MEÂLİ:
16- O imân edenlerin kalplerinin Allahʹı saygıyla, korkuyla anmaları, Oʹndan inen hakka (bağlanmaları) zamanı gelmedi mi? Ve sakın mü’minler, kendilerine daha önce kitap verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerlerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı. Ve çoğu da İlâhî sınırları aşan yozmuş kişilerdir.
17- Bilin ki, Allah yeryüzünü ölümünden sonra diriltir. Gerçekten Biz, size âyetleri (belgeleri) bir bir açıkladık. Ola ki aklınızı kullanırsınız.
18- Şüphesiz ki sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınların ve (onlardan) Allahʹa (Oʹnun rızasını arzulayarak) faizsiz ödünç verenlerin (ecirleri) kat kat verilir ve onlar için göz ve gönül dolduran karşılık vardır.
19- Allahʹa ve Peygamberine dosdoğru imân edenler var ya, işte (hakkı) tasdîk edip doğruluğu huy edinenler, Rabları yanında (Oʹnun adına) şahadette bulunanlar (veya Oʹnun yolunda şehîd olanlar) bunlardır. Kendilerine mükâfatları ve aydınlıkları vardır. Bizim âyetlerimizi inkâr edip yalanlayanlar ise, işte onlar Cehennemʹin arkadaşları ve dostlarıdır.
İNİŞ SEBEBİ
Süfyân es-Sevrî’nin el-Mesûdî’den, onun da el-Kasım’dan yaptığı rivâyete göre: Ashab-ı Kirâm’a az da olsa bir uyuşukluk ve gevşeklik ârız olmuştu. Onlar bu hallerinden hiç de memnun değillerdi. O bakımdan Hz. Peygamber’e (A. S. ) baş vurup: «Ya Resûlellah! Bize (bizi canlandırıp hareket verecek) bir şey buyur» diyerek arzularını belirttiler. Bunun üzerine Yusuf Sûresiʹnin baş kısmındaki «Sana bu Kurʹânʹı vahyetmemizle kıssaların en güzelini anlatıyoruz» meâlindeki âyet indi. Sonra yine Ashab-ı Kirâm’a bir uyuşukluk ve gevşeklik ârız oldu. Onlar yine Peygamberʹe (A. S. ) baş vurup, «Ya Resûlellah! Bize bir şey emret» diyerek istekte bulundular. Bunun üzerine Zümer Sûresindeki şu âyet indi: «Allah sözün en güzelini indirdi; birbirine benzer, uyumlu, ahenkli ikişer ikişer, tekrar ede ede bir kitap.. Rabbından saygı ile korkanların ondan derileri ürperir; sonra da hem derileri, hem de kalpleri Allahʹın zikrine yumuşar. Bu, Allahʹın doğru yolu gösteren rehberidir. Dilediğini onunla doğru yola iletir. Allah kimi sapıklık içinde bırakırsa, onun için doğru yolu gösteren yoktur. »
Bunun ardından yine ashapta bir üşengeçlik, uyuşukluk başladı. Peygamberʹe (A. S. ) baş vurdular ve: «Ya Resûlellah! Bize bir şey emret» dediler. Bunun üzerine konumuzu oluşturan 16. âyet indi. (Tefsîr-i İbn Kesîr: 4/310)
İLGİLİ HADÎSLER
«Şüphesiz ki Cennet ehli, üst tarafta yüksek çardaklarda oturanları, doğu, ya da batı ufkundaki parlak yıldızı gördükleri gibi görürler. Bu da aralarındaki farklılıktan ileri gelir. »
Bunun üzerine soruldu:
- Ya Resûlellah! Sizin sözünü ettiğiniz konaklar herhalde peygamberlere aittir; başkaları o makamlara erişemez?
Efendimiz şu cevabı verdi:
- Hayır, canımı kudret elinde tutan zata yemin ederim ki, o makamlarda Allahʹa dosdoğru imân edip peygamberleri tasdîk eden kişiler bulunurlar. » (Müslim/cennet: 10- Tirmizî/cennet: 19- Ahmed: 3/340)
«Şehîdler dört (derece üzere)dir:
1- İyi, sağlam inançlı müʹmin kimse düşmanla karşılaşırken de Allahʹın varlığını, birliğini tasdîk eder bir halde öldürülürse, işte o kıyâmet gününde, diğer insanların gözlerini yukarıya doğru kaldırıp (makamına parlak yıldıza baktıkları gibi) bakacakları kimsedir.
2- Yine iyi ve doğru inançlı müʹmin kimse düşmanla karşılaşır da korkudan derisi sanki diken ağacına vurulmuş gibi olur; derken bilinmedik bir ok gelir de onu öldürür. İşte bu adam ikinci derecededir.
3- Müʹmin bir kimse iyi amellerle kötü amelleri birbirine karıştırır; derken düşman ile karşılaşır; Allahʹı tasdîk eder ve bu halde iken öldürülür. Bu, üçüncü derecede olandır.
4- (Günah ve haksızlıkta bulunmak suretiyle) kendine yazık eden müʹmin bir adam, düşman ile karşılaşır da Allahʹı tasdîk eder halde öldürülür. Bu da dördüncü derecede olandır. » (Tirmizî/fezâil-i cihâd: 14- Ahmed: 1/23)
MÜ’MİN HEP UYANIK VE CİHÂDA HAZIRDIR
«O imân edenlerin kalplerinin Allahʹı saygıyla, korkuyla anmaları, Oʹndan inen hakka (bağlanmaları) zamanı gelmedi mi?. »
«Mü’min» sıfatı, insana verilen en güzel isimlerden biridir. Bu sıfat imânın bütün şartlarını, vecibelerini kendinde taşır. O bakımdan böyle bir sıfatı kendinde taşıyan kimse, az bir başarı ve kısa dönemli bir fetihle; gelip geçici bir teblîğ ve irşatta bulunmakla yetinmez. Kalbinde sevgi ve saygıyla taşıdığı «Tevhîd İnancı» ve «Hakkʹın rızası», onu devamlı harekete geçiren itici bir kuvvettir.
Bu kuvveti kaybeden veya ihmal eden mü’min amacı bırakıp araçla vakit geçiriyor, havaî şeylerle gönül eğlendiriyor demektir.
Nitekim hicretten sonra sıkıntılı günler geride kalmıştı. Bedir Savaşı’nda sağlanan parlak zafer onlara güven vermişti. Oysa bütün bunlar cihâd, teblîğ ve irşadın; tek kelimeyle Allahʹın dinine ciddi hizmetin ilk adımları idi; mü’minleri daha nice savaşlar, mücadeleler, teblîğ ve irşâd hizmetleri beklemekteydi. Büyük davanın üstün hizmet ve gayretler beklediğini unutmamak gerekirdi. Ashab-ı Kirâm’dan bir kısmı görevi bitirmiş gibi kendini dünya hayatına verip daha çok ev halkıyla meşgul oluyor, İslâm’ın yayılma stratejisini unutuyordu.
Bunun üzerine konumuzu oluşturan 16. âyet bir uyarı anlamında indi ve kendi dinlerini, kitaplarını unutup dünya nimetlerine dalan Yahudi ve Hıristiyanların bu yüzden sapıtıp canlılıklarını kaybettikleri; dinin ruhundan ve mayasından kopup madde cenderesine girdikleri ibretli bir misal olarak hatırlatıldı.
TEBLİĞ VE İRŞÂD ŞUURUNUN DUMURA UĞRAMASI
İslâm ve O’nun kutsal kitabı Kur’ân, bütün insanların ortak değeri ve Allah’ın insanlardan yana son mesajıdır. Bu değerin, hikmet ve amacına uygun düzeyde tutulması şarttır. Onun için de ciddi eğitim ve öğretime; teblîğ ve irşadı İlâhî metoda göre devam ettiren fedakâr mücâhidlere büyük ihtiyaç vardır. Bu bakımdan diyebiliriz ki, bu yüce hizmeti sistemli, plânlı ve proğramlı günün şartlarına ve gelişmekte olan sosyal yapıya uygun sürdürmek farzdır. Zira bu konuyla ilgili ilâhî emirler vücubu gerektirmektedir. Bu şuurun zayıflaması veya gönüllerden silinmesi, İslâmʹı zayıflatır ve milletler Allahʹın son seslenişinin estirdiği rahmet havasından mahrûm bırakılır.
Onun için âyette Ashab-ı Kirâmʹa yapılan İlâhî uyarı, kıyâmete kadar bütün mü’minleredir de.. Özellikle günümüzde hak rızası uğruna istirahatı terkedip, Kur’ân-ı Kerîm’in çağımızın gerçeklerine ışık tuttuğunu ve her yönüyle çağın ve gelişmekte olan ilmin önünde yürüyerek insanlığa muhtaç bulunduğu gönül devâsını uzattığını bilimsel olarak ortaya koymak ve genç kuşaklara bu hakikatleri en metodlu şekilde anlatmak dinî ve İnsanî vecibedir ve bu vecibeyi yerine getirecek bilgili mübelliğ ve mürşitlere büyük hizmetler ve sorumluluklar düşmektedir.
Unutmamak gerekir ki, insanlığın hayrına yönelik hiçbir dava ve olay kendiliğinden yürümez. Yürütenler ise, biraz başarılı olduktan sonra gevşeyip yürütme faaliyetini durdururlarsa, çok geçmeden hem kendilerinin, hem de inanan cemaatin kalbi katılaşmaya yüztutar. Nitekim Cenâb-ı Hak, kendilerini bu çizgiye getiren Yahudi ve Hıristiyanların dinî ahlâktan kopup maddeyi nasıl ilâhlaştırdıklarını misâl vermekte ve sadece maddî refahın yeterli olmadığına işârette bulunmaktadır.
ALLAHʹIN İHYA KANUNU SİSTEMLİ FAALİYET HALİNDEDİR
«Bilin ki, Allah yeryüzünü ölümünden sonra diriltir. Gerçekten biz size âyetleri (belgeleri) bîr bir açıkladık. Ola ki aklınızı kullanırsınız. »
Yeryüzünün her yıl ölümünden sonra diriltilmesi, Cenâb-ı Hakkʹın bu hususta koyduğu ihyâ kanununun devamlılığını ve sistemli faaliyetini gösterir. İnsan kalbi de mânevî toprak olarak böylesine sistemli şekilde irşâd edilip İlâhî rahmetin nesimiyle harekete geçirildiği takdirde, dirilip canlılık kazanır ve her mevsimde yararlı ürünler verir.
Şüphesiz bu benzetme ve nefis misal akla ışık tutmakta; irşâd, öğüt ve eğitimin önemini yansıtmaktadır. Nitekim âyetin sonunda «Ola ki aklınızı kullanırsınız» cümlesi bu gerçeği vurgulamaktadır.
Gönüller, ilâhî irfanla aydınlatılınca, midesi boş olan muhtaçların zarurî ihtiyaçlarını karşılamak müslüman zenginlerin görevi olarak ortaya çıkmakta ve böylece ruhî gıdalandırmakla midenin ihtiyacını karşılamak paralellik arzetmekte; ikisi arasında denge kurulmaktadır. Zira insan iki şey ile yaşayıp ezelî plânda takdîr edilmiş vakte kadar varlığını sürdürür: Ruhunu dosdoğru imân ve onun tabii ürünü olan sâlih amelle; bedenini zinde tutacak maddî gıdalarla yaşatır. Birini ihmal, denge ve düzeni bozar. O bakımdan Kur’ân-ı Kerîm ile kalp ve kafalar aydınlatılırken, Allah için muhtaçlara vermemiz de emrediliyor. Aynı zamanda böyle bir yardımın kat kat mükâfat göreceği müjdeleniyor.
Öyle ki, bir yandan zekât ve sadaka, diğer yandan faizsiz ödünç, hem kişinin ruhla bedeni, hem de toplum bünyesinde fakirle zengin arasında sağlam köprü oluşturur. Bunun karşılığı ise, 18. âyetin sonunda açıklanan «ecr-i kerîm»dir.
ALLAHʹA VE PEYGAMBERİNE İMÂN EDENLERİN DERECESİ
«Allahʹa ve peygamberine dosdoğru imân edenler var ya, işte (hakkı) tasdik edip doğruluğu huy edinenler... bunlardır. Kendilerine mükâfatları ve aydınlıkları vardır.»
Kur’ân, Allahʹa ve O’nun peygamberine dosdoğru imân edenleri iki güzel vasıfla övmekte ve buna karşılık âhirette onlara, biri mükâfat, diğeri nur olmak üzere iki lütuf ve rahmet kapısı açılacağını müjdelemektedir.
Sıfatlardan biri «Sıddîk», diğeri «şehîd»dir. Birinci sıfat, imânın sadakat ölçüleri içinde kabule şayan olacağına; İkincisi, Allah’ın birliğine, Hz. Muhammed’in (A. S. ) hak peygamber olduğuna şehadetle imânın devamlılık göstereceğine delâlet etmektedir.
Diğer yandan bu âyetle, müʹminlerin hem Peygamber, hem de kendilerini irşâd edenler lehine şâhitlikte bulunacakları da ayrı bir yorum olarak belirtilmiştir.
Şüphesiz sıddîkler ve şehitler kafilesinin başında, İslâm’a ilk girenlerden sekiz kişi bulunmaktadır: Ebû Bekir (R. A. ), Ali (R. A. ), Zeyd (R. A. ), Osman (R. A. ), Talha (R. A. ), Zübeyir (R. A. ), Saʹd (R. A. ), Hamza (R. A. ) ve Hattab oğlu Ömer (R. A. ).
Mukatil b. Hayyan diyor ki:
«Gerçek anlamda «sıddîkler», Resûlüllahʹa (A. S. ) imân edip bir an olsun Onu tekzîbi düşünmeyenler ve hatırından geçirmeyenlerdir. Ebû Bekir Sıddîk bu düzeyde olanların başında gelir. »
İnkâr ve yalanlamaya gelince, bu hiçbir zaman imân, sadakat ve şehadetle birleşemez. O sebeple hakkı inkâr ve yalanlamakla ömrünü noktalayanlar hem kendi ruhlarını katletmiş, hem de ateşlerini beraberlerinde götürmüşlerdir. 19. âyetin son cümlesi bu hususu belirtmekte ve gereken uyarıda bulunmaktadır.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, imânın sadakatle asıl hedefine ulaşabileceği üzerinde duruldu. Arkasından İlâhî kudretin mutlak tasarrufuna değinilerek ihyâ kanununun işler halde olduğu belirtildi. Sonra da Allah’a ve Peygambere imân edenlerin derecelerine atıf yapılarak aydınlatıcı bilgi verildi.
Aşağıdaki âyetlerle, dünya hayatının geçici olduğuna dikkatler çekilerek, onunla övünüp böbürlenmenin doğru olmayacağı hatırlatılıyor. Her şeyin muvakkat olduğu, gönül verip bağlandıklarımızın, -Allah rızası düzeyinde cereyan eden sevgi ve bağlılıklar müstesnâ- birgün çer-çöp misali sönüp gideceği ve asıl gönül verilecek hayatın âhiretteki sonsuz saadet yurdu cennet olduğu haber veriliyor.