MEÂLİ:
8- O boruya (İsrâfilʹin Sûrʹuna) üfürülünce,
9- İşte o gün pek zorlu ve sıkıntılı bir gündür.
10- Kâfirlere hiç de kolay değildir.
11-14- (Ey Peygamber! ) Beni, o tek başına yarattığım, kendisine geniş çapta mal ve göz önünde duran çocuklar verdiğim; imkânları hazırlayıp döşediğim adamla başbaşa bırak.
15- Sonra da (verdiğimi) daha da artırmamı ister.
16- Hayır (hiç de istemesin). Çünkü o, âyetlerimize karşı inatçıdır.
17- Onu herhalde sarpa sardıracağım.
18- Çünkü gerçekten o, iyice düşündü, ölçüp biçti.
19-20- Geberesi nasıl ölçüp biçti! Sonra yine kahrolası nasıl ölçüp biçti!
21- Sonra baktı..
22- Sonra kaşını çatıp yüzünü ekşitti.
23- Sonra da arkasını dönüp büyüklük taslıyarak gitti.
24- Ve «Bu ancak anlatılagelen bir sihirden başkası değildir.
25- Bu ancak bir insan sözüdür» dedi.
26- Onu Sakarʹa (Cehennemʹin alt tabakasına) itip atacağım.
27- Sakar nedir bilir misin?
28- Ne geriye kor, ne de bırakır;
29- Deriyi iyice değiştirir.
30- Üzerinde 19 (bekçi) vardır.
31- Cehennemʹde görev yapanları ancak meleklerden kıldık. Biz, onların sayısını kâfirler için bir fitne yaptık ki kendilerine kitap verilenler kesin bilgi edinsinler; imân edenler de, imânlarını artırsın ve kendilerine kitap verilenler ile müʹminler şüpheye düşmesin. Kalplerinde (inkâr ve inat) hastalığı bulunanlar ile kâfirler de, «Allah bununla misâl olarak neyi murad etmiştir? » desinler. İşte Allah böylece dilediğini saptırır, dilediğini doğru yola eriştirir. Rabbin ordularını ancak kendisi bilir. Bu, insanlara ancak bir öğüttür.
İNİŞ SEBEBİ
Resûlüllahʹın (A. S. ) teblîğ ve irşadının sesi artık Arap Yarımadasıʹnda iyice duyulmaya başlanmıştı. Mekkeʹnin ileri gelen müşrikleri yaklaşmakta olan hac günlerinde bu sesin tesirini gidermek, hiç değilse birtakım yanlış fikirlerle hamur ederek yansıtma gayretine girmişlerdi.
Cenâb-ı Hak onların bu şaşkınca ve aptalca düşünce ve tutumlarını takbîh ederek birkaç günlük dünyada belki az bir başarı elde edebileceklerine işâretle âhirette bunun cezasını kat kat göreceklerini bildirmek üzere yukarıdaki âyetleri indirmiştir.
SÛR’A ÜFÜRÜLMESİ
«O boruya (İsrâfilʹin Sûrʹuna) üfürülünce, işte o gün pek zorlu ve sıkıntılı bir gündür. Kâfirlere hiç de kolay değildir. »
Kur’ân-ı Kerîm’de kıyâmet olayından söz edilirken, üfürülecek bir alete değinilmekte ve bu 10 yerde «sûr» ismiyle, konumuzu oluşturan âyette ise «nâkur» ismiyle anılmaktadır. (Bilgi için bak: En’âm Sûresi 73, Kehf Sûresi 99, Tâ-Hâ Sûresi: 102, Mü’minûn Sûresi 101, Nemi Sûresi 87, Yâsîn Sûresi 51, Zümer Sûresi: 68, Kaf Sûresi 20, Hâkka Sûresi 13 ve Nebe’ Sûresi 18. âyetin tefsiri)
Sûr: Boynuza benzer bir borudur ki kıyâmet kopacağı zaman üfürülecek ve böylece kâinatta canlı namına bir şey kalmıyacaktır. İkinci defa üfürülünce de ölüler dirilecek ve böylece âhiret hayatı başlayacaktır.
Nâkur: Üfürülecek boru, boynuz ve benzeri ses çıkaran aletin genel ismidir. Bu, keyfiyet ve mahiyetini bilmediğimiz «sûr»un bir başka adı olarak geçmektedir. Her şey, her olay birtakım sebep, illet ve kanunlara bağlandığı ve her olayın görevli melekler tarafından yürütüldüğünü düşünürsek, kıyâmetin kopması ve ikinci hayatîn başlaması gibi iki büyük olayın meydana gelmesinde Melek İsrâfilʹin görevlendirilmesini çok tabii karşılamamız gerekir.
İkinci hayata kalkış, inkârcı sapıklarca, maddeci şaşkınlarca beklenmeyen bir olay olarak gerçekleşince, geride nasıl bir gaflet, dalâlet, günah ve vebal bıraktıklarını ancak anlayacaklar ve o yüzden dizlerinin bağı çözülecektir.
İşte o gün ve o safhalar onlar için hiç de kolay olmayacaktır. Zira her şey, en küçük bir yanlışa meydan verilmeksizin ortaya konacak, kalp ve kafalarda dönüp dolaşan her düşünce ve niyet ortaya dökülecektir.
AZGIN MAĞRURU ALLAHʹA BIRAKMAK
« (Ey Peygamber! ) Beni, o tek başına yarattığım, kendisine geniş çapta mal ve göz önünde duran çocuklar verdiğim.... adamla başbaşa bırak.. »
Mekke’nin ileri gelen söz sahiplerinden mağrur ve bozguncu Velîd b. Muğîre el-Mahzûmî, İslâm’a karşı her türlü fenalığı düşünüp uygulama alanına koymaya çalışırken daha çok mal ve evlâdıyla, zekâ ve becerisiyle övünür ve bütün hıncıyla Hz. Muhammed’in (A. S. ) karşısına çıkar da Onun peygamberliğe lâyık olmadığını iddia edecek kadar kıskançlık duygusunu izharla akıl ve mantık ölçülerini aşardı. Zaman zaman hırçınlaşıp saldırıya geçmeği plânlar ve geceleri uykusunu kaçırırdı. Sabah olunca sokağa çıkar, etrafında toplananlara: «Ben bir oğlu birim. Araplar içinde bir benzerim yoktur» derdi. Bu kadar bencil ve kendini beğenmiş bir kişinin İslâm’a girmesi, hak dini seçmesi pek düşünülemezdi. Tabii Cenâb-ı Hakk’ın hidâyet kapısını açması müstesnâ..
İbn Abbasʹın (R. A. ) tesbitine göre: Velîd’in Mekke ile Tâifʹte deve sürüleri, kısrakları, geniş miktarda bağ ve bahçeleri, köle ve câriyeleri bulunuyordu. O bakımdan servet ve evlâd sâhibi sayılır, Araplar arasında itibar görürdü.
İşte bu mağrur ve gâfil şımarığın İslâmʹa girmesinden ümit kesilince, Cenâb-ı Hak Resûlüllah’ı teselli ederek: «Beni, o tek başına yarattığım, kendisine geniş çapta mal ve göz önünde duran çocuklar verdiğim.... adamla başbaşa bırak! » İlâhî kudretim vakti, saati gelince tecelli edecektir, buyurarak Velîd’in geleceğinin çok karanlık olduğuna işârette bulundu.
İNATÇI MAĞRUR KÂFİRLER
«Hayır (hiç de istemesin. ) Çünkü o, âyetlerimize karşı inatçıdır. Onu elbette sarpa sardıracağız. »
11. âyetten 30. âyete kadar Mekkeli müşriklerden mağrur, kıskanç, muhteris, inatçı ve alaycı Velîd b. Muğîre ve o tiynette olup Hakkʹa karşı gelenler, kıyâmete kadar gelecek olan inkârcı mağrurlara ibretli misâl verilmekte ve Velîd âdeta bu doğrultuda olanların sembolü olarak tanıtılmaktadır.
Olayın başlangıcı ve gelişmesi :
Cenâb-ı Hak «Hâ-Mîm Tenzîlüʹl-Kitab.. » âyetini indirdiğinde, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Mescid-i Haram’a giderek bu âyetleri Kâbeʹnin önünde okudu. O sırada Velîd b. Muğîre de yakın bir yerde bulunuyordu. Resûlüllah’ın (A. S. ) gözü ona ilişince, aynı âyetleri tekrar okuyarak Velîd’in işitmesini arzuladı. Velîd b. Muğîre o âyetleri dinledikten sonra çevresinde toplananlara şöyle dedi: «Az önce Muhammed’den (A. S. ) bir söz işittim, o ne insan, ne de cin sözüne benziyordu. Allah’a and olsun ki o sözün bir tatlılığı, üzerinde bir güzellik ve çekicilik vardır. Üst kısmı meyvalı, alt kısmı feyizlidir. Doğrusu o söz hep üstünlük sağlar kudrettedir, üstüne çıkılamaz. »
Bunları söyledikten sonra evine döndü ve kendi vicdanıyla başbaşa kalırken Kureyş ileri gelenleri: «Vallahi Velîd’in kalbi meyletti ve herhalde Kureyşli’lerin hepsinin kalbi bir bir meyledecektir» dediler ve aralarından Ebû Cehil onlara: «Siz hiç üzülmeyin, sizden yana ben Velîd’e kâfi gelirim» dedi ve kalkıp üzüntülü bir halde Velîd’in yanına gelip oturdu. Velîd ona: «Kardeşimin oğlu! Seni üzgün görüyorum, neden? » diye sorunca, Ebû Cehl ona: «Üzülmemek elde değil ki.. İşte Kureyşliler, senin ileri yaşına karşı nafaka toplayıp sana yardımcı olmak istiyorlar ve bu arada Muhammed’in sözünü süslediğini söylüyorlar ve İbn Ebî Kebşeʹnin (Muhammed’in) yanına girdiğini, İbn Ebî Kuhafe (Ebû Bekir) ile oturduğunu, onların yemeğinden arta kalanına erişmek istediğini iddia ediyorlar! » dedi. Velîd onun bu sözlerine kızdı ve: «Kureyşliler çok iyi bilirler ki ben mal ve evlâd cihetiyle hepsinden fazlayımdır. Muhammed’le arkadaşları karınlarını doyurdular da fazla yiyecekleri kalsın öyle mi? » dedikten sonra Ebû Cehl ile birlikte kalkıp kendi kavminin meclisine geldiler ve aralarında şu konuşma geçti:
Önce Velîd onlara sordu:
- Siz Muhammed’in deli, dengesiz olduğunu söylüyorsunuz. Bu doğru değildir. Zira bugüne kadar Onun kendi canına kıymaya yeltendiği veya bir kimseye saldırdığı görülmüş müdür? Lütfen cevap verin..
- Allah için doğru söylemek gerekirse, hayır..
- Yine siz Onun kâhin ve büyücü olduğunu söylüyorsunuz. Kâhinlerin ne yaptığını hepimiz az-çok biliyoruz. Onun hiç kâhinlik yaptığını gördünüz mü?
- Allah için doğru söylemek gerekirse, hayır..
- Siz Onun şâir olduğunu söylüyorsunuz. Hiç şiir kalıp ve ölçülerine göre konuştuğunu duydunuz mu?
- Allah için doğru söylemek gerekirse, hayır..
- Siz Onun yalan söylediğini de iddia edip duruyorsunuz. Böyle bir huyu olduğunu hiç denediniz mi veya bugüne kadar yalan söylediğini tesbit edebildiniz mi?
- Allah için doğru söylemek gerekirse, hayır..
Bu karşılıklı soru-cevap şeklindeki konuşmadan sonra Kureyş’in ileri gelenleri Velîd b. Muğîre’ye sordular:
- Peki siz söyleyin Muhammed nedir, neyin nesidir?
Velîd bir süre düşündükten sonra şu cevabı verdi:
- O, olsa olsa ancak bir sihirbazdır. Görmez misiniz ki O, kısa süre içinde adamla zevcesi ve evlâdını birbirinden ayırıyor; babayı oğlundan koparıyor; köleyi efendisinden uzaklaştırıyor. Evet tek kelimeyle O, bir büyücü ve sihirbazdır. Konuştuğu her söz, muhatabında derin tesir bırakan bir sihirdir.
Böylece biraz yumuşamaya temayül gösteren Velîd bu konuşmadan sonra büsbütün küfür ve tuğyanını artırdı. Ama zamanla kimlerin deli ve dengesiz, şaşkın ve avare şâir olduğu ortaya çıktı. Hz. Muhammed (A. S. ) onbeş asırdır hep gönüllerde taht kurmakta ve insanlıktan yana katıksız rahmet olduğunu kalp ve kafalara yansıtmaktadır. Kıyâmete kadar da O öyle olacak ve öyle devam edecektir.
ŞARTLANMIŞ DİNSİZİN KARAKTERİ
«Sonra da (verdiğimi) daha da artırmamı ister.. »
Cenâb-ı Hak, ilgili âyetlerle, Hakk’a karşı gönül kapısını kapalı tutan şartlanmış kâfirin, maddeci sapığın karakter yapısına işâretle yedi kadar kötü sıfatına değinmekte ve böylece Velîd b. Muğîre gibi dinsiz sapıkların her çağda ve her dönemde bulunabileceğini dolaylı şekilde belirterek müʹminlere bu konuda ölçü vermektedir:
1- Mal ve makamı hep amaç seçer. Buna erişebilmek için ara yerde bulunan maddî ve mânevî kuralları, hükümleri ve kutsal değerleri çiğneyip geçmekte bir sakınca görmez.
2- Kur’ân âyetlerinin İlâhî olmadığını iddiada oldukça ısrarlı ve inatçıdır.
3- Allah böylesini sarpa sardırdığından, hep kendi iç yapısında kararsız ve tedirgindir. Ebedî hayat umudu hiç yoktur.
4- Hakk’ı reddetmede fıtratını (ruhundaki Allah ve din duygusunu) silik hale getirip unutmaya çalışır. Bunun için durmadan düşünüp birtakım aslı astarı olmayan deliller ve zekâ oyunları icad eder.
5- Mü’minlere, Allahʹa kulluk edip insanlığın saadet ve hayrını isteyenlere karşı içi kin doludur. O bakımdan bir müʹmin ile karşılaştığı zaman hemen kaşlarını çatar, yüzünü ekşitip nefret duygusunu ister istemez izhar eder. Aynı zamanda müʹminleri küçük düşürmek için zekâsını kullanır ve birtakım kurnazca manevralar yapar.
6- Büyüklük taslar; çok bilgili ve kültürlü görünmeye çalışır ve hak ortaya çıkınca arkasını dönüp uzaklaşır.
7- Cenâb-ı Hakk’ın indirdiği âyetleri eleştirir ve «bunlar çok zeki, o nisbette kurnaz bir kişinin sözleridir; büyünün tâ kendisidir» der.
Anlaşıldığı üzere, kişi inkâr düzeyinde şartlanıp Hakkʹı reddetmenin bir aydınlık alâmeti olduğunu ön yargı haline getirince, küfür onda marazî bir hal alır ve tedavisi son derece zorlaşır.
İNATLA BİRLEŞEN İNKÂRIN CEZASI
«Onu Sakarʹa (Cehennem’in alt tabakasına) itip atacağız.. »
Doğru yolu seçme basîret ve fazîletini gösteremiyen inatçı kâfir, küfründe ısrar ettiği halde şu fani hayatı terkedince, ona dünyadaki bu ameline ve niyetine uygun bir ceza hazırlanmıştır. Az önce huy ve karakterinin belirgin çizgileri çizilen Mekkeli müşrik Velîd’e verilecek cezanın özelliğini Cenâb-ı Hak, üç madde halinde bildirirken, bunun, o karakterde olan her inkârcı azgın için geçerli olduğuna işârette bulunmaktadır. Şöyle ki:
a) İnkâr ve inatta çok ileri gitmesine karşılık Cehennem’in alt tabakası olan Sakar’a daha lâyık görülmüştür.
b) Sakar tabakası onda ne ümit bırakır, ne de neşe.. Çünkü o dünyâda iken ne kendine bir ümit kapısı aramış, ne de çevresine ümit vermiştir.
c) Dünyada iken insanları haktan, imân ve ahlâktan uzaklaştırmak için nasıl her gün yeni bir kurnazlık düşünüyor ve birtakım buluşlar sergiliyorsa, âhirette Sakar denilen tabakada derisi yandıkça yenisi yerine gelir ve bu hal sürüp gider.
CEHENNEM ÜZERİNDE 19 BEKÇİ VARDIR
«Üzerinde 19 (bekçi) vardır.. »
Cehennem veya Sakar denilen tabaka üzerinde 19 bekçi meleğin bulunduğu açıklanıyor. Ancak bunlar oradaki görevli melekleri sevk ve idare eden 19 nakîb midir, yoksa 19 gözetici veya dâvetçi midir? Şüphesiz bu husustaki yorumlar farklı, görüşler değişiktir ve hepsi de ihtimalidir. Çünkü sahîh rivâyet ve tesbite göre: Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz: «O gün Cehennemʹi getirirler ki, yetmişbin zimamı (yular misâli halatı) vardır. Her zimamla beraber onu çekip duran 70. 000 melek bulunur. » (Tirmizî/cehennem: 1) buyurmuştur.
Bu rakama göre, Cehennemʹi çekip plândaki yerine oturtan dört milyar, dokuzyüz milyon melek görev yapacaktır.
Konumuzu oluşturan âyette geçen 19 melek, ya yalnız Cehennem’in altıncı tabakası olan Sakar’da görevli olanlardır, ya da Cehennem üzerinde sevk ve idarecilikle görevli bulunanlardır. Bununla beraber bu 19 meleğin bütün Cehennem’i idare edenler olabileceği de söylenebilir.
Cenâb-ı Hak, yüksek hikmeti gereği, gerek dünya hayatında, gerekse âhiret âleminde hemen her konu, her olay ve her sistemin başında mutlaka görevli melekler bulunduğu halde onların sayısını bildirmeyip sadece Cehennem üzerinde görevli meleklerin sayısını bildirmekle inananları da, inanmayanları da, kararsız olup imânla küfür arasında mekik dokuyan münafıkları da bir sınavdan geçirmektedir. Gerçek mü’minler, bunun neden böyle olduğunu düşünmeden inanır ve «Cenâb-ı Hak hikmet sâhibidir, O, her işini hikmetle yürütür» diyerek teslimiyet gösterirler. Kâfirler bunu alay konusu edinip büsbütün inkâr ve tuğyanlarını artırırlar. Münafıklar ise, bocalayıp kalırlar. Tevrat ve İncil’in orijinal nüshalarında da bu 19 melekten söz edildiği bir yorum olarak anlaşılıyor.
19 SAYISI VE KURʹÂN-I KERÎM
19 sayısının bir İlâhî sır olduğunu ve Kurʹân’ın i’cazı bulunduğunu ilk iddia edip ortaya çıkan ve gerçekte kime, hangi ekole hizmet ettiği kesin bilinmeyen Dr. Reşad Halîfe adında bir Mısırlıdır. Ancak uzun süreden beri bu kişinin Amerika’da Arizona eyaletinde (Tucson’da) imamlık yaptığı tesbit edilmiştir. Başta Besmele olmak üzere bazı âyet ve sûrelerin ya 19 harf olduğunu, ya da kesirsiz olarak 19’a bölündüğünü iddia ederek yola çıkan bu kişi, birçok yerlerde Kur’ân ayetlerini zorlamakta ve bazı harf ve kelime oyunu yaparak iddiasını isbata çalışmaktadır. Biz burada onun iddia ettiği âyet ve kelimeleri bir bir ele alacak değiliz. Zira ne konumuz, ne de hacmimiz buna müsait değildir. Ancak şunu belirtelim ki, Dr. Reşad Halîfe, ya bir maceraperesttir, değilse Bahaîliğin tuzağına düşen bir kimsedir. Ancak bu kişinin nasıl tezada düştüğüne bir misâl vermemizde fayda mülahaza ediyoruz. Şöyle ki:
«Besmele’de geçen «Allah» lâfzının Kur’ânʹda 19’un tam katı olarak 2. 698 defa (2. 698=142) zikredildiğini iddia eden Reşad Halîfe, bu lâfzın 2. 698 defa değil de 2. 699 defa geçtiği isbât edilince, bu defa rakamı 2. 698’e indirebilmek için Tevbe Sûresi’nin son iki âyetini inkâr etme cür’etini göstermiş, son âyetteki «Hasbiyallah» cümlesindeki «Allah» lâfzından kurtulmaya çalışmıştır. İnkârını ise şu sözlerle açıkça dile getirmektedir: «Büyük bir ihtimalle bu iki âyet, Ebû Bekir, Ömer ve Zeyd’den çok sonra Peygamber’in hayranları tarafından Kur’ân’a sokulmuştur.. »
«Bazı sûrelerin başında mevcut olan anahtar mesabesindeki bazı harflerin bulundukları sûreler içindeki sayıları istisnasız 19 sayısının katlarına eşit olarak karşımıza çıkacaktır» diye bir kural koyan Reşad Halîfe, «Kaf» harfinden başka hiçbir yerde bu kaideyi işletemeyince bu defa harfin bulunduğu sûreyi, aynı harfin başında bulunduğu diğer sûrelerle harman ederek sonuca varmaya çalışmıştır. Fakat bu yolla da sonuca varamayınca, bu defa Kur’ân’da harf değişikliği yapmaya kalkmıştır. Meselâ A’raf Sûresiʹnin 69. âyetindeki «bastaten» kelimesinde mevcut «sad» harfinin «sin» olduğunu iddia etmiştir. Bunu da kendi hesaplarını denk düşürebilmek için yapmıştır. » (Bu son paragraf, Emekli Diyanet İşleri Başkanı Tayyar Altıkulaç’ın, «Kur’ân-ı Kerîm’de 19 meselesi ve önemli düzeltme» başlığı altında neşredilen makalesinden alınmıştır.)
Görüldüğü gibi 19 sayısıyla Kurʹân âyetleri arasında bağ kurma gayreti, iddiacıyı çok sakıncalı yola itmiştir. Aynı zamanda Kurʹân’ın % 98 bölümüyle 19 sayısı arasında -belirtilen şekilde- ilgi kurmak mümkün değildir. Oysa Kurʹân baştan sonuna kadar ber cümle ve âyetiyle, her bölüm ve sûreleriyle en büyük muʹcizedir ve hiçbir zaman erişilmesi mümkün olmayan bir İlâhî âbidedir. Kıyâmete kadar da böyle kalacaktır.
BAHÂÎLER VE 19 RAKAMI
Hz. Muhammed’i (A. S. ) son peygamber, Kur’ân-ı Kerîm’i de son kitap kabul etmiyen Şirazlı Seyyid Ali Muhammed, kendisini peygamber olarak ilân ederken 19 rakamını kutsal sayıp iddia ettiği diniyle bu rakam arasında sıkı bir bağlantı sağlamıştır. Şöyle ki:
- Bahâîlere göre 19 rakamı kutsaldır. «Vâhid» ve «Vücud» sıfatları ebcedde 19 tutar.
- Sene 19 aydır, ay 19 gündür. Böylece bir yıl onlara göre, 361 gündür.
- Babî cemaatini idâreye meʹmur edilenler 19 kişidir.
- Her Bahaî yıllık gelirinin 1/5’ni bu cemiyete vermekle yükümlüdür. Ancak vereceği nisbette yine bu 19 sayısı dikkate alınır.
- Her yıl 19 gün oruç tutmak vâciptir.
Konumuzu oluşturan âyette geçen 19 rakamının hikmetini bizzat Cenâb-ı Hak şöyle açıklamaktadır: «Biz onların sayısını kâfirler için bir fitne yaptık ki kendilerine kitap verilenler kesin bilgi edinsinler; imân edenlerin de imânlarını artırsın ve kendilerine kitap verilenler ile mü’minler şüpheye düşmesin. Kalplerinde (inkâr ve inat) hastalığı bulunanlar ile kâfirler de, «Allah bununla misâl olarak neyi murad etmiştir? » desinler. İşte Allah böylece dilediğini saptırır, dilediğini doğru yola eriştirir.. »
Evet, Kitap Ehlinden kutsal kitapları iyice okuyup inceleyen ilim adamları bu ve benzeri garip gelen âyetleri duyunca, inkâr etmezler, gönderilen her peygamberin benzeri birtakım garip beyânları bulunduğunu düşünerek hikmetini araştırırlar.
Müfessir Kurtubî’nin sözünü ettiğimiz âyetin hikmetini açıklayan bölümünde, «Tevrat ve İncil’de de Cehennem üzerinde görevli meleklerin 19 olduğu yazılıdır» şeklindeki beyânı sadece bir yorumdur. Zira bugün mevcut Tevrat ve İncil nüshalarında böyle bir kayda ve belgeye rastlamak mümkün değildir. İlk orijinal nüshalarında ise yazılı olabilir ki onu da kesin şekilde bilemiyoruz. Âyette ise, 19’la ilgili konunun Tevrat ve İncil’de yazılı bulunduğu açıklanmamış, sadece «Kitap Ehli kesin bilgi edinsinler» şeklinde bir ifade kullanılmıştır. Şüphesiz bu da yorum isteyen bir cümledir.
CENÂB-I HAKKʹIN ORDULARININ SAYISINI ANCAK KENDİSİ BİLİR
«Rabbin ordularını ancak kendisi bilir. Bu, insanlara ancak bir öğüttür. »
«Cünûd», «cünd»ün çoğuludur. Asker, ordu, yardımcı gibi mânalara delâlet eder. Kök mâna olarak katı ve taşlı toprağa denir. Sonra da aynı türden biraraya gelen her topluluk hakkında da kullanılmıştır. Meselâ «ruhlar» için «cünûd-ü mücennede» denilmesi bu cümledendir. Konumuzu oluşturan âyette ise, ilâhî emirleri yerine getiren ve kâinattaki düzenin her parçası üzerinde görevli bulunan melekler kasdedilmektedir. Kâinatın büyüklüğünü, meydana gelen olayların sayıya sığmayacak kadar çokluğunu düşünecek olursak, görevli meleklerin ne kadar çok olduğunu ve her olayla ilgili bir grup meleğin bir ordu teşkil ettiğini anlamakta gecikmeyiz.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, Hz. Peygamber’in (A. S. ) görevinin sınırına değinildi. Sonra duygu ve düşünceye seslenilerek kıyâmet ve âhiretin birkaç safhasından söz edildi. Arkasından inkâr ve tuğyanda ısrar edenlerin karakter yapısı üzerinde durularak mü’minlere ölçü ve bilgi verildi.
Aşağıdaki âyetlerle Cehennemʹin kâfirler için büyük bir dert ve belâ olduğu, üç şeye yemin edilerek haber veriliyor.