MEÂLİ:
18- Onlar (inkârcı putperestler), Allahʹı bırakıp kendilerine zarar ve yarar veremiyen cisimlere tapıyorlar ve «Bunlar Allah yanında şefaatçilerimizdir» diyorlar. De ki: Allahʹa göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi haber veriyorlar?! O, onların ortak koştuklarından münezzehtir ve çok yücedir.
19- İnsanlar ancak bir tek ümmet idi; sonra ayrılığa düştüler. Eğer Rabbından bir söz (hükme bağlanıp) geçmemiş olsaydı, elbette onların ihtilâfa düştükleri şey hakkında hüküm verilirdi de (iş) bitmiş olurdu.
20- Bir de derler ki: Ona Rabbından bir âyet (açık bir muʹcize) indirilmeli değil miydi? De ki: Gayb ancak Allahʹa aittir. Bekleyin, ben de sizinle beraber bekliyenlerdenim.
ZARAR VE YARAR VEREMİYEN BÂTIL İLÂHLAR
«Allahʹı bırakıp kendilerine zarar ve yarar veremiyen cisimlere tapıyorlar... »
Tapmadıkları zaman zarar, taptıkları zaman yarar vermiyen şekillendirilmiş cisimlere kulluk etmek veya onları Allah katında yardımcı şefaatçiler kabul etmek koyu bir cehaletin, bâtılı yaşatan kötü bir âdetin; hissi aklın ve idrâkin önünde tutmanın eseridir. Hele onlarda birtakım sır ve hikmetlerin, gizli kuvvet ve kudretlerin varlığını vehm edip inanmak, çok şerefli yaratılan ve varlık âleminin bir bakıma amaç ve hikmeti sayılan insana hiç, ama hiç yakışmamaktadır. Zira tapındığı cisimlerden kendisi çok daha mükemmel olan ve onların hiç birinde bulunması mümkün olmayan yetenekleri kendinde taşıyan âdemoğlunun bu derece âdileşmesi son derece düşündürücü ve üzücüdür.
Bilinen bir gerçek vardır, o da şudur: Mâbudun mutlaka âbitden, yani ibâdet edilen varlığın, ibâdet edenden çok üstün kudrette ve kıyas kabul etmez yetenekte bulunması ve kendisine ibâdet edenler üzerinde mutlak tasarrufa sâhip olması şarttır. Oysa putperestlerin durumu tam tersinedir: Âbid, mâbuddan çok kudretli ve yetenekli ve onun üzerinde tasarrufa sahiptir; istediği zaman onun şeklini değiştirebilir veya imhâ edebilir. Ayrıca ibâdet, saygı ve tâzimin en üst noktası, kulluğun en belirgin belirtisidir. O halde ibâdete lâyık görülenin herhalde çok üstün, sınırsız imkânlara sâhip olması ve her çeşit nîmeti verme gücünü taşıması gerekmektedir. Oysa müşriklerin ilâh edindikleri cisimlerin hiç birinde bunlar mevcut değildir.
Müfessir Fahruddin Râzî’nin tesbitine göre, müşriklerin tapındıkları ve şefaatçi kabul ettikleri şeyler birkaç grupta toplanmıştır:
a) Onlara göre yeryüzünün herbir iklimine sâhip olan ve onu idâre edip yürüten belli bir ruh vardır. O ruhun adına bir put yapıp ibâdet etmekte yarar vardır. Bu düşünce ve inanç çok tanrı sistemini getirip yaygınlaştırmıştır.
b) Yıldızlardan bir kısmını ilâh veya şefaatçi ilah sayanlar da vardı. O yıldızların gündüzleri kaybolup görünmez duruma geldiklerini dikkate alıp onlardan herbiri adına bir put yaparak kendileri için Allah yanında şefaatçi olacağına inanırlardı.
c) Yaptıkları putların üzerine birtakım belli tılsımlar koyup, sonra onların sırlarını sezdiklerine inanarak yaklaşmaya çalışırlardı. Bu yaklaşma zamanla ibâdet şekline dönüşmüştür.
d) Müşriklerden bir kısmı ise, putları, çok sevdikleri insanların süratinde yapar, ona ibâdet etmekle, o çok sevdiği büyük kişilerin ruhlarının Allah katında şefaatçi olacaklarına inanırlardı.
YİRMİNCİ ASRIN PUTPERESTLERİ
Putperestlik hemen her çağda ve bölgede yer yer kendini farklı ambalaj, değişik şekil, kılık ve kıyafette göstermiştir. Bazan cehalet kalıbında, bazan taassup doğrultusunda, bazan da bilimsel düzeyde poz vermiştir. Ama aralarında ortaklaşa bir bağ vardır ki, o da, Allah’ı inkâr, peygamberleri ret ve âhireti hayal saymaktır.
Günümüzün putperestlerine gelince: Onların inanç, anlayış, kültür ve tutumları değişiktir. Bunları kısaca şöyle özetleyebiliriz:
a) Kimi ölülerden medet bekleyip yatırlara koşar, yüz sürüp toprak alır; derdini o yatıra anlatır, ondan şifa ve yardım bekler.
Bunların durumu incelendiğinde, Allah’a imân ettikleri Ortaya çıkar; ama sağlam dinî bilgi ve kültür almadıklarından dolayı şekilde Allahʹa ortak koşarlar ve büyük günahlarla birlikte bazısı küfre kadar bu inancını ileri götürür.
b) Kimi de büyük liderlere taparcasına eğilip tazimde bulunurlar. Allah’a ibâdet eder gibi, onların maddî ve mânevî huzurunda eğilirler. O kadar ki, inanıp bağlandıkları lideri her türlü kusurdan uzak görür, onlara toz kondurmamaya özen gösterirler. Şüphesiz ki, bunda da putperestliğin dolaylı ve değişik bir yanı söz konusudur.
Oysa Allah yalnız peygamberleri günah ve kusurlardan koruyup onları ismet sıfatıyla teçhiz etmiştir. Onların dışında hiçbir insanı sözü edilen sıfatla teçhiz etmediği için, her insandan günah, kusur, isyan ve kayma sadır olabilir.
c) Kimi de maddeyi ilâhlaştırıp Materyalist ve komünistler gibi. Ekonomik gücün tek kurtarıcı faktör olduğunu savunurlar; bunun ötesinde başka bir güce ve kudrete inanmazlar. Onlara göre ekonomik hayatta temel olan şey fert değil, toplumdur. Din ve Allah inancı toplum için afyondur.
d) Kimi de para ve serveti hayatın ve insanlığın tek amacı olarak seçip kabullenir ve bunu elde etmek için bütün kutsal ve mânevî değerleri çiğneyip geçer. Onlara göre, din, dindarlık ve Allah’a inanmak insan için lüzumlu değil, hayatını renklendirmek için bir fantezidir.
Görüldüğü gibi, bu düşünce ve inancın altında koyu bir cehalet ve gizli bir putperestlik yatmaktadır.
O halde putperestlik sadece taştan, madenden yapılıp şekillendirilen cisimlere tapmak veya onları şefaatçi kabul etmek değil; Allahʹı ve kutsal değerleri unutturan, ilâhî sevgiyi söndüren her ilgi ve sevgi, her bağlanış ve inanışı dejenere eden bir eğilimdir.
İNSANLAR BİR TEK ÜMMET İDİ
«İnsanlar ancak bir tek ümmet idi... »
Klasik tefsîrlerimiz bu sözün dört ihtimal taşıdığı, dört ayrı yorumu gerektirdiği üzerinde durmuşlardır:
1- Her doğan çocuk, İslâm fıtratı üzere dünyaya gözlerini açar. Sonra onu bu fıtrî cevherden uzaklaştıranlar olur. O halde insanların hepsi ruhlarındaki bu fıtrî maya veya cevher itibariyle İslâm’dır; ayrılık, bölünme ve farklı inançlar sonradan ortaya çıkmıştır.
2- İlk insan Âdem Peygamber ve eşi Havvâ tek bir ümmet idi. Sonra Hâbil ile Kabil olayının ortaya çıkmasıyla ayrılığa düşenler oldu ve zamanla farklı inançlar doğdu.
3- Nuh tufanı, vukuʹ bulduğu kesimde küfür adına ne varsa hepsini temizlemiş ve sadece hak din üzerinde olanlar bir tek ümmet olarak kurtulup kalmışlardı. Sonra yine insanlar çoğalıp kabile ve bölgelere ayrılınca, inançlarda, düşünce ve görüşlerde birtakım ihtilâflar ortaya çıkmıştır.
4- İbrahim Peygamber (A. S. ) devrinde Araplar ile İbrânîler Hanîf dini üzerinde birleşerek bir ümmet haline gelmişler ve sonra çoğaldıkça ayrılığa düşmüşlerdir.
Bu dört yorumdan birincisi daha çok akla yakınsa da, âyetin ifade kudretindeki yüksek mânayı yansıtmaktan biraz uzak görünmektedir. Konuyu bu açıdan ele alıp değerlendirmeye çalıştığımızda, karşımıza muhteşem bir tablo çıkmaktadır; şöyle ki: Âyette en-n a s tabiri kullanılmıştır ki, başındaki «elif-lâm» edatı bütün insan cinsini içerip kapsamaktadır. Bundan anlıyoruz ki, yeryüzündeki kara parçası ayrılmadan, yani kıtalar meydana gelmeden önce insanların hepsi birbirine yakın sayılacak verimli topraklar üzerinde bir tek ümmet olarak yaşıyorlardı. O devirde insanlar daha yeni çoğalma halinde bulunduklarından sayıları azdı. Bu bakımdan hepsi bir olan Allahʹa inanıyor ve bu inanç üzerinde birleşiyorlardı. Sonra Cenâb-ı Hak, kara parçasını kıtalara ayırınca her kıta üzerinde birkaç insan bulunuyordu. Bunlar zamanla çoğalıp gelişince din ve inanç yönünden ayrılığa düştüler.
Bizim bu yorumumuz da bir ihtimalden ileri geçmez. Bizi böyle bir ihtimale iten sebeplerden biri de Amerika kıtası keşfedildiğinde orada yaşayan insanların mevcudiyetidir. Allah daha iyisini bilir.
HAKLI İLE HAKSIZ ARASINDA HÜKÜM
«Eğer Rabbından bir söz (hükme bağlanıp) geçmemiş olsaydı, elbette onların ihtilâfa düştükleri şey hakkında hüküm verilirdi de (iş) bitmiş olurdu. »
İnsanların, Allah’ı bir bilme ve O’na teslîm olma fıtratı üzere yaratıldıkları ve gönderilen peygamberler bu fıtratın üzerindeki kabuğu yarıp asıl cevherini meydana çıkardıkları ve geliştirip topluma yansıttıkları halde, çoğalan insanların ekserisi bu fıtrattan uzaklaşıp sapıtmışlardır. O nedenle birçok kabile, kavim ve milletler haktan uzaklaştıkça bâtıla yaklaşmışlar ve kendi yapılarına göre birtakım bâtıl dinler icat etmişlerdir. Sünnetullah, diğer bir tabirle insanların hayat düzeniyle, denge sistemiyle ve inanç esasıyla ilgili kanunlar değişme esnekliğinde olsaydı, herhalde Cenâb-ı Hak, hakkı batıldan ayırt edip gereken hükmü hemen indirirdi ve böylece inkârcı azgınlar, putperest sapıklar yok olurlardı. Ama sünnetullah böyle bir esneklik taşımaz, ezelde takdîr edildiği gibi hedefine kusursuz ilerler ve bu hal kıyâmete kadar devam eder.
Bundaki hikmet ise, çok açıktır:
Varlık âleminde bazı istisnalarla hemen her şey çift yaratılmıştır. Öyle ki, her varlık karşıtıyla bilinmekte veya onunla gelişme kaydetmektedir. İşte bu da ilâhî sünnetlerden biridir. O halde bâtıl olmasaydı hakkın mahiyet ve değeri yeterince anlaşılmaz; inkâr olmasaydı imânın kıymeti ve gerçek ölçüsü bilinmezdi. Aynı zamanda mücadele diye bir canlılık ve hareket olmaz, hayat âtıl kalır; toplum ve milletler araştırma yeteneğini yitirirlerdi. O nedenle rahatlıkla diyebiliriz ki, Cenâb-ı Hak dünyayı yaratmışsa, ona karşı âhireti; Cennet’i yaratmışsa karşıtı sayılan Cehennem’i de yaratmıştır. Melek ile şeytan, ruh ile madde, kadın ile erkek hep birbirinin karşıtı, fakat birbirini tamamlayan denge ve unsurlardır.
Bir an varsayalım ki küfür diye bir şey yoktur, imânın değerini hangi kıstas ve ölçüyle takdîr edebiliriz? Aynı zamanda hak uğrunda çalışıp didinme, mücadele edip araştırma ve inceleme yapmak kimsenin aklından geçmezdi. Bu da ruhun uyuşmasına, ilmin birçok konularda durmasına, aklın araştırıcı gücünün sönmesine sebep olurdu.
İşte Kur’ân bu gerçeğe dikkatlerimizi çekerek ilâhî sünnetin şaşmazlığını ve değişmezliğini ortaya koyuyor: «Eğer Rabbından bir söz (hükme bağlanıp) geçmemiş olsaydı, elbette onların ihtilâfa düştükleri şey hakkında hüküm verilirdi de (iş) bitmiş olurdu. »
MÜŞRİKLERİN AÇIK BİR MUʹCİZE BEKLEMELERİ
«Bir de derler ki: Ona Rabbından bir âyet (açık bir mu’cize) indirilmeli değil miydi? »
Âyetin baş ve son cümleleri arasındaki ifade dikkate alınınca, inkârcılar, Hz. Muhammedʹin (A. S. ) peygamber olarak gönderildiğine, Kur’ân’ın da gökten indirildiğine inanmıyorlar ve «eğer Muhammed (A. S. ) davasında haklıysa, sözlerinde doğruysa, ey Allah! Başımıza gökten taş yağdır, bize acıklı bir azâp indir», diyerek bu anlamda açık bir mu’cize istiyorlardı. Oysa bu istek İlâhî sünnete ters düşüyordu. Çünkü inkârcıları hemen yok etmek, İslâmiyeti güçlendirmez, belki zayıflatırdı. Zira her tez, ancak antitezin güç ve şiddeti oranında kuvvet kazanma şansına sahiptir. Hem din rahmettir, azap değildir. O bakımdan Allah, Hz. Muhammed’in (A. S. ) onlara şunu söylemesini emretti: «Gayb ancak Allahʹa aittir. Bekleyin, ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim. »
Öyle ki, dinin rahmet olduğu bütünüyle reddedilerek küfürde son kerteye gelindiğinde, İlâhî takdîr ve tesbitin günü saati dolmuş olur ve böylece O, hükmünü elbette yürütür. Zira Allah bizim veya sizin isteğinize göre, takdîr ve hükmünü değiştirmez.
ÇOK BÜYÜK BİR MUʹCİZENİN MEYDANA GELECEĞİ HABER VERİLİYOR
«Bekleyin, ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim! »
İnanmadıkları halde sırf Hz. Muhammedʹi (A. S. ) acze düşürmek için birtakım yersiz ve anlamsız muʹcizeler göstermesini, gökten azâp indirmesini istiyorlardı. Cenâb-ı Hak, yakın gelecekte büyük bir mu’cizenin meydana geleceğini kapalı bir anlatımla haber vererek müşriklerin biraz olsun akıllarını kullanmalarını istiyordu. Her geçen gün adım adım gelişme kaydedip sesi Arap Yarımadasında duyulan İslâmiyetʹin dünya tarihinde benzeri görülmemiş büyük bir inkılâp yapacağına işârette bulunuyor, o günlerin pek yakın olduğunu imâ ederek Peygamberinin diliyle onlara: «Bekleyin, ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim! » buyurarak, her iki tarafın da o büyük muʹcizeyi, benzersiz büyük inkılâbı göreceğini belirtiyordu. Nitekim öyle oldu; çeyrek asır geçmeden İslâmiyet kıtalar üzerine yayıldı, en güçlü devletleri dize getirip yenilmez bir kuvvet oluşturdu. Mekkeʹnin fethi bunun en güçlü adımlarından biri idi. Son Tebûk seferi, Bizonsa göz dağı veren ikinci güçlü bir adımdı. Sonra da İslâm mücahitleri önüne geçilmez, engel tanımaz bir sel halinde Allahʹın ismini yeryüzüne yaymaya, Tevhît İnancı’nı gönüllere ve kafalara işlemeye devam ettiler..
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, müşriklerin kendi elleriyle yontup şekillendirdikleri cisimlere tapınmaları konu edildi. Daha aziz, şerefli ve üstün yetenekli insanın kendinden aşağı maddelere ibadet etmesinin ne kadar gülünç ve akılsızca bir davranış olduğuna işâret edildi. Sonra da birden fazla din ve mezheplerin ortaya çıkmasının nedeni üzerinde duruldu. Yakında İslâmʹın büyük bir inkılâp yapacağına atıfla, her iki tarafın da o günleri beklemeleri istendi.
Aşağıdaki âyetlerle, inkârcı sapıkların, müʹminlere erişen rahmet ve genişlikten rahatsız oldukları açıklanıyor. O yüzden birtakım yalan ve dolana baş vuracakları hatırlatılıyor. Sonra kara ve denizde insanlara hazırlanan sayısız nimetlere atıf yapılarak vicdanlar harekete geçirilmek isteniyor. Sonra da insanoğlunun dönek ve kaypak tabiatına temasla, felâket ve tehlikeli anlarda ruhundaki Allah duygusunun kendini hissettireceği, felâket ve sıkıntı atlatıldıktan sonra yine eski hallerine dönüp azgınlık ve taşkınlık edecekleri belirtilerek bunun nedeni üzerinde aklımızı kullanmamız emrediliyor.