ) de görmüştü. Böylece namaza ikinci devre olarak ezan ile dâvet başladı.
3. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, Ashab-ı Kirâmʹdan önce Mescid’e gelip namaza hazırlanırdı. Arkadan gelen Ashab, namaz kılmakta olan kardeşlerine kaç rek’at kıldıklarını sorar, aldıkları işârete göre namazlarını tamamlarlardı. Cebel oğlu Muaz (R. A. ) bir gün geç geldi. Hiç kimseden kaç rek’at kılındığını sormadı. Niyet edip Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize uydu. Resûlüllâh (A. S. ) selâm verince, o da kaç rek’ate yetişemediğini anladı ve kalkıp ona göre namazını tamamladı. Bunun üzerine Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz şöyle buyurdu: «Muaz size bir sünnet öğretti, artık onun yaptığı gibi yapın! »
Orucun Üç Devresi
1. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Medine’ye hicret ettiklerinde her ay üç gün oruç tutardı. Sonra Ramazan orucunun farz olduğu bildirildi. Ancak oruç tutmaya güç getirenler oruç tutmak veya bir yoksulu doyurmak arasında serbest bırakıldı.
2. «Kim bu ay’a (ramazana) hazır olursa oruç tutsun» (Bakara sûresi: 185) meâlindeki âyet indirilerek bu serbesti kaldırıldı. Eyleşik olup da sağlığı yerinde bulunana oruç tutmak farz kılındı. Hasta ve yolcu için ruhsat verildi. Oruç tutmaya güç getiremiyen yaşlıların ve iyileşmesi umulmayan hastaların ise her gün için bir yoksulu doyurmaları, bir kolaylık olarak belirtildi.
3. Ramazan orucu farz kılındığında Ashab-ı Kirâm akşam iftarından sonra uyumadan önce yer, içer ve cinsî yaklaşmada bulunurlardı. Uyuduktan sonra fecir doğmadan uyansalar bile bir daha yiyip içmez ve cinsî yaklaşmada bulunamazlardı. «(Ramazan’da) Oruç (tuttuğunuz günlerin) gecesi kadınlarınıza cinsel yaklaşmada bulunmanız size helâl kılındı. » (Bakara sûresi: 187) meâlindeki âyet inince bu sıkıntı kalkmış oldu.
Dağfel bin Hanzeleʹnin Resûlüllâh (A. S. )dan yaptığı rivâyete göre Hıristiyanların da yılda bir ay oruç tutmaları kendilerine farz kılınmıştı. Hükümdarları hastalanınca, şifa bulduğu takdirde buna on gün daha ilâve edeceklerini adamışlardı. Hükümdarları iyileşti ama ağzındaki ağrı kesilmedi, devam etti. Bundan da kurtulursa oruçlarını, yedi gün daha ilâve etmek suretiyle 47 güne çıkaracaklarını adadılar. Hükümdarın ağzı iyileşince adaklarına uydular. Başka bir hükümdarları ise orucu bahar mevsimine alıp 50 gün olarak tamamlanmasını emretti. Onlar da buna uyarak her yıl bahar mevsiminde 50 gün oruç tutmaya başladılar. Ne var ki onların tuttuğu bu oruçla Müslümanların tuttuğu Ramazan orucu arasında hem sayı bakımından, hem de sıfat ve şart bakımından bir takım farklar vardır. Tabiînden Hasan Basrî ile Müfessir Süddî de ayni rivâyeti benimsemişlerdir. İlim adamlarımızın çoğu ise ayda üç gün oruç tuttuklarına ait rivâyeti daha sıhhatli bulmuşlardır.
Bazı ilim adamlarına göre ise, her ümmete otuz gün oruç farz kılınmıştır. Ne var ki onlar buna bir gün başında, bir gün de sonunda ilâve yapa yapa onu 50ʹye çıkarmışlardır. Bu nedenle şek günü (Ramazan olup olmadığı kesin bilinmeyen günde) oruç tutmak mekrûh sayılmıştır.
ÂYETTEKİ BENZETME
«Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de sayılı günlerde farz kılındı. »
Bu, farzın farza benzetilmesi anlamınadır. Yani bizden önceki ümmetlere farz kılındığı gibi oruç bize de farz kılındı. Bu nedenle âyetteki benzetme orucun niteliğini, niceliğini ve gün sayısını içermemektedir. Nitekim Büyük Müfessir İmam Kurtubî de bu benzetmenin vücubun aslına dönük bulunduğunu, vakit sayı, nicelik ve nitelikle ilgili olmadığını kaydetmiştir. Ayrıca Cebel oğ. Muaz (R. A. ) ile Tabiîn’den Ebû Rebbah oğlu Ata’dan da âyetteki benzetmenin sadece orucun farz kılınışıyla ilgili olduğunu, sıfat ve sayıyla bağlantılı bulunmadığını yansıtır ölçüde sahih bir rivâyet yapılmıştır.
DİĞER ÜMMET VE MİLLETLERDE ORUÇ
Oruç hemen hemen her ümmet ve millette bir ibâdet türü olarak yer almış, daha çok Tanrıya yaklaşma ve nefsi terbiye etme anlam ve duygusu içinde yapılagelmiştir. Eski Mısırlıların, Yunanlıların, Romalıların oruç tuttukları bilinmektedir. Bugün hâlâ Hinduların kendilerine has nitelikte oruç tuttukları tesbit edilmiştir.
Değişmesine rağmen elimizdeki Tevrat nüshalarında orucun farziyetine delâlet eden açık bir belge yoksa da orucu ve bu ibâdeti yerine getirenler hakkında bir takım övgüler vardır. Musâ Peygamberin 40 gün oruç tuttuğu rivâyet yoluyla sabit olmuştur. Bu nedenle orucun belli bir ibâdet olarak süregeldiğini ve dinlerin esasta birleştiğini görmekteyiz. Çünkü semavî dinlerin hepsi ayni kaynaktan gelmedir. Yahudîler de Orişelim (Yeruşalim)ʹin yıkıldığı tarihi anımsayarak bir hafta oruç tutarlar.
Hıristiyanlara gelince, Incilʹde orucun farz kılındığını açıklayan bir belge mevcut değildir. Zekeriya bölümünde onun beşinci ayda perhiz etmesinden söz edilir. Ayrıca yine bu bölümün yedinci kısmında şu ifadeler yer alır: «Bu yetmiş yıldır, beşinci ayda ve yedinci ayda oruç tuttuğunuz ve dövündüğünüz zaman bana mı, benim için mi oruç tuttunuz? Ve yediğiniz zaman ve içtiğiniz zaman kendiniz için yemiyor musunuz? » (Gerçi Kitab-ı Mukaddes’te Zekeriya bölümü Tevrat’a bağlı bir kısımdır. Ama Hz. Yahya ve Meryem ile ilgisinin fazlalığını dikkate alarak bunu Hıristiyanlarla alâkalı fasılda belirttik.).
MATTA İncil’i 6/16 bölümünde oruçla ilgili şu sözler yer almaktadır: «Ve oruç tuttuğunuz zaman, ikiyüzlüler gibi surat asmayın; zira onlar oruç tuttuklarını insanlar görsünler diye, suratlarını asarlar. Doğrusu size derim: Onlar karşılıklarını aldılar. Fakat sen oruç tuttuğun zaman, başına yağ sür ve yüzünü yıka; tâ ki, insanlara değil, gizlide olan Babana oruçlu görünesin ve gizlide gören Baban (Rabbin) sana ödeyecektir. »
Görülüyor ki İncil’in birkaç yerinde oruç ibâdetinden ve onun sırf Allah için yerine getirilmesinden söz edilmektedir.
Kur’ân-ı Kerîm’deki oruçla ilgili âyetler, Tevrat ve Incil’in oruç konusunda da değiştirilen belgelerini düzeltmekte ve bu ibâdetin diğer ümmetlere de farz olduğunu belirtmektedir.
AHLÂKÎ YÖNÜ
Oruç, namaz gibi hayatı disipline eden önemli bir ibâdettir. Allahʹın hoşnudluğuna erişmek, O’na yakın olmak için insanın kendi irâdesini ölçülü ve anlamlı biçimde kullanarak yemek, içmek ve benzeri ihtiyaçları yerine getirmekten belli bir süre nefsini alıkoyması, bir bakıma melekleşmeğe yönelmesidir. Bu nedenle diyebiliriz ki oruç, irâdemizin en büyük terbiyecisi, vicdanımızın en usta geliştiricisidir. Allah’a olan imânın ve Oʹnun yüceliğini için için duymanın bahtiyarlığı; içten dışa, dıştan içe akseden İlâhî sevgi ve saygının belirtisidir. Allah ile beraber olmanın derin anlamını, Oʹna kul olmanın yüksek zevkini oruç gönüllere işler, namazla birleşip bunu bütünleştirir.
Namaz ve oruç gibi yüksek değer taşıyan ve derin anlamı olan iki ibâdet tam bilinçli yapılır, yerine getirilirse, şüphe yok ki insanı olgunlaştırır. Haram ve şüpheli lokmanın kapıdan içeri girmesine, mideye inmesine engel olur. İnsan haklarına el uzatmayı bir tarafa bırakalım, o hakları en güzel ölçü ve biçimde korumayı öğretir. O bakımdan denilmiştir ki: Oruç, olgun insan olmanın tezgâhı, hayırhah kişi olmanın potasıdır.
Helâl kazanç teʹmin etmenin huzurunu gönüllere estirir. Vicdan serinliğini sağlar. Sofra başında helâl ve temiz bir lokmanın verdiği vicdan huzurunu insan hiç bir yerde duyamaz. Allahʹın lütfettiği nîmeti Oʹnun mülkünde, O’nun denetimi altında Besmele çekerek yemek ve hamdederek kalkmak kadar asil bir davranış var mıdır? Aile büyüğünün bu davranışı, terbiye okulunun en yetiştirici ve eğitici maddesini oluşturmaz mı? Çocuklara bundan daha güzel bir terbiye vermek mümkün müdür? Oruçlu bulunan baba ve annenin sofra başına oturup, «Allahım sana hamdolsun, bugün de bize helâl bir rızık verdin. Ruhumuzu karartan, vicdanımızı kirleten haram ve insan haklarından bizi korudun. Sana ne kadar şükretsek yine azdır. » diye dua etmeleri, en güzel öğüt değil midir?
SOSYAL YÖNÜ
«Ola ki korunup sakınırsınız. »
Toplumun dert ve ıstırabını paylaşmak; fakir ve yoksulun sıkıntı ve ihtiyacını gidermek üstün bir fazilettir. Bunu ancak merhamet duyguları gelişmiş insanlar yapabilir. Faziletin kaynağı, sağlam bir imândan sonra insan sevgisiyle içiçe bulunmaktır. Oruç bu sevgiyi en derin anlamıyla gönüllere ve dimağlara işleyen müstesnâ bir ibâdettir. Bunun için her ümmete farz kılındığından söz edilmekte, insanlık için nasıl bir rahmet kapısı açtığına dikkatler çekilmektedir. Namaz ne kadar cemiyet ve cemaatle kaynaşmayı, onlarla bütünleşme şuurunu geliştirirse, oruç ta o nisbette toplumla ilgi kurmayı, sosyal adâleti sağlamayı, kaynaşıp bütünleşmeyi; fakirle zengin arasındaki açıklığı, Allah’a kul, Muhammedʹe (A. S. ) ümmet olmanın eşitliği içinde kapatmayı gerçekleştirir.
Oruç, Allah’a yakın olmanın verdiği derin bir zevk ile Allah kullarını sevip saymanın en ölçülü terbiyesini verir. İnsana saygınlık ve kişilik kazandırır. Böylece insan toplumun kopmaz bir parçası, tamamlayıcı bir elemanı olmanın bilincine erişir.
Sık sık oruç tutan ve kendisine hediye olarak sunulan süt ve hurma gibi gıda maddelerini ağzına koymadan fakir ve yoksul arkadaşlarına veren Cihan Peygamberi Hazreti Muhammed (A. S. )ın bu düşünce ve duygusunu kelimeyle anlatmak mümkün müdür? Aç bir fakiri doyurmanın verdiği vicdan huzuru ve gönül rahatlığı hangi kelimelerle anlatılabilir? Hele Hazreti Muhammed (A. S. ) gibi bir rahmet peygamberinin toplumu eğitmesinde gösterdiği bu asil davranışların altında nasıl yüksek bir gayenin yattığını düşünüyor muyuz? Millet bünyesinde yetişen aydınlarımız böylesine asil ve insanlıktan yana temiz düşüncelerle, rahmet fışkıran bir gönül, ıstırap içinde kıvranan fakirler ve düşkünler için acıyan bir vicdanla kendilerini donatıp sahneye çıksalardı, ne anarşi başgösterir, ne de insanlar birbirinin kanını emmeye çalışırdı.
Orucun bir başka yararı da, ticarî ilişkilerimizde ve diğer beşerî münasebetlerimizde bize yön verir; kendimiz için sevip hoş gördüğümüz şeyleri vatandaşlarımız için de sevip ve hoş görmemize yardımcı olur, İnsanî duygularımızı bu konuda hem geliştirir, hem harekete geçirir. Zaten olgun bir insandan beklenilen bu değil midir?
SAĞLIK YÖNÜ
Savm ve siyam’ın karşılığında kullandığımız oruç, bir bakıma dinî perhiz olup belirli günlerde belirli bir süre yiyecekten, içecekten, cinsel ilişkiden, insanda uyarıcı te’sir yapan sigara ve benzeri maddelerden ve bunların verdiği zevkten belli bir amaç (İlâhî rızaya erişmek) için sakınıp vazgeçmektir. Görülüyor ki oruç nedeniyle yapılan perhiz sadece günün belirli saatlerinde yapılmaktadır. Bünyeyi sarsmayacak, kansızlığa yolaçmayacak ölçüde olan bir perhiz -midede ciddi bir rahatsızlık yoksa- mutlaka yararlıdır. O halde gelişigüzel bir perhiz yarar yerine zarar verir. (Farsça «pehriz» Türkçemizde daha çok «perhiz» şeklinde kullanılır.).
Dinî kurallarla birlikte sağlık kurallarına da uyularak yılda bir ay oruç tutmak, gerek ruhsal, gerekse bedensel açıdan yararlı olduğunu din âlimleri kadar, tıb bilginleri de kabul etmişlerdir. O bakımdan otuz gün belirli saatlerde tutulan oruç ibâdeti perhizle karıştırılmamalıdır. Çünkü bir ay süreyle vücudu besleyici ölçüde proteinli ve vitaminli maddeleri almadığımız takdirde sağlık durumumuz hızla bozulur; deride buruşma göze çarpar, başta bir dönme ve sersemlik belirir; zayıflama, kalp atımı hızında yavaşlama başlar. Gözler anlamsız bakar; mikroplanmaya karşı vücut direncini kaybeder.
Ayni zamanda büyük bir tabib olan Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, Allah’tan aldığı emir ve tavsiye üzerine oruç tutan mü’minlerde bu gibi hallerin meydana gelmemesi ve ibâdetin ruhsal gelişmeyi, bedenî güçlenmeyi, ahlâkî olgunlaşmayı yeterince sağlaması için hem akşamlan kâfi miktarda gıda almayı, hem de sahura kalkmayı kuvvetli sünnet kılmış; iftar etmeden üstüste oruç tutmayı mekrûh ve yararsız saymıştır.
İşte bu sünnete uyularak Müslümanların Ramazanda farklı ve çeşitli zengin sofra hazırlaması, fakirlere de bu hususta yardım elini uzatması, vücudun günlük besin ihtiyacını yeteri kadar karşılamaktadır. Bu nedenle oruç ibâdeti sağlığımız açısından da çok yararlı ve dinlendiricidir. Çünkü midenin dinlenmesi metabolizma bozukluklarını ve bunun sonucu ortaya çıkan bazı hastalıkları önler veya tedavi eder. Yani metabolizma bozukluklarını önlemede yardımcı etken olur. Lüzumundan fazla yağlı maddeler yemekten dolayı metabolizmadaki rahatsızlık; yağlı cisimlerin dokularda toplanmasının yol açtığı hastalıklar, kısmen de olsa oruçla normale dönme imkânına kavuşur. Daha doğrusu bu konuda hekimin de verdiği ilaca yardımcı olur.
Bunun için Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz «Mideyi yemek ve içmekle tıkabasa doldurmaktan sakının. Çünkü fazla yemek bedeni bozar, hastalığa neden olur, namaza karşı gevşeklik doğurur. Yeme ve içmede ortalama bir yol takip edin. Çünkü böyle yapmanız vücudu düzeltir; hem lüzumsuz harcamadan uzak tutar. Ayni zamanda Allah yağlanmış şişman bedeni sevmez. Kişi şehvetini dinine tercih etmedikçe helâk olmaz. » (Tefsîr-i Rûhu’l-Maanî Alûsî: C. 8, S. 110 / Müsned-i Ahmed).
«Âdemoğlu karnından (mide) daha zararlı bir kap doldurmamıştır. » (Ahmed - Tirmizî - İbn Mâce - Hâkim: Mikdam’dan).
«Ümmetim hakkında endişe duyduğum şey, karın (göbek) büyüklüğü, uykuya devam etmek, tembellik ve inanç zayıflığıdır. » (Darekutnî: Câbir (R. A. ) den). buyurmuştur.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetle, orucun bizden önceki ümmetlere de farz kılınmış bedenî bir ibâdet olduğundan söz edildi; kötülüklerden sakınmada Allah korkusunu derin saygı havası içinde gönüllerde üstün kılmada orucun yüksek anlamdaki te’sirine işarette bulunuldu ve hastalık, yolculuk ve yaşlılıktan dolayı güç getirememe gibi nedenlere dokunularak, ibâdetin şahsın gücüne ve sağlık durumuna paralel yürütülmesi gereği belirtildi.
Aşağıdaki âyetlerle oruca zaman süresi olarak belirlenen Ramazan ayına dikkatler çekiliyor; kutsallığın zaman kavramında değil zaman içinde meydana gelen önemli ve yararlı olaylarda olduğu üzerinde durularak bu konuda bir ölçü sunuluyor ve sonra teklif edilen ibâdetlerle, verilen İlâhî emir ve yasaklarla sadece kolaylık irâde edildiği, güçlük istenmediği özellikle belirtiliyor.