MEÂLİ:
15- And olsun ki, Sebe’li’lere kendi yurtlarında (İlâhî nîmeti güzelliğiyle yansıtan) bir belge ve belirti vardı: Sağlı sollu (Cennet misali) iki bahçe bulunuyordu. «Rabbınızın rızkından yeyin, Oʹna şükredin. Güzel hoş bir şehir ve çokça bağışlayan bir Rab» (denilmişti).
16- Ne var ki, onlar (bu uyarıdan) yüzçevirdiler. Biz de üzerlerine « A r î m Sel »ini gönderdik. (O güzelim) iki bahçelerini, acımsı buruk yemişli, acı ılgın ve biraz da sidir (Arabistan kirazı) bulunan iki bahçeye çevirdik.
17- Bununla, onları, inkâr ve nankörlüklerine karşı cezâlandırdık ve biz ancak çok nankörleri cezâlandırırız.
18- Onların yurtlarıyla, feyizlendirip mübârek kıldığımız kasabalar arasında biri diğerinden görülebilen yakın kasaba ve köyler meydana getirdik; bunlar arasında gezip dolaşma imkânlarını takdîr ettik, «geceleri ve gündüzleri güven içinde gezip dolaşın! » (dedik).
19- Onlar ise (bu bereket, güven ve rahatlığı anlayamadılar da) «Ey Rabbimiz! yolculuğumuzun konaklarını (birbirinden) uzaklaştır» dediler ve böylece kendilerine haksızlık ettiler. Biz de onları bu yüzden dillerde dolaşan masallara çevirdik ve parçalayıp dağıttık. Şüphesiz ki bunda çokça şükredebilen her çok sabırlı kimse için öğütler ve ibretler vardır.
20- And olsun ki, İblîs onlar hakkındaki zan ve tahminini doğruya çıkarmış; müʹminlerden bir topluluk dışında hepsi de ona uymuşlardı.
21- Halbuki İblîs’in onlar üzerinde bir sultası yoktu. Ancak biz, Âhiretʹe imân edenlerle o hususta şüphe içinde bulunanları bilip belli etmek için (bu fırsatı verdik). Senin Rabbin her şeyi görüp gözetendir.
İLGİLİ HADÎS
İbn Abbas (R. A. ) anlatıyor:
- Bir adam, Peygamber (A. S. ) Efendimizʹe: «Sebeʹ bir erkek midir, yoksa bir kadın mıdır? » diye sorunca, Efendimiz ona şu cevabı verdi: «Sebeʹ aslında bir adamın ismidir. Onun on oğlu dünyaya gelmiş; altısı Yemenʹe, dördü Şamʹa yerleşip vatan edinmişler. Yemenʹe yerleşenler: Mezhic, Kinde, Uzad (veya Ezd), Eşâriyun, Enmar ve Himyerʹdir. Şamʹa yerleşenler ise: Lahm, Cüzam, Gassan ve Âmileʹdir. » (Müsned-i Ahmed: İbn Abbas (R. A. ) dan)
SEBEʹ ÜLKESİ
Sebe’ ülkesinin geçmişi hakkında ibretli bir safha anlatılarak, refah içinde gününü gün edip Allahʹa şükretmiyen aileler ve kavimler misâl veriliyor ve böylece yaşamakta olan nankör aile ve milletler uyarılıyor.
Süleyman Peygamber (A. S. ) zamanında bu ülkeye Cenâb-ı Hakk’ın emirleri ulaştırılarak gereken teblîğ ve irşat hizmeti yapılmış ve üzerlerinde dinî, ahlâkî ve siyasî otorite sağlanmıştı. Sonra da bu ülkeye, doğru yoldan sapmasınlar diye belli aralıklarla on üç peygamber gönderilmiştir. Ne var ki, verimli topraklar ve o toprakları rahatlıkla sulayan, aynı zamanda yeryüzünde ilk yapıldığı sanılan büyük bir baraj bulunuyordu. Bağlar, bahçeler ve çeşitli ürünler refah seviyesini iyice yükseltince, dinde ve ahlâkta her geçen gün gerileme başlamış; öyle ki refahla dinî inanç ters orantılı bir durum meydana getirmişti.
Yapılan teblîğ ve uyarılar olumlu sonuç vermemiş, aksine halkın inkâr, azgınlık ve şımarıklığı arttıkça artmış; hak, hukuk diye bir kavram masal olmuştu.
Böylece refah inkârla, inkâr da azgınlıkla; azgınlık da haksızlık ve şımarıklıkla birleşip önüne geçilmez çizgiye gelince İlâhî hükmün tecelli vakti yaklaşmış oldu. Sebeplerin oluşması birbirini izlemiş ve ülkeyi sulamaya yeten Arîm Barajı patlamak suretiyle Sebe’ şehri viraneye çevrilmiştir.
Bu İlâhî uyarı üzerine Sebe’li’lerden sağ kalanlar Allah’a yönelip yeniden bu verimli topraklar üzerinde birbirine pek yakın iki kasaba kurmuşlardı. Bu iki kasaba arasındaki yolda sıra sıra ağaçlar, bağlar ve bahçeler yetiştirilmiş ve eski refah seviyesine ulaşılınca da birarada geçinme imkânları her geçen gün zorlaşmış, anlaşmazlık sürüp gitmişti. Daha doğrusu refah, bol nîmet onları tepiyordu. Ardı sıra ahlâksızlık, zulüm ve azgınlık baş gösterdi, yağmacılığa kadar uzanıp gitti. Derken üzerlerine bir belâ iniverdi, iki kasaba da mevcut nimetleri kaybetme felâketine uğratıldı.
ARÎM BARAJI
Önce dünyanın ilk barajı sayılan «Arîm» ismi üzerinde farklı yorumlarda bulunulmuştur:
a) Barajı meydana getiren ön sed,
b) Barajın bulunduğu vadi,
c) Sebe’ yöresi..
Bu üç yorum ve rivâyet aynı noktada birleşir. Rivâyete göre, bu büyük barajın kademeli üç menfezi, diğer bir rivâyete göre on iki menfezi bulunuyormuş.
Milâttan asırlarca önce dünyada ilk düşünülüp yapılan bu barajın hangi hükümdar zamanına rastladığı kesin olarak bilinmemektedir.. Ancak Ebûlfidâ tarihinde Sebeʹ ülkesine ismi verilen Yeşub oğlu Sebe’ tarafından yapıldığı kaydedilmiştir. Müfessirlerden bir kısmına göre, Yemen hükümdarı Himyer tarafından; diğer bir kısmına göre, Sebe’ melikesi Belkis tarafından yaptırılmıştır.
Arap tarihçilerinden Hemedanî «Vasfu Cezireti’l-Arab» adlı eserinde sözünü ettiğimiz barajın, Me’reb (Sebeʹ) şehrinin batısındaki sıra dağların doğusunda yer alan dağa en yakın olduğu kesimde sağlam bir bent yapılarak meydana getirildiğini ve burada toplanan suyun deniz seviyesinden 1100 metre yüksekte olduğunu yazmıştır. (Tefsîr-i Merağî: 12/71)
Ayrıca 1843ʹde Fransız müsteşriklerinden Erno, Arîm Barajı’nın bulunduğu yeri gidip gördükten sonra Fransa’da neşredilen Tarih Dergisiʹnde 1844ʹde barajın kalıntılarının hâlen mevcut olduğunu ve bazı kitabelere rastlandığını -krokisiyle birlikte- belirterek uzun bir makale yazmıştır ki onun çizdiği krokinin Hemedânî’nin tarifine uyduğu söylenir.
el-Asfahanî ise, sözü edilen baraj seddinin İslâm’dan 400 yıl önce; Tarihçi Yakut M. S. 600 yılında; İbn Haldun ise, M. S. 500 yılında yapıldığını yazarlar.
Eski Romalıların taş örme kemer barajları yaptıkları; Bizanslı mühendislerin ise M. S. 550 yılında karma baraj türlerinin ilk örneklerini verdikleri bilinmektedir. (Bilgi için bak: Ana Britannica/baraj maddesi)
ANCAK NANKÖRLER CEZALANDIRILIR
«Bununla, onları inkâr ve nankörlüklerine karşı cezalandırdık ve biz ancak çok nankörleri cezalandırırız. »
İnkâr ve nankörlüğe karşı dünyada verilen cezalar çok değişik şekilde tezahür eder. İnsanların çoğu bu cezaların sebebini, hikmetini anlayamazlar, ya da fark edemezler de «tabiat olayları» veya bugünkü tabirleriyle «doğal olaylar» deyip geçerler.
Bu önemli konunun daha iyi anlaşılması için birkaç misal vermemizde yarar vardır:
a) Mal ve kazançta devam eden bereketsizlik,
b) Kazanılan parayı gayr-i meşru yollarda harcayıp tükettikten sonra eldeki nîmeti kaybetmenin acısını için için duymak,
c) Devam eden aile geçimsizliği ve huzursuzluğu,
d) Kutsal değerlerden, millî kültürden uzak yetiştirilen kuşakların toplumu kemiren kanser halini alması, milletin kanını emen asalaklar durumuna gelmesi,
e) Mânevî boşluktan kaynaklanan tatminsizlik ve bunun neticesi intihara teşebbüs,
f) Ana-baba bedduâsı almak suretiyle dengesiz, düzensiz bir hayat sürmek,
g) Ülkede adâletin sarsıntı geçirmesi; zalim zorbaların ve gayr-i meşru kazanç peşinde koşanların tecavüzlerine uğraması,
h) Kötü komşuların, İnsanî duyguları gelişmemiş kimselerin, kişisel çıkarlarından başka bir şey düşünmeyen menfaatçilerin arasında sıkışıp kalmak bunlardan birkaçıdır.
ELDE EDİLEN FIRSATLAR İNSAN KARAKTERİNİ BELİRLER
Kur’ân-ı Kerîm, Sebe’li’lerin İlâhî azâba uğratılıp darmadağın edildiklerini açıkladıktan sonra, onlara verilen nîmetlerin, bir bakıma içlerindeki madenin türünü belirlemek, yani karakter yapılarını ortaya çıkarmak için olduğuna işâretle mü’minlerin dikkatini çekiyor. Kimlerin nîmetin bolluğuna ve çeşitliliğine erişince, o nîmetleri veren Yüce Kudret’i daha çok hatırlayıp şükredeceğini; kimlerin de nîmeti ilâh edinip inkâr ve nankörlüğe saplanıp kalacağını belirlemenin kıstasını veriyor. Bu durumda İblîsʹin şükreden mü’minler üzerinde tesiri ve saptırıcı bir sultası olamıyacağını; nankör sapıklar üzerinde ise geniş çapta tesirli olacağını ve bunu devamlı genişleteceğini çok özlü ve anlamlı bir ifadeyle vicdanlara seslenerek işliyor.
Gerek Sebe’ ülkesiyle ilgili kıssa, gerekse nankörlüğün doğurduğu acı sonuçlar misâl verilirken, önce Kâbe, sonra Peygamber ve Kurʹân gibi üç önemli nîmetin kıymetini bilmeyen nankör Mekkeliler, sonra da refah içinde yüzüp azgınlık, ahlâksızlık havasına bürünen sapıklar uyarılıyor. Cenâb-ı Hakkʹın milletler ve kavimler hakkındaki câri kanununun değişmiyeceği dolaylı şekilde haber veriliyor.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, ülkelerinde köpürüp duran nîmetlere erişen Sebe’li’lerin nankörlüğü konu edilerek, nîmetin hangi ellerle hazırlanıp takdim edildiğine bakmadan onu kötü yollarda sarfeden aile, kavim ve milletler uyarıldı. Daha çok üç büyük nîmete kalp gözlerini kapalı tutup tuğyan ve isyan eden Mekkeli müşriklerin sonunun çok elim olacağı dolaylı şekilde hatırlatıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, kendilerinden çok aşağı mertebede olan cisimleri ilâhlaştırıp onların şefaatini uman müşriklerin bu son derece sakıncalı ve yanlış tutumları konu ediliyor. Sonra da gökte ve yerde insanların geçimini sağlamak için gereken bütün kaynakları cömertçe hazırlayanın putlar değil, Cenâb-ı Hak olduğuna temasla inkârcıların akıl ve vicdanlarına sesleniliyor. Aynı zamanda Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin bütün insanlara uyarıcı ve müjdeci bir peygamber olarak gönderildiği açıklanarak, Mekkeli putperestler Ona inansalar da inanmasalar da, ülkelerin Onun peşine takılacağı, getirdiği son dinin kıtalar üzerine yayılıp kitleleri tesir alanına sokacağı müjdeleniyor.