MEÂLİ:
18- Rablerini inkâr edip küfre sapanların (Allahʹı tanımayanların) misâli; amelleri, fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle esip savurduğu küle benzer. Kazandıklarından bir şey elde edemezler. Bu da (gerçekten) uzak sapıklığın, şaşkınlığın kendisidir.
ALLAHʹI İNKÂR EDEN İLİM ADAMLARI
İlgili âyetle önemli bir konuya parmak basılmakta ve İslâmiyeti, aynı zamanda İlâhî sünneti bilmeyen bazı kişilerin, Allah’ı inkâr eden kâşifler ve mucitlere bol keseden cenneti ve ebedî saadeti lâyık görmeleri üzerinde durulmakta ve böylece mü’minlere en sağlam bilgi verilmektedir. Şöyle ki: Allah’ı tanımayanların, kıyâmeti inkâr edip cennet, cehennem, hesap ve azaba inanmayanların, dünyada işledikleri hayırlar, iyilikler, yaptıkları yararlı işler, keşifler ve İlmî buluşlar kıyâmet gününde onlar için bir değer taşıyacak mı? Bunun cevabını yine Kur’ân en açık bir anlatımla şöyle veriyor: «Rablarını inkâr edip küfre sapanların misali; amelleri, fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle esip savurduğu küle benzer. Kazandıklarından bir şey elde edemezler. »
Ama neden?
Allah’ı tanımayanlardan öylesi var ki, insanlığa büyük hizmette bulunmuş, keşif ve icatlar yapmıştır. Bütün bu yararlı hizmetlerin âhirette karşılıksız kalması doğru olur mu? İlk bakışta bu soru mantıkî gibi görünür, ama biraz düşündüğümüz zaman, hakikat bütün parlaklığıyla önümüze serilir. Şöyle ki:
a) Önce bu adamlar, yaptıkları hizmeti Allah için değil, insanların takdîr ve şükranlarını bekleyerek yapmışlar veya böyle bir hizmette bulunmaktan derunî bir zevk duymuşlardır. Böylece onlar Allah diye bir varlık ve kudret tanımadıkları için de, yaptıkları hizmet karşılığında uhrevî bir mükâfat düşünmemişlerdir.
b) O halde onlar Allah’tan değil, insanlardan ödül, ilgi ve takdir beklemişler ve beklediklerini fazlasıyla görmüşlerdir.
c) Allah’ı tanımadıkları, Oʹndan bir mükâfat ve takdîr beklemedikleri halde biz kimin adına kime âhiret mükâfatını vermek cömertliğinde bulunabiliyoruz?!
d) Ortada bir buluş ve icat sâhibi var ki, İlâhî kudreti hiç tanımıyor ve ondan hiçbir şey beklemiyor. Üstelik O’nun isminden ve varlığından nefret ediyor. Böylesinin hizmetini O kudrete yakıştırma, Oʹnun rahmet ve inâyetine, mükâfat ve ihsanına lâyık görme hakkını nereden alıyoruz? Yaptığı işi kimler için, niçin, ne amaçla ve ne niyetle yapmışsa, ona göre karşılığını almıştır. Bizim işgüzarlığımız hem o ilim adamına karşı hakaret, hem de inanmadığı Allah’a karşı bir küstahlık değil de nedir?
Eğer verdiği hizmetlerle Allah’a inanmış, O’nun hoşnutluğunu dilemişse, zaten Allah onu bizden daha iyi bilir ve ona göre mükâfatlandırır. Bizim ortada bir kıstas ve belge yokken araya girmemizin sebebi ve anlamı ne?.. Hani camiye hiç gelmeyen, aslında onun lüzumuna inanmayan ve o semtlere uğramayan, uğramak niyetinde ve inancında olmayan bir kişinin, zaman zaman camilerde ciddi bir reform yapılmasının lüzumunu hararetle iddia ettiği görülür ve işitilir. Bir an onun istediği reformun yapıldığını varsayalım, acaba camiye gelecek mi? Hayır, gelmiyecek. Çünkü onun istediği sıra ve iskemleler, localar kilise ve havralarda zaten vardır; eğer amacı sıra ve masa konulan mabetlerde ibâdet etmek olsaydı, gider o yerlerde ibâdetini yerine getirir ve hiç kimse de mevcut şartlar muvacehesinde onun bu inancına müdahale edemezdi.
Bu durumda hem camiye, hem ibâdetin lüzumuna inanmayan, ilâhî emirleri kendi arzusu doğrultusunda değiştirmek isteyen bu kişiyi öldüğü zaman illa da camiye götürüp cenâze namazının kılınmasını ısrarla savunmanın bir anlamı ve ölçüsü var mıdır? Camiye, ibâdete, dolayısıyla İlâhî buyruklara inanmayan o kimseyi câmiye getirmek, hem ona, hem de camiye hakaret sayılmaz mı?
Hani Mekkeli müşrikler de, «Biz kutsal Kâbeʹye hizmet ediyoruz, ibâdet için gelen misafirleri ve ziyaretçileri ağırlıyoruz, hacılara su dağıtıyoruz ve benzeri iyiliklerde bulunuyoruz.. » diyorlardı. Ama onlar bütün bu hizmetleri Allahʹa inandıkları, O’nun hoşnutluğuna erişmek için mi, yoksa bir geleneği sürdürmek, kabileler arasında şeref ve üstünlük aracı olarak kullanmak için mi yapıyorlardı? Allahʹı -Tevhît İnancı doğrultusunda- tanımadıklarına göre, ikinci şıkkı oluşturan nefsanî amaç için yaptıkları kesin. Karşılığını ise, niyet ve amaçlarına göre dünyada almışlardır. Kıyâmet gününde onlara biz mi cömertlikte bulunup Allah adına mükâfat vereceğiz? Böyle bir yetkimiz var mıdır? Şüphesiz ki insanların amellerini tartacak, onları değerlendirecek, herkese niyet ve amacına göre karşılık verecek yalnız Allah’tır. Mülkünde ve tasarrufunda ortağı yoktur.
Kur’ân bütün bu soruları bir cümleyle cevaplayıp müʹminlere gereken bilgiyi vermektedir: «Amelleri, fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle esip savurduğu küle benzer. Kazandıklarından bir şey elde edemezler. »
Diğer bir âyet ile bu husus daha da açıklanarak şu bilgiler verilmektedir: «Ey imân edenler! Allahʹa ve Âhiret gününe inanmaz da malını insanlara gösteriş için harcayan kimse gibi, sadakalarınızı başa kakmak ve gönül incitmekle boşa çıkarmayın. Çünkü onun misali, kaygan bir kayaya benzer ki, üzerinde azıcık toprak vardır, derken ona şiddetli bir yağmur dokunur da dazlak bırakır; işleyegeldikleri hiç bir şeye karşılık (bir sevap ve mükâfat) kazanmaya güç getiremezler. Allah inkârcıları doğru yola eriştirmez. » (Bakara Sûresi: 264)
Sonuç olarak, Allahʹa ve Âhiret gününe inanmayan bir kimsenin insanlıktan veya nefsinden yana yaptığı bir icadı kendi mantıksal ölçülerimize göre uhrevî mükâfatla değerlendirmemiz, haddi aşmak ve İlâhî sınıra tecavüz etmek sayılır. Bu da büyük bir şaşkınlık ve sapıklık olarak vasıflanır. Nitekim âyetin son kısmında açık bir anlatımla buna temas edilerek gereken uyarı yapılmıştır.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetle, inkârcı sapıkların dünyadaki hiçbir iş ve amellerinin uhrevî mükâfata lâyık olmadığı açıklandı.
Aşağıdaki âyetlerle, Cenâb-ı Hakkʹın varlık âleminde yer alan her şeyi yararlı bir düzen ve dengede yarattığı belirtilerek hiçbir şeyin ve olayın plân ve proğram dışı olamıyacağı, bu kurala göre, âhirette verilecek karşılıkların da belli bir statüye göre yürütüleceği hatırlatılıyor. Dünya hayatlarını İlâhî proğramın hilâfına sürdürenler uyarılıyor.