MEÂLİ:
10- De ki: «Ey imân eden kullar! Rabbınızdan korkup (kötülüklerden, nankörlüklerden) sakının. Bu dünyada iyilikte bulunanlara iyilik vardır. Allah’ın arazisi geniştir. Ve elbette sabredenlere mükâfatları hesapsız verilir. »
11- De ki: «Ben elbette dini Allahʹa hâlis kılarak O’na ibâdetle emrolundum.
12- Ve Hakkʹa teslîm olan Müslümanların ilki olmamla da emrolundum. »
13- De ki: «Eğer Rabbıma karşı gelecek olursam, o büyük günün azâbından korkarım. »
14- De ki: «Dinimi (dindarlığımı) Allahʹa hâlis kılarak ancak O’na ibâdet ederim.
15- (Ey putperestler! ) Siz de Allah’tan başka dilediğinize ibâdet edin. » De ki: «Gerçek anlamda hüsrâna uğrayanlar, Kıyâmet günü hem kendilerini, hem de ailelerini zarara uğratanlardır. Dikkat edin ki, en açık zarar da budur! »
16- Onların üstlerinde ateşten kat kat tabakalar, altlarında da kat kat tabakalar vardır. Bu böyledir. Allah, bununla kullarını korkutur. Ey kullarım! Benden korkup (ateşe itici yollardan ve kimselerden) sakının.
17- Azgın şeytana ve putlara tapmaktan kaçınıp Allahʹa yönelerek gönül verenler için müjde vardır. O halde (Ey Peygamber! ) kullarıma müjde ver.
18- Onlar ki, sözü dinlerler, onun en güzeline uyarlar. İşte Allah’ın doğru yola eriştirdiği bunlardır. Ve işte akıl sâhipleri de bunlardır.
İYİLİKTE BULUNANLARA İYİLİK VARDIR
«Bu dünyada iyilikte bulunanlara iyilik vardır. »
Cenâb-ı Hak mü’min için üç mertebe ortaya koymaktadır:
1- Her hâl-ü kârda Allahʹtan korkmak,
2- Elinden geldiğince iyilikte bulunmak,
3- İmanından, dindarlığından, ahlâk ve faziletinden dolayı saldırıları göğüsleyip, Cenâb-ı Hak kurtuluş yolunu açıncaya kadar sabretmek ve gerekirse bu uğurda başka bir yere göç etmek..
Bilindiği gibi, hikmetin başı, Allah korkusudur. Kalbini bu korkuyla ve İlâhî rahmete beslediği umutla doldurmayan kimselerin dindarlığı çok sığ kalır ve her an silinmeye mahkûm sayılır. Çünkü Allah korkusu hayatı disiplinli, düzenli ve dengeli tutan en tesirli âmildir. Bu korkudan mahrûm bulunan kimseden her türlü fenalık beklenebilir.
Dünyada hep iyilik düşünüp, imkânlar nisbetinde iyilikte bulunmak ve hiç değilse düşünceyi bu hususta berraklaştırıp insanlara güler yüz göstermek, tatlı dille hitap etmek vâciptir. Peygamberlerin hepsi bu çizgiden ayrılmamış ve hayatları boyunca iyilikten, haktan ve fazîletten yana olmuşlardır. Cenâb-ı Hak da yarattığı varlık âlemini bütünüyle insanın hizmetine sevketmekle en büyük iyilikte ve rahmette bulunmuştur ve O, bu iyilik ve rahmetini devam ettirmektedir. O bakımdan kullarına da sadece iyiliği telkîn ve tavsiye etmektedir.
İmân, pahası biçilmeyen bir cevherdir. Dünyada da, âhirette de ondan azîz bir nesne yoktur. O bakımdan imân cevherine erişme bahtiyarlığıyla taltîf edilen kulun yolunda birçok tehlikeler bulunmaktadır. Zira nîmet külfet karşılığıdır. Bizi Allahımıza selîm bir kalple ulaştıran hakikî imânı ve gereğini koruyabilmek öyle kolay değildir. Birçok fedakârlıklar, mücadeleler ve sabır ister. O bakımdan imân ve dindarlığını korumada dayanma gücünü ortaya koyup ağır külfetlere ve mihnetlere katlanan mü’minlere hesapsız mükâfat verileceği müjdelenmektedir.
MÜʹMİNİN DİNDARLIK ÖLÇÜSÜ
«De ki: Ben elbette dini Allahʹa hâlis kılarak Oʹna ibâdetle emrolundum.. »
Kur’ân-ı Kerîm’de çoğu kere Hz. Peygamberʹin (A. S. ) şahsında mü’minlere emir verilmekte ve tavsiyelerde bulunulmaktadır. O bakımdan sözü edilen şekildeki hitap özellik taşısa bile, emir genellik arzeder.
Peygamber’e (A. S. ) şu beş hususu açık seçik olarak söylemesi ve böylece inkârcıları susturup, mü’minlere en sağlam ve feyizli dindarlığı öğretmesi emrediliyor:
1- Dini, dindarlığı Allah için hâlis kılarak yalnız O’na ibâdet etmek,
2- Kendini her zaman İslâm Ümmetiʹnden bir fert kabul etmek,
3- Allah’ın buyruklarına karşı gelmenin büyük bir günün azâbını gerekli kılacağını bilerek korkmak ve sakınmak,
4- Ciddiyet ve samimiyet duygu ve düşüncesiyle yalnız Allahʹa kulluk etmek ve bu hususta niyeti hâlis kılmak,
5- Gerçek anlamda hüsrana uğrayanların, kıyâmet gününde hem kendilerini, hem aile fertlerini zarara uğratanlar olacağını unutmamak..
Birinci emir, gerçek dindarlığın ölçü ve mayasını vermekte; Allahʹtan başka hiçbir varlığın ibâdet edilmeye lâyık olmadığını öğretmektedir. Böylece İslâm Dini’nin ıhlâs mayasından başka bir maya kabul etmiyeceği en duyarlı anlatımla işlenmekte ve müʹminlerin din ve dünya işlerinde riyâdan, gösterişten, şöhret budalalığından uzak kalmaları öğütlenmektedir.
İkinci emir, imân eden her müslümanın kendini ümmet-i Muhammed’den (A. S. ) biri saymasının; dine hizmet edenlere gıpta edip daha verimli ve samimi hizmetlerde bulunma yollarını araştırmasının gereğini hatırlatmaktadır.
Üçüncü emir, din ve dindarlığın mutlak itaât istediğini; Allah’a, Peygamberine imânla âhiret gününe imânı birleştirip bütünlük içinde kalp ve kafalara işlemeyi; böylece günlük hayatı bu imân ve sorumluluk duygusu içinde düzene koymayı telkîn etmektedir.
Dördüncü emir, Allah’a kulluğun ne açık, ne de gizli ortak kabul etmiyeceğini; amel ve ibâdetin mutlak surette gösterişten, ciddiyetsizlikten, lâubalîlikten uzak tutulmasını açıklamakta; aynı zamanda bununla birinci emir hem te’kîd edilmekte, hem de Allahʹın her türlü gizli-açık ortaktan tenzîh edilmesinin lüzumunu belirtmektedir.
Beşinci emir, aile reisinin ve toplumda söz sâhibi olanın sapıtıp ahlâk ve fazîleti çiğnediği takdirde yalnız kendini değil, aynı zamanda aile ve çevresini de saptırıp ifsad edeceğine, hem kendisinin, hem de uydularının hüsrana uğrayacağına dikkat çekmekte; dolayısıyla Mekkeli’lerin, azgın sapık ileri gelen putperestlere uymamaları, kendi akıllarını kullanarak hakikatı bulup seçmeleri öğütlenmektedir.
Tabii bu emir, aynı zamanda yaşamakta olan her toplum ve millete seslenmekte ve yol göstermektedir.
CENÂB-I HAK KULLARINI KORKUTUR
«Onların üstlerinde ateşten kat kat tabakalar, altlarında da kat kat tabakalar vardır. Bu böyledir. Allah, bununla kullarını korkutur. Ey Kullarımı Benden korkup (ateşe itici yollardan ve kimselerden) sakının. »
Ani korku iyi düşünceyi felce uğrattığı veya şaşkınlığa itip dengesizlik doğurduğu gibi, seviyeli, şuurlu, ölçülü ve gerçeklere yönelik korku daha etraflı düşünmeyi, daha isabetli karar vermeyi ve daha düzenli, temkinli hareket etmeyi ilhâm eder. Konumuzu oluşturan 16. âyet bu inceliği yansıtmakta ve o sebeple biri diğerini kuvvetlendiren iki cümle kullanılmaktadır: «Allah bununla kullarını korkutur» ve «Ey kullarım, benden korkup sakının. »
Böylece Cenâb-ı Hak, önce âhiretteki çepeçevre kuşatacak azap ile korkutmakta ve sonra da bunun zihinlerde bırakacağı izi derinleştirip idrâkleri uyanık tutmak ve daha etraflı düşünüp tedbirli olmak için, kendi adâletinden korkmamızı ve o sebeple Cehennemʹe kapı açacak kötülük ve azgınlıklardan sakınmamızı, kaçınmamızı emretmektedir.
Bu birbirini te’kîd eden korkutma ve sakındırma kalplerde ve dimağlarda yer ettiği takdirde, artık saptırıcı putlara ve aldatan şeytanlara tapınma dönemi kapanır, hayat dizginini eline geçiren nefsin azgınlıkları son bulur veya asgariye iner. İnsan bütün samimiyetiyle Allahʹa yönelmekten derin zevk duymaya başlar. Böylece kulluğun gönül yatışkanlığı dönemi başlar.
İşte böyle bir duygu ve teslimiyet havasında Hakkʹa yönelen kulların şayan-i dikkat iki özellikleri söz konusudur. 18. âyetle bu özellikler şöyle açıklanmaktadır:
a) Onlar ki sözü dinlerler,
b) Fakat dinlediklerini Kurʹân ve akıl süzgecinden geçirip en iyisine, en yararlı ve güzel olanına uyarlar. Dalkavukluk yapmazlar; körü körüne tasdîk etmezler.
İşte doğru yola eriştirilenler ve akıllarını imânla, ilimle birleştirip en iyi şekilde kullananlar bunlardır.
Kendini aydınlığın bu düzeyine getiren mutlu kişiler, imânlarını akıllarıyla, akıllarını vicdanlarıyla; bunların hepsini sağlam bilgilerle birleştirip nefis ve İblîsʹin saltanatına son verirler. Cenâb-ı Hak bunları sonsuz saadetle müjdelemekte; Hz. Peygamber (A. S. ) Efendimiz bunların dostu olduğunu bildirmektedir.
Nitekim 18. âyetin sonunda sözü edilen müʹmin kulların iki özelliğine daha değinilerek bütün insanlara en sağlam basamak gösterilip belirlenmektedir:
a) İşte Allah’ın doğru yola eriştirdiği bunlardır,
b) Ve işte akıl sâhipleri de bunlardır.
Böylece insanın kendi hayatında elde edeceği en yüksek devlet ve nîmet tasvîr edilirken onun «İlâhî hidâyet» olduğu belirtilmekte ve gerçeği aramaya yöneltilen aklın payının da bunda önemli rol oynadığına işâret edilmektedir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, imân temeli üzerinde gelişen ibâdetin önemi üzerinde duruldu. O sebeple birçok külfetlere karşı sabretmenin yararına dikkat çekildi. Arkasından ıhlâs üzere amel etmenin faydaları özetlenerek mü’minlere yönlendirici ve aydınlatıcı bilgiler ve ölçüler verildi.
Aşağıdaki âyetlerle, cehennemlik olduğu İlâhî ilimle tesbit edilen inkârcıları azaptan kurtarmaya kimsenin gücünün yetmiyeceği konu edilerek, Peygamber (A. S. ) Efendimizin ve dolayısıyla mürşitlerin görev ve yetkilerinin sınırı çiziliyor. Aklını kullanıp İlâhî dâvete gönül kapısını açık tutan müʹminler için hazırlanan uhrevî mutluluktan bir kaç safha açıklanıyor. Sonra da Allahʹın kudretinin yüceliğine delâlet eden belgeler üzerinde durularak akla ışık tutuluyor.